27 Aralık 2011 Salı

HOMULUS METROBUSUS



Metrobüsün Burhaniye durağında, yol kenarında yoncalar var. Söyleyeyim; dört yapraklı yonca diye bir şey yok. Olsaydı ben bulurdum. Büyüdüğüm yerde bolca vardı ve ben trilyonlarcasını kontrol ettim. Yok.
Anadolu yakasında oturup, Avrupa yakasında çalışmanın en kötü tarafı ne biliyor musunuz: servisi kaçırmak. Aslında sabah, servisi kaçırmak. O yol nasıl büyüyor var ya! Üstelik de karşıda derken baya karşıda çalışıyorsanız. Neredeyse metrobüsün duraklarını bitireceğiz anasını satayım! Neyse işte, ben de bu sabah kaçırdım. Çalar saat görevini göre telefonum hangi akla hizmetse kendini çalar saat olarak imha edip; telefon olarak devam etme kararı vermiş bu sabah. Bana sordun mu? Hayır sorsan, telefon olara imha et kendini de çalar saat kalsın diyeceğimi biliyor tabi kerata, sormuyor. Neyse, ben kendisi ile ayrıca ilgileneceğim. (kendime not: ne olur ne olmaz bir çalar saat al. iki yıldır çekmecede duran kol saatine de artık bi pil taktır, yuh!) İşte gözümü bir açtım ki aslında açmam da benim apartamanın bahçesinden gelen şangırtılar sayesinde oldu, neyse, baktım ki saat benim servise binme saatimi 12 dakika geçiyor. Eskisi kadar panik bir insan olmadığım ve artık bazı şeyleri kabullenmek konusunda kendimi baya geliştirdiğim için hiç telaş yapmadan kalktım yataktan. Elimi yüzümü yıkadım, tuvalete gittim, dişlerimi fırçaladım, giyindim (kendime not2: kot pantolonu geceden kaloriferin üzerine koy, sabahları o kot, buzzz gibi olduğu için bacaklarım donuyor) sadece kulaklarımı örten bir yün bant denedim, beğenmedim çıkardım, bereden son anda vazgeçtim, aklıma atkı takmak geldi atkımı aldım, eldiven takmak istedim, tekini bulamadım (kendime not3: eldiven al! ama bu sefer takabilecği bir şey olsun diye illa gidip düz siyah eldiven alma, bulursan şöyle güzel bir yeşil al mesela), bıraktım. Derken normalde 15 dakikada çıktığım evden yarım saatte çıkarak kendimi rekorumu kırdım. Aman bir ahestelik, bir ahestelik. Metrobüs durağına geldiğimde gördüm ki, orada ki 800 insan içinde tek aheste benim. Ben de ne yaptım, şöyle kenara, arkaya doğru geçip poğaçamı yiyip ayranımı içerek, kalabalığın en azından içine girebileceğimkadar azalacağı bir anı bekledim. Oh bana afiyet olsun, onlar telaş telaşe yedinci metrobüsü de işgal ederken ben de sekizincisine sızdım. Zaten Zincirlikuyu'ya binmişim Edirnekapı diye, ama bak ona bile hayıflanmadım. Ulan sanırsın geceden bana pasiflora verdiler. (bi dakika, ocakta patates var, bakıp geliyorum). Ama siz de çok iyi bilirsiniz ki, zaten Tanrı telaş yapanlara değil miskinlere yardım eder; ben de bunu test etmiş oldum çünkü o arada tam önümde bir koltuk boşaldı. Ve etrafında ki çembere rağmen kimse oturmadı. Her ne kadar ben ellerimi bırakınca ipin üzerinde kalmışım gibi dengemi koruyamasam da; son anda can havliyle elimi attığım tepemde ki askı sayesinde ayakta kaldım. Hemen ardından da oturup yol boyu ayakta kalmaktan kurtuldum. Metrobüsümüzü takdir ettim. Bunca insanın kahrını aldrımaksızın çekmek de zor iş yahu. Sonuçta metrobüs canlısı diye bir tür var değil mi? Bunu benden çok daha fazla ve çok daha sık seyahat eden arkadaşlarım (selamlar) daha iyi bilirler: homulus metrobusus. Her şekilde dengede ve ayakta kalmak, mümkün mertebe dar alanda mümkün mertebe fazla hareket edebilmekgibi yeteneklerin dışında; telefon konuşmalarında özel hayatını ifşa etmek, kalabalık içinde olduğunu unutup yalnızken yapabileceğin şeyleri yapmak (bkz: geğirmek, ağzını kapamadan esnemek, hapşırmak vb) gibi bir türlü gelişmeyen tarafları da var. Bir de fark ettim ki; her an kavga edebilir gibi duruyor. Oturamadığı için, yer bulamadığı için, biri onu dirseklediği için, birini dirseklediği halde, kapıya sıkıştığı için, yetişemediği ve önünde ki ondan iki adım daha yavaş yürüdüğü için vb nedenlerle gayet tartışabilir, kavga edebilir hatta sabahın o saati demeden hönkürebilirler. (aha, televizyonda Billy Elliot var, şaka gibi) Dedim ya ben pek tecrübeli değilim, sadece ara sıra (Allaha şükür, servise ihtiyacım var, gerçekten. Yani o sayede ya uyuyor ya da kitap okuyorum, daha ne olsun) katılan bir gözlemciyim.
Metrobüsle işim bittikten sonra, indiğim duraktan bir taksiye bindim ama nedense bu sefer de oraların en telaşlı taksicisine denk geldiğim için o yoldakileri makaslarken ben de içeride savrularak nihayet yolculuğumuzu tamamladık.
Sonuç olarak yazının başında bahsettiğim yoncalar, televizyonda ki film, geçen günkü muhabbete dayanarak İrlandalı erkekleri seviyoruz. Bu, başka bir yazının konusu olabilecek, dün geceki başka bir muhabbete konu olan bir pişmanlığın da dışavurumudur. Ama evet haklısınız, konumuzla ilgisi yoktur.
Sonuç olarak, metrobüs gerekli bir şey, iyi bir şey, suistimal etmeyelim, sömürmeyelim, gözümüz gibi bakalım ama ben mümkünse takdir etmek zorunda kalmayayım.
Anadolu yakasında oturup Avrupa yakasında çalışmanın iyi tarafı ne biliyor musunuz: haftada 2 kitap bitirebilmek.

26 Aralık 2011 Pazartesi

KIYAMETTEN HEMEN ÖNCE

Şu 2012 de öleceğimizle ilgili zirilyon tane inanış, takvim, efsane, hikaye ıvır zıvır var ya; eğer gerçekleşirlerse, yandık. Daha doğrusu yandım. Onlarca yarım bırakılmış iş, hikaye, bir dünya tantana yüzünden bir türlü yapılamamış fikirler, gerçekleştirilememiş hayaller. Ya tamam uzatmayalım, sadece zamanında söylenememiş şeyler ve bir türlü okunamamış kitaplar bile yeter kıvranmamıza.
Ne olacak ki sanki? Biri parmağını şıklatıp "uyuyun" mu diyecek? Tamam ben kutsal kitaplarda ki tasvirler ve olacaklarla ilgili anlatılanlardan bahsetmiyorum. O tip bir kıyamet değil bu 2012 için yazılan senaryo. Sanki daha çok bir bilim-kurgu filmi senaryosu gibi. "Hepimiz yok olacağız" derken sanki onlar Mad Max ya da I'am Legend da ki sahneler gibi, herkes yok olacak ama biz, geriye kalan tek tük insanla devam edeceğiz diyor gibiler. Ama bu filmlerden biraz daha farklı olarak sıfırdan bir medeniyet kuracağız sanırım. Korkunç! Öyle bir durumda kalmak mı gitmek mi daha iyi bilemedim.
Şimdi gece gece bu nereden çıktı -ki gece gece çıkmalı, gündüz gündüz çıkarsa daha büyük bir sorun- derseniz televizyondan çıktı. Supernatural'in eski bir bölümü oynuyor tv de, kıyametin kopmasını bekledikleri bir kasabada geçen bir bölüm. Ne tuhaf ki içkiyi, kumarı ve zinayı yasakladılar az önce. Ölmeden hemen önce insanların en çok yapmak isteyecekleri şeyler gibi duruyor oysa. Ya zaten bak şimdi, diyecekler ki, "Arkadaşlar, kıyamet koptu kopacak. Hani bir zaman veremiyoruz ama eli kulağında." Biz de diyeceğiz ki "tamam o zaman bi saniye biz bi koşu eve kapanalım, su içip ekmek yiyerek bekleyelim" öyle mi? Hahay, hiç sanmam. Bence tam o anda herkes evinin kapısının kilitlerini açmalı. Bütün kapıları, pencereleri. İlk defa korkacak hiçbir şey olmayacak, düşünsenize. Yahu nasıl olsa öleceğiz. Birbirimizi öldürmemize bile gerek yok, nefis! Hiçbir şey yapmak zorunda değiliz, hiçbir şeyin peşinden koşmak zorunda değiliz, hiçbir şey de bizim peşimizden koşmayacak mesela. Kaç günse kaç gün. Rahatlığı düşünsenize? Ya sakın "hayır, acayip telaşa kapılacağız, birbirimizi ezerek günahlarımızı telafi edeceğiz, aman eksik ne varsa tamamlayacağız" falan demeyin, sanmam. Sadece sevdiğiniz kim varsa yanınızda olsun, yanında olun isteyebilir ve en fazla -bu yüzden- insanları paylaşamayabilirsiniz o kadar. Bir de paso yemek yeriz sanırım. Yani bütün o diyetler, rejimler yüzünden sakındığımız ne varsa. Ya sadece zayıflmaka için değil de hani şeker, kalp, tansiyon felan için de yemiyoruz ya bir dünya şeyi; oh onları da götürürüz, yarasın. Böylece kıyamet kopmadan hemen önce şeker koması yahut mide spazmından ölebiliriz zaten. Ayrıca bir dolu insanın da burada konuşmak istemediğim başka komalardan öleceğine eminim. Aman, yazık ya, onlarda öyle gidiversin, arpacılar n'olcak.

21 Aralık 2011 Çarşamba

SİNİRLİ YAZI



Sevgili Blog,


Allah bana akıl, sana sabır versin diyerek konuya giriyorum, hadi bakalım.

Ulan ben hiçbir şeye sinirlenmem merak etmeyin diye diye sonunda sinir küpü oldum, bu sefer her şeye sinirleniyorum! Ha beni bu hale getirenler utansın, o ayrı. Ama çoğunun beni bu hale getirdiklerinden haberleri bile yok.

Mesela sen, densiz “arkadaşım”, hesapta seni kafama çok takmayacak ve doğal olarak sana sinirlenmeyecektim ama ben de bir yere kadar tutabiliyorum kendimi. Aynı günün sabahı ayrı akşamı ayrı telden çalınca bana da geliyorlar ufak ufak. Sonra kafamda yazıp duruyorum; “neden, niye, ne alaka ya” şeklinde. (bkz: tipik kadın tepkisi)

Hemen arkasından “ay çok kurumsal bi şirkette çalışıyoruz, yaşasın” başlıklı konumuz. Bu şekilde çalışınca her iş bir başkasının onayını ya da imzasını ya da keyfini ya da işte başka bir şeyleri bekler, durur. Sonra da ben böyle saçlarım Medusa'nın kafası gibi havalanmış bir halde söylenerek gezerim.

Bunların dışında aldığım kilolar, veremediğim kilolar, yaptığım rejimler, yapamadığım rejimler, neymiş Haziran’ a kadar kilo verecekmişiz. Gamze var ya, hepsi senin yüzünden. Zaten saçımı da kestirmeyeceğim dedim, valla sinirden gidip yakındır tamamını yeşile boyayacağım! Nereye saldıracağımı sapıtmamak için kendime bir havuz bulmaya karar verdim. Ne alaka demeyin bak bir taşla iki üç başlığı birden sileceğim. Kilolar ve stres, hehey! Yüzeceğim diyorum, havuz bulacağım deyince ne o, sanki inşa mı edeceğim? Yoksa o artık içine girilemeyen yeşil, saten buluzu hayrına bağışlayayım mı? Hayatta olmaz! Sahip olduğuma inandığım yegane şeylerden biri irade, o yüzden direneceğim.

Ve öngörülen senelik seyahat planımıza bakılırsa bu sene Sevgililer Günü’nü Paris’te fuar gezerek, doğum günümü de Şangay’da fuar gezerek geçireceğim. Sevgililer günü beni zaten bağlamaz, bağlamıyor ve eminiz ki o zamana kadar da bağlamayacak, o yüzden o vakitte olunabilecek en korkunç yerde olmamın bir anlamı yok. Amma şu doğum günü meselesi… Geçen sene (okuyanlar hatırlayacaktır, kalanlarda okusun, link de vermeyeceğim, hepsini okuyun bulana kadar nıahahhaah!) olanlardan sonra aslında çok şaşırmamam lazım. Susayım ben en iyisi.

Bu süreçte, bana katlanan, suratımı, lafımı sözümü çekmek zorunda kalan herkesten çevreye verdiğimiz rahatsızlıktan ötürü özür dileriz. Aman bu da geçiyor işte. Acaba ben menopoza falan giriyorum da haberim mi yok? Valla bu işlevsizlikte bu da normaldir. Vücut “ madem öyle, biz kapatıp gidelim” demiş olabilir. Ne diyeyim yani?

15 Aralık 2011 Perşembe

BARİKA KİCKBOKSTA



"Bana en acıklı anınızı anlatın": anlatayım; bundan 4-5 ay önce bana bol gelen pantolonun artık bana dar gelmesi. Her zaman çok tipik kadın tepkileri veren bir kadın olmasam da ne yazık ki bu durumda ki tepkim öyle oldu: "ayyyyhhh inanamıyyorum yaaa, ne kadar kilo almışım! dana kadar oldum ya, halime bak!"
Evet oldun, neden oldun bir sor kendine?
Neden olduğumu geçelim, modern ofis çalışanı kadınların hepsi gibi kıç üstü oturarak iş yapmaktan oldum. Tabi başladım çare aramaya. Sadece buna değil, bir yandan da şu insanlardan bir türlü çıkaramadığım sinirimi daha fazla içimde tutmayıp dışarı çıkarmama yarayacak bir şey aradım durdum. 2 aya yakın işyerinin spor salonuna takıldım ama Ramazan ayını bahane ederek -ki oruç tutmadım, tamamen manevi destek için ara verdim- ara vermiştim, bir daha da iflah olmadım. Şimdi ne yapıyorum: kickboks. Hah oldu, dediğinizi duyar gibiyim ama olacak! Bak ciddiyim. Maymun iştahlılık falan yapmak yok. Mesela şu anda her bir yerim ağrıyor ama olsun. Valla bak, kol, bacak, eklem, ne varsa ağrıyor. Çünkü canım hocam ısıtıcaz derken kaynattı maşallah vücudu! Hele bir son iki buçuk dakikalık mekik-şınav maratonu var ki, hani askere gitmeden gitmiş kadar oldum. Zaten salonda tek kız benim, benden gayrısı 8 tane erkek. Ama hiç sesimi çıkarmadan tüm hareketleri yapıyorum. Hoca, "yat yere, şınav çek!" diyor, yatıyorum da benim çektiğime ancak yarım şınav denir. En azından popomu havada tutmamayı öğrendim. Hoca, "dön, mekik çek" diyor, çekiyorum. En son artık iki büklüm olmuştum ki Allahtan adam turu bitirdi.
Dün yürümeyi öğrendik. O ne demek derseniz, bu tip sporların (hani boksta falan da vardır) kendine özgü bir yürümesi var. Maksat dengeyi sağlamak, yere sağlam basmak, gelecek darbelere karşı hazırlıklı olmak felan. Sırf bu yüzden bile benim bu dersi almam lazım: dengeyi sağlamak. Rakibin bana tekme tokat girişmesine gerek yok, dengemi bozsun yeter ben zaten anında düşerim. Bir de böyle aynanın karşısına geçip "hadi çalışın" dediğinde Karate Kid havasına girmesem. Resmen kafamda fon müziği duyuyorum. İp atlamaya geçince de Rocky serisini çevireceğim salonda, beklerim. Yazının tepesinde ki resmi de bana ilham versin diye koydum. Zamanı gelince ben de kendime satenden don yaptıracağım. Arkasına da yazdıracağım: yeşil başlı gövel ördek

14 Aralık 2011 Çarşamba

VİSKİ, BÜTÜN BOŞLUKLARIN ANASIDIR.



Size bu satırları mutfakta kahve fincanı kalmadığı için çay bardağına kahve yapmış biri olarak yazmaktayım. Hayır, o kadar pis değilim, sadece ofiste 182 kişi aynı anda Türk kahvesi içince, ofisin kahve fincanı rekoltesinde düşme görüldü. Ama o kadar kötü yapmışım ki kahveyi; telveyi avuçla ağzıma atıp üzerine su içsem daha lezzetli olabilirmiş. Bana annem, arkadaşım, başka arkadaşlarım, iş arkadaşlarım, kuzenlerim, bilumum tanıdık-tanımadık tarafından defalarca anlatılmış ve gösterilmiş olsa da ben Türk kahvesi yapamıyorum. Evet, itiraf ediyorum, yapamıyorum. Hayır, beni istemeye gelirlerse ne yapacağım diye düşünmüyorum. Çünkü birincisi kahve makinesi diye bir şey var (ben bu elimde ki kahveyi de makinede yaptım ama olsun); ikincisi beni istemeye gelen yok. En azından bu önümüzde ki 5 yıllık kalkınma programımızda buna yer yok. Bu, kalkınamayan tarafımız. Güdük kaldı biraz, idare edin.


Normalde ben Türk kahvesi sevmem, aramam, aman olsa da içsem demem ama işyerinde herkesle beraber her öğle yemeği sonrası “hadi bi kaave içelim” diye diye içer hale geldim. Ama hala aramam ve sevmem. Diyorum da, geçenlerde İzmir’de, evde, öğle vakit canım kahve isteyince sevgili Semiş’ten istemiştim, hatırlatırım kendime. Zaten bir keresinde de kendimi yakılmış sigaranın dumanını içime çekerken yakaladım. Basbaya tiryaki olmuşum ben. Pasif tiryaki.

Nargileyi beceremedim ama. Birkaç kere denedim, her denememde boğuldum, dumanını yuttum, boğazım acıdı. Ama elmalısı da acayip kokuyor yahu! İçime çekiyorum ben de. Ulan böyle böyle kafa buluyorum, hadi hayırlısı. İyi yanımda birileri esrar falan içmiyor. Onu da içime çekerdim kesin. Rock’n Coke’ ta (2006) 15 yaşında bir grup velet daire olmuş, sigara çeviriyordu, ben de tam yanlarında ayakta durmuş, hatırlamadığım bir grubun çıkmasını bekliyordum. Bir o zamandan kokusunu almışım ama onu da hatırlamıyorum. Bir de viski içersem film kopuyor, hatırlamıyorum. Yok onu baya baya hatırlamıyorum, tertemiz.

Bir zamanlar gittiğimiz barın (nerden baksan üç yıl olmuştur) ortaklarından birine nasıl hastayım! Ama her zaman ki gibi sadece uzaktan bakıp, o bakarsa da kafamı çevirerek belli ediyorum ilgimi. Hani çocuk bunalmasın diye. O zamanlarda o bar, tıklım tıklım, e biz de müdavim sayılırız. Adam arada geçerken kafasıyla selam veriyor, bana yetiyor. Nasıl olduysa bir akşam onca şeyin üzerine bir shot viski içtim. Ertesi sabah… Ertesi sabah, bir önceki geceden benimle olan kimle konuştuysam bana abuk sabuk şeyler anlatıyor. Yok efendim nasıl o kadar çok midye dolma yiyebilmişim, yok efendim Zafer’le (aha ilk defa isim telaffuz ettim) ne konuşmuşum, yok efendim Zafer’le (blogta telaffuz edilen ilk isimdir kendisi, iyi okuyun) ne güzel dans etmişim. Tabi hepsi yalan! Uydurma! Spekülasyon! Çünkü ben gayet onlarla eğlendim, içtim falan sonra oradan çıkıp evime gittim, yattım uyudum. Zafer nereden çıktı? Adamla bir "meraba, meraba" mız ancak var. Bir olup benimle kafa buluyorlar diyeceğim ama birbirlerinden alakasız yerlerdeler ve görüşemezler. E nasıl aynı şeyleri iddia ediyorlar? Şöyle; etmiyorlar. Viski bende kısmi hafıza kaybına yol açıyor. Evet, ben bütün bir geceyi hatırlıyorum ama viskiyi içtikten sonra sadece Zaferle ilgili kısımları hatırlamıyorum. Onunla viskiden sonra tanışmış olmamıza yanacağım ama büyük ihtimalle viski sayesinde tanıştık zaten. Yani sen 6 ay boyunca uzaktan uzağa adamı beğen, bir gecede hem beraber midye dolma ye hem dans et ama hiçbirini hatırlama. Onun yerine zaten bildiğin ve tanıdığın insanlarla yaptığın gayet sıradan ve önemsiz şeyleri hatırla! Bir daha viski içmek mi? Peehhh! Dedim ama onu da Yaso kırdı. Neyse, o da zamanı gelince anlatacağım başka bir hikaye.









11 Aralık 2011 Pazar

ARAGORN, ÖRDEK YER Mİ?


 Evi 7.katta olduğu halde asansörle 9.kata çıkan, yıllardır gittiği barın sokağını hala ilk seferde doğru bulamayan, mutfağa gidince ilk üç saniye oraya ne almak için geldiğini düşünen bir insandan tabi ki çok sağlıklı kararlar vermesini beklememek lazım. Aslında bence karar vermesini beklememek lazım. Ehliyetimi elimden alıp bana bir vasi atayabilirler mesela. Böylece her şeyin sorumluluğunu da ona atabilirim.
Hakkında konuşmak isteyip istemediğime bir türlü karar veremediğim ve bu yüzden beklettiğim bazı konu başlıkları var. Artık konuşabileceğim bir muhatabı kalmadığı için mecburen kapatılmış konular var. Şahsen çok fena küfretmek istediğim, suratlarına bağırmaktan öte höykürmek istediğim hatta bazlarına basbaya tokat atmak istediğim insanlar bunlar ama işte, bağlantımız kalmadı, yazık oldu. Benim eleman, vasi miydi neydi, o bu işlere de baksa mesela. Şu dizilerde ki baş karakterin en yakınında ki adam, sağ kolu falan olan hani, hah işte tam ondan lazım. Don Kişot'un yanında ki Sanço Panza, Monte Cristo Kontu'nun yanında ki Farria (Ezel'in yanında ki Reyizzz), Hannah Montana'nın babası, Bruce Wayne'in yanında ki Alfred, Tony Stark'ın Pepper'ı falan gibi biri lazım. Sanayiye gidip tornaya versem yaparlar belki çünkü sokaktan bulmak daha zor. Aynı tornacıdan hayatmın erkeği için de: Tony Stark, Aragorn, Mr. Darcy, Behzat Ç. kırması bir şey isteyebilirim ki bu durumda alkolik, sorunlu, aşırı kibirli, çok zengin, malikanesine atıyla giderken kılıcını çekip "saçmalayın la" diye bağıran bir kral soyuyla evleneceğim demektir.
Adam gelip malikanenin kapısını bir hışımla açar, masada ki Bomonti şişesini kafasına diker ve bana dönüp "yemekte ne var la?" der. Ben de kendisine tabakta yatan ördeği işaret ederek "portakallı pekin" var derim. O da olanca kibiriyle bana bir şey demek için ağzını açar, sonra vaz geçer, sonra yine açar, sonra durur. En sonunda beni kolumdan hızlıca kendisine doğru çekerken diğer eliyle masanın örtüsünü masadan çeker. Beni belimden kavradığı gibi hoooop kes! Beyaz dizi romanı gibi oldu ama Postacı Kapıyı İki Kere Çalar'a bağlanmak üzere, duralım.
Ya demek istediğim ki pek bir şey demek istediğim yok aslında, sadece kızgın olduğum şeyler ve kişiler var, o yüzden öyle kendi kendime saçmalıyorum. Hem öyle bir erkekte yok zaten. Ayrıca ben ördek yenmesine karşıyım. O kadar.

8 Aralık 2011 Perşembe

FOTOĞRAFİK TRAVMA

 

Berbat fotoğraflarım var. Şaka yapmıyorum. Çocukken çekilenler hariç.
Annemle babam sağolsunlar beni fotoğraf makinesinden, fotoğraf makinesini benden hiç sakınmamışlar. E bakıyorum da ben de fena poz vermiyormuşum çocukken. Yani bakarsanız burnum bugünkü gibi yüzümün yarısını kaplamıyor ve saçlarımda tek renk. Gözlerim biraz daha iri gibi hatta baya baya güzel bir çocuk bile sayılırım. Ya tamam abartmayalım ama sevimliyim bak, kesin.
Öğretmen kızıyız dedik ya, te üç yaşından itibaren her 23 Nisan ve 19 Mayıs gösterisine annem tarafından maskot gibi taşınmışım. Folklorik kıyafetlerin bini bin para ya da bir para neyse ama hepsinden vahim olan bir 23 Nisan da giydiğim gelinlik. Hani o bayram neyi temsil ediyordum vallahi zerre fikrim yok. Bugün sorsalar "töre gereği çocuk yaşta evlendirilenleri protesto ediyorum" falan diyeceğim ama yani, yanımda da bando şefi çocukla poz vermişim. O da böyle kırmızı üzerine altın sırmalı üniforma falan, yıkılıyor! Bak 30 yaşıma geldim hala beceremem ama orada dudağımda ruj var ya! Duvak muvak her şey tam takım. Bir de büyütülmüş resmim vardı öyle, çerçeveli falan. Yıllarca bizim evin salonunun duvarında asılı durdu. Meğer benim ebeveynler az çakal değil, geleceği görmüşler de demişler: "elimizde ki tek gelinlikli resim bu olacak kesin, doya doya seyredelim." İyi, travma geçirmemişim. Şimdiki çocuklar gibi çürük değildik tabi biz.
Bir de işte "bkz: yazının başlığı" nda ki gibi folklorik olanlar var. Zaten dedim ya hiç sakınmamışlar, albümlerce fotoğrafım var. Zavallı kardeşime gelince de eve sanırsınız kıran girmiş. Yazık veledin, elle saysan bir albüm resmi anca çıkar. Canım benim, halbuki o benden de güzel bir çocukmuş da ailecek kıymetini bilememişiz. Neyse, işte bu folklorik olanlar benim gibi ilkokuldan itibaren halk oyunları denen şeyin içine düşenlerinizin hepsinde vardır kesin. Yok efendim Antep yöresi, yok efendim Manisa efesi derken o toprak saha benim bu çimenlik senin yıllarca oynadık durduk. Bir keresinde testilerimiz gelmedi, ellerimiz öyle havada testi tutar gibisini oynadık ama nedense 35 kişilik kadroda herkesin testisi farklı boyda oldu. (su testisi canım, çarpıtmayalım). E kim elini ne kadar açarsa, ne yapacaksın. Beni en çok sıkan da 19 Mayıslarda kadife kostümlerle oynamak oldu ki isilik dökecektim az kalsın. Ama zevkliydi galiba. Şu prova kısımları hariç. Ya bir de hatırlamıyorum da acaba benim gibi sağını solunu bilmeyen bir kul nasıl ezberledi onca adımı?
Hiç alakasız bir de ilk okuldayken bir sene hentbol oynamayı denemişliğim var. Nasıl sıkıcı, nasıl sıkıcı bir spor, anlatılmaz. Curling kadar değildir ama eminim ben. O bizim evin salonunu süpürmekle eş değer.
Ne diyordum ben, ha fotoğraflar, öyle işte. Saçlarımı savurduklarım, örgülü kurdeleli bağlanmışlarım, koltuk tepesinde, deniz kenarında (ama o zamanlar suya girmekten korktuğum için baya baya kenarında hatta açık ara kenarında) durduklarım falan derken bir dünya resim. En güzeli ben çok feci ağlarken çekilen. Sadist ailem, beni "neden fotoğrafımı çekmiosunuğğğğzzzzzsaşkfd" diye ağladığım sırada fotoğraflamış. Ha ben neden podyuma yeni düşmüş manken gibi resmim çekilsin diye ağlıyormuşum, hatırlamıyorum. Travma geçirmişim, nasıl hatırlayayım, Allah Allah!
Şimdi de ne zaman biri fotoğrafımı çekecek olsa "profilden çekmeyin laynnn!" diye bağırıyorum ama hepsine yetişemiyorum işte.

6 Aralık 2011 Salı

LAF SALATASI

 

 Yahu hadi insanlara ait bir şey öğrenemedin de bu hayattan, kendine ait bir şey de mi öğrenemedin? Kremalı kahve içemiyorsun sen, dokunuyor. Miden bulanıyor, ögh, ağır yağlı bir şey gibi geliyor. Yıllar sonra neden bilmem bir daha denedin ne oldu? Aha da bu oldu. Kendime geleyim diye bir paket balık kraker yedim. Rejim de piç oldu.


Mail icat oldu mertlik bozuldu. Söyleyemediklerimizi yazmak daha kolay geliyor değil mi? Hele bir de telefon mesajları var ki onlar hepten Allahlık! Eğer biri mailinize cevap vermezse kendinizi “hala okumamış olabilir” diye oyalayabilirsiniz ama biri mesajınıza cevap vermemişse bence bir bardak soğuk su için. Size bir haber var: “Yeni gördüm hayatım”; bir yalan. Mesajı görüp, okuyup, yazarım birazdan şeklinde telefonu kenara koymuştur. Ve eğer o adam/kadın, daha sizin adınızın telefonda belirişini görür görmez o mesaja cevap yazmıyorsa; o iş olmaz. Hali hazırda bir işse, biter, yakındır.

Ben de korkumdan ziyade beceriksizliğimden yazıyorum. Çok konuşmanın getirdiği bir deformasyon sanırım. Bir de yıllar var ki gerçekten konuşmam gereken insanların karşısına geçince benim dilim resmen uyuşuyor ya, böyle peltek felan oluyorum. (Üniversitede okurken bi keresinde biri benim gizli peltek olduğumu iddia etmişti. İçinde çok fazla “s” geçen çok fazla kelimeyi artarda söylersem peltek oluyormuşum. Ulan onu kim yapsa peltek olur zaten. Tıslamaktan iyidir) Kafamın içinde kurduğum onlarca güzel cümle çorba oluyor ben de daha net cümlelere geçmeye çalışıyorum. Ama hepsinden kötüsü var ki o gerçekten kötü: çok sinirlendiysem ya da gerçekten çok kırıldıysam, ben konuşurken bir taraftan da gözümden yaşlar akıyor. Evet, biliyorum, bu hakikaten sinir bozucu. Balık burcu olmaktan mıdır nedir, lanet olsun, hazır bekliyor zaten burnumun ucunda. Zamanında yemin etmiştim bir daha da asla bir erkeğin önünde ağlamayacağım diye, zamanı geldi, nefis bozdum. Öyle böyle değil. Yemini Kadıköy’de etmiştim; Taksim’de bozdum. Allah ıslah etsin işte ama ben yine yemin ettim. Kafamda kıra kıra ekmek kalmadı ya! Bu seferde evde ettim nerede bozulacak bakalım.

Şimdi ben niye böyle sinirlendim: ama ben yoruldum bu sabahına başka, akşamına başka adamlardan! Bir karar verin yahu! Ne istediğini bilen adam bulmak bu kadar zor mu diyeceğim evet zor. Bir de derler ki kadınlar ne istediğini bilmiyor. Hadi oradan! Sac ekmeği gibi zart zurt oynuyorlar. E ayıp oluyor ama biraz. Yaşınız gelmiş 30 bilmem kaça. Ben zaten olmuşum 30 ki ama henüz bilmem kaçı yok.

“Her Temas İz Bırakır” da, Behzat Şule’yle tanıştı bir psikoloğun kapısının önünde, benim içim cızzz etti. Mavi saçlarıma bakarken de bazen onu hatırlıyorum. On ton cümle kurdu o da ama işte arada kaynadı gitti söyledikleri. Hadi televizyonda flashback diye bi şey var, hadi kitapta dön geri ne demişti bu diye; o sayfa durur yerinde ama ya gerçekte? Söz uçar, yazı kalır diye yazıyoruz belkide…

4 Aralık 2011 Pazar

BEN GİDEYİM, SEN KAL; OLUR MU?

  Her seferinde ben diyordum ki "ben unutayım ama sen de hatırlatma". Dağınıklığı toplamadan öylece ortasında oturduğun sürece nasıl olacaksa bu. Her seferinde suçu karşıya atmak daha kolaydı çünkü ne de olsa ben unutmak istesem de o "şerefsiz" bana izin vermiyordu. Yalan canım benim, yalan. Unutmak istediğinde karşında ki hep karşında olduğunda bile unutabiliyorsun. Olay sen gerçekten vazgeçene kadar ya da daha doğrusu gerçekten vazgeçmeye karar verene kadar. Karar verene kadar da zaten vazgeç diye elinden geleni yaparlar. Yaptılar. Aman saçmalık işte. Kimsenin bir şeycikler yaptığı yok. Vallahi bak! Bak da kendi gözlerinle gör. Hatta o kadar ki anlatacak bir şey bile yok. Bu sefer ki cümlelerin hepsi noktalı boşluklarla dolu. İstediğiniz gibi tamamlayın işte.
Nasıl olacak da ben yine temizleyeceğim bunca şeyi derken bir sabah uyandım ki, kimsecikler kalmamış. Herkes, herşeylerini almış gitmiş. Geçen gece çok zaman sonra köprüden geçerken çalan şarkıya dikkat ettim, anasını sattığımın radyosu yine aynı şarkıyı çaldı. Sonra kendime baktım ki gülüyorum. Baya baya hem de. Trafik tıkandı, radyo tıkanmadı. Vurdukça vuruyor ama işlemedi bile. Tıpkı aylar sonra barda ki o gece gibi. Masada çakılı kalacağımı zannederdim öncesinde sorsalardı ama ne çakılması ben elimi elinin üzerine bile koydum. Resmen huzurevi rahatlığı geliyor bana bir anda. Bazen de deli cesareti geliyor. Ama onun da sonucu pek iyi olmuyor.
Şimdi sonuca gelelim diyeceğim ama elimizde bir sonuç yok. Gelebileceğimiz tek yer zaten geldiğimiz yer. Sana yüzyüze söylemek isterdim bazı şeyleri ama pardon, sen yüzsüzdün değil mi?
Yok, bu sefer kimse birşey yapmadı kimse merak etmesin. Bu sefer sadece ben "acaba" larımı zorladım, onlarda baya "sağlammış" ki bir hamlede kırıldı. Ayrıca ben artık kimseye soru falan sormak istemiyorum, çok merak eden varsa sorsun ama baştan uyarayım, öyle heyecanlı ve acayip cevaplarım yok. Belki de bazılarına cevabım bile yok. Bu sefer ben gideyim, sen kal; olur mu?

1 Aralık 2011 Perşembe

BUGÜN BİR HALAY BAŞI KOLAY YETİŞMİYOR

 

Bakınız: aylardan Aralık. Şimdi bu ne demek biliyor musunuz? Yıl bitti, yıl, yıl! Bundan bir ay sonra tarih atarken 2012 yazacaksınız. Hani onca film, roman ve dahi Maya takvimine göre hepimizin öleceği yahut acayip bir şeylerin olacağı o meşum Aralık ayı geldi işte. E geldi de ne oldu? Hala tek derdiniz "yılbaşında n'aapcaz?" başlığı değil mi? Valla şahsen ben hiçbir halt yapmayacağım. Zaten aklı olan yılbaşında bir halt yapmaz. Çünkü bir kere giideceğiniz mekan -ki bir mekana gidecek kadar şaşkınsanız aslında size her şey müstehak- size sınırsız içki vaadinde bulunsa da iki saat içinde, daha gece yarısı olmadan içki bitecek ve 2012 ye ne yazık ki ayık gireceksiniz. Sonra içmediğiniz halde dünyanın parasını ödeyeceksiniz. Manyağın biri size takın diye külah şeklinde karton bir şapka ve karton bir maske verecek ki yüksek ihitmalle fıstık yeşili renkte olacaklar, siz verenden daha manyak bir ruh halinde olduğunuzdan onları takacaksınız. Hatta bir de boynunuza, adını bilmediğim o janjanlı ince kağıtlardan kırpıp kırpıp yapılmış otriş gibi yılbaşı süslerinden (ulan hakikaten bunun bir adı yok mu, ne uzun tarif oldu!) takacaksınız Hawaii adasına az önce inmiş gemi yolcusu misali. Resimlerin yarısında gözleriniz bayık ve elbiseniz kayık çıkacak. Kalanlarda da kim olduğundan ertesi gün emin olamadığınız insanlarla yanyana olacaksınız. Su katılmış içkiler içip tamamen psikolojik olarak sarhoş olacak hatta psikolojik olarak alkol komasına gireceksiniz. Kendinizi saat 12 de, bir masanın üzerine çıkmış 10 dan geriye sayarken bulacaksınız. Ayrıca hayır, ökse otu bize ait bir gelenek değil, elalemin kızlarını ot bahanesine sığınıp şapur şupur öpmeyin, saçma oluyor biraz. Eller havaya bir mekandaysanız zaten elinizde tefler, kafanızda kravat, belinizde şal; sahnede ki çok yüksek bir ihtimalle Serdar Ortaç veye kavminden biri ile hönkürerek yeni yıla gireceksiniz. Ki bu, en şuursuz versiyon olsa gerek. Zaten onun sonu masalar arasında ki 30 santimlik alana aldırmadan tey tey halinde halay çekmek oluyor. Ama olsun, bugün bir halay başı kolay yetişmiyor.
Bardaysanız da ya canlı müzik yapan bir grup vardır (zavallılar) ya da bir dj vardır (zavallı). Artık ne çalarsa koy götüne rahvan gitsin, dans eder durursunuz nasıl olsa. Yalnız tekilalara dikkat, bundan 3-4 sene önce ki bir yılbaşında bizi kusturmuştu şerefsiz! (tekilaya dedim ama onlarda shut diye su bardağı verdi neredeyse). Meyhanedeyseniz işniz biraz daha kolay; rakı temiz, meze temiz, ama fasıl yapan abilerin klarneti kulağınız dibinde ve kemanı ense kökünüzde çalma olasılığı var. Bir de herkes kendini Kamuran Akkor yahut Zekai Tunca sandığı için nağmeler biraz fenalaşabilir. Ha unutmadan, hesap kısmında ödeyeceğinize takılmayın nasıl olsa asıl parayı çalgıcılara kaptıracaksınız ve o gecenin dörtte üçü göbek havasıyla geçecek, hazır olun.
Tabi bunların hepsi dışarı çıkarsanız yani dediğim gibi o kadar şaşkınsanız (aptalsanız diyeceğim ayıp olacak) olacak olanlar. Evde kalırsanız, peh, o da ayrı cümbüş. Yazacağım, onu da yazacağım, merak etmeyin. Daha yılbaşına çok var nasıl olsa.

30 Kasım 2011 Çarşamba

BU FİLMİN SONU NASIL BİTİYOR?


 Adam yerine koymak deyimini çok beğenmekteyim ama hep yanlış uygulamaktayım; sanırım bir teoriden pratiğe geçme sorunum var. Yani ben hep birilerini "adam" sanıyorum ve adamdan sayıyorum ama onlar nedense hep puştlukta bir numara insanlar çıkıyorlar. Çoğul çoğul baya ekli bir giriş oldu ama öyle. Öyleler.
Benim sinirimi zıplatan hangi kısım biliyor musunuz: nasıl ve neden etraflarında ki herkes bunları "adam" sanıyor? Çok iyidir, hoştur, kafadır, harbidir. De get! Yalan! Öyle değildir, değil. Aha da ben gördüm. Bana karşı harbilikten geçtim, yalan söylemese bari. Bari sakla, sus, ona da razıyım. Kafa mıdır bilemiyeceğim çünkü onu anlayacak kadar bile muhabbet edemedik. İyi midir onu da bilmem, bana bir iyiliği dokunmadı. Ha iyiliği mi dokunmalı, hayır. Kötülüğü de dokunmadı şükür, nötr olalım bu konuda.
Şimdi, bir şeyi istiyorsan; istiyorsundur. İstemiyorsan, kapı hemen koridorun sonunda. Çıkarken çarpmadan kapat yeter. Ben de öyle Şahmeran gibi gizemli ve mistik bir kadın değilim, en fazla Wilma Çakmaktaş kadar gizemli ve mistik olabilirim. Yüksek ihtimalle kaybettiğim nokta burası ama ben de buyum kardeşim, ne yapalım. Elimizde ki en iyi mal bu, yersen. Gel demekten, git demekten, kal demekten ben hiç korkmadım ki sen neden korkuyorsun? Madem üşenecektin neden başlattın? Madem sürdüremeyecektin neden başlattın? Madem ortasında bırakıp gidecektin neden başlattın? Filmin ortasında elektriklerin gitmesi gibi bir şey bu. E ne oldu sonunda? Ne olacak? Daha önemlisi o sona gelene kadar neler olacak? Öyle piç gibi bırakılır mı ortada film? Ha? Cevap yok di mi, yok tabi.

27 Kasım 2011 Pazar

KOĞUŞ KALK! UYAN!

Anasını sattığımın hayatı asla sizin ne düşündüğünüzle ilgilenmez. Yalansa yalan deyin. Siz kafanızda iş değiştirip değiştiremeyeceğinizi, o adamın/kadının sizden hoşlanıp hoşlanmadığını, arabayı satıp motorsiklet almanın mantıklı olup olmadığını hesaplarken ve henüz bunlarla ilgili tek bir adım dahi atamamışken dan diye birşey olur ve herşey bir anda önemini yitirir.
Hiç bir zaman bilemeyebilirsiniz o adamı o gece öpseydiniz acaba ne olurdu? Öpmediniz de ne oldu? Bi bok olmadı di mi, hiçbir şey değişmedi hayatınızda. Bilemeyebilirsiniz çünkü bir daha o adamı bulamayabilirsiniz. Veya siz hayatınız boyunca bir daha kimseyi öpemeyebilirsiniz. Ve hatta aslında bir hayatınız bile kalmayabilir.
Aman karamsarlıktan kavrulalım diye yazmıyorum bunları. Sadece ertelediğin(m)iz, korktuğun(m)uz, acabalar yüzünden, üşengeçliğin(m)izden, tembelliğin(m)izden bir türlü adım atamadığın(m)ız bütün o şeyler; gelin de alın diye beklemiyorlar. Beklemezler, beklemeyecekler. Siz istediğiniz kadar zamanınız var sanın, yok. Zaman dediğiniz şeyi sahiplenemezsiniz ki! Hangi akla hizmet yapıyoruz bilmiyorum ama sanki bizim için uygun olan zaman diye bir şey varmış gibi davranıyoruz. Yok canım, öyle bir şey yok. Doğru zaman, uygun zaman diye bir şey yok. Çünkü mutlaka bir şey eksik, yanlış, tanımsız, saçma, yersiz falan olacak. Bir tarafı toparlarken diğer taraf dağılacak.
Piyano mu çalacaksınız, yağlı boya resme mi başlayacaksınız, ahşap boyama kursuna mı gideceksiniz, yoga mı öğreneceksiniz, paraşütle mi atlayacaksınız, Ukrayna'ya mı gideceksiniz, ne bok yapacaksanız yapın. Yapın! Çünkü bir kez daha ertelerseniz yapamayacaksınız! Araya başka şeyler girecek evet. Gidip o adamla/kadınla da konuşun. Bağırın çağırın, yapışıp öpün, ne bileyim ben. En kötü ihtimalle reddeder. Ondan da kimse ölmüyor. Tecrübeyle sabittir.

26 Kasım 2011 Cumartesi

TELEFON SAPIĞI

 

  Nerden baksan bundan 10 yıl öncesidir bu bilinmeyen, görünmeyen "özel" numaralardan insanların birbirine telefonla tacizde bulunduğu zamanlar. Olanca saçmalığı ve rahatsız ediciliği ile gecenin bir köründe yahut sabaha yakın bir saatte arar da ararlar. Açarsın konuşmazlar. Açıp beklersin onlar da beklerler. Konuşaları varsa küfürden daha hallice bir şey söylemezler. Nerenizi yalamak ya da nerenizi okşamak istediklerine dair dan dun konuşup adamın asabını bozarlar. Şimdi sen bana böyle dedin ya ben de tahrik olup anında telefonumun operatörünü arayıp senin yerini tespit ettireceğim ve üzerime bir şey dahi giymeden koşarak sana geleceğim ki dediklerini bana yapasın! Hayır, beklediğin buysa acayip bir olasılık denemesi yapıyorsun demek ki. 1 milyon kadını arasan bunu yapacak kadın bulabilir misin diye mesela... Yok amaç bu değil de gecenin bir körü rastgele birisiyle konuşmaksa; böyle konuşulmaz. Bir kere hırlamayı ve hohlamayı bırakman lazım, anlaşılmıyor. Cümle kuracaksın. Öznesi, tümleci ve yüklemi olacak şekilde lütfen. O zaman belki olsalığın artar. Bilinir ki biz kadınlar, acı çeken erkeklerle ilgilenmeyi ve onları dinlemeyi severiz. E ne de olsa serde annelik içgüdüsü var. Telefonun sapık ucunda duran kadınsa zaten iş daha kolay. Çünkü kadınlar sadece dinlemek için arar. Ve genelde arayan zaten tanıdığınız bir kadındır. Telefonu açan adamın öyle bir sesini duymak için aramışlardır. Bi şey yok yani. Ev telefonundan aramışsa evde kadın var mı diye aramıştır. Tek derdi ses duymaktır. Telefonu açıp öylece yanınızda bir yere koyun, siz kapatmadıkça o da kapatmaz, dinler.
Geçen gece sabahın üçünde telefonumun çaldı ki uyuyalı daha 2 saat olmuş, bakmadan aldım açtım. Açmamla karşımdaki adamın hırılıtılar çıkarması bir olunca tabi bende telefonu kapadım ama o bundan hoşlanıyor olsa gerek, yılmadı iki kere daha aradı. Açmadım ama valla mesaj atar diye bekledim "açsana o telefonu orospu" gibi bişey... Ne de olsa ilk seferinde açtığım anda ona yüz vermiş oldum, şimdi niye oyalıyorum di mi? Zaten bence biz telefonu açmadıkça bunlar baya tahrik oluyorlar veya haz alıyorlar ki adam aramaya devam ediyor. Ya bu neyin inadı? En son bundan yıllar, belki dedim ya işte 10 yıl önce felan olmuştu, oluyordu böyle şeyler. Acaba yeniden moda mı oldu? Onu merak ettim ben...

23 Kasım 2011 Çarşamba

REÇETESİ OLAN?



Eğer bir şey "ögh" getirecek kadar sık tekrarlanıyorsa, buna lanet denir. Tanımı başka da olabilir ama bence lanet buna denir.
Macbeth'te ki şu cadılar gibi birileri kazanı kaynatıyor ha kaynatıyor. Bu ne arkadaşım ya, bi rahat durun! Çekin elinizi bi şu kazandan! Hep mi yanlış zaman, yanlış mekan ve yanlış erkek çıkar insanın bahtına? Ya adam doğrudur, zamanlama yanlıştır. Ya zamanlama süperdir ama adam yaramaz. Ya da hem adam hem zamanlama doğrudur, yer yanlıştır. bkz: ülke, şehir, okul, iş ıvır zıvır. Ya da adam evlidir, kız arkadaşı vardır, nişanlıdır, hiç olmadı eşcinseldir.
Ben te bundan yıllar önce bir manastıra kapanayım da ilk müslüman rahibe olarak tarihe geçeyim dediğimde beni ciddiye almayanlar; şimdi "acaba?" diyorlar, duyuyorum. En son bayram tatilinde annem (dikkatinizi çekerim; öz annem) bana milletin içinde dönüp "ay sen benim kızım olmasan seni oğluma almazdım Barika" dedi ya! Ben de tabi doğal olarak "o niye anne?" dedim. Neymiş efendim ben biraz çatlakmışım ve bir de çok konuşuyormuşum. Daha neler? Hem sen annesin canım ya, öyle denir mi? Gerçi babam ve erkek kardeşim de bu acı gerçekleri yüzüme vurduğu için aileyle yeterince yüzgöz olmuşuz demek ki. Örnek verelim, çift kişilik yatak almaya kalkmam konusunda babamın " e sen ne yapacaksın ki çift kişilik yatağı?" cümlesi de nefis bir özdeyişimiz olarak anılarımıza kazınmıştır. Ha ben aldım tabi, o ayrı mesele. Ha ne yaptım, o daha da ayrı ve gerçek bir mesele. Her neyse, tamam, durumu vatkalı ceket kadar vahim hale getirmeyelim. Başta da dediğimiz gibi sorun lanette. Bozmak için kurbağa kuyruğu, öküz gözü, sinek kanadı, turp otu, kuzu kulağı vesaireyi birlikte kaynatıp, günde üç bardak içebilir ve gayet kusabilirim. Başka bir reçetesi olan?


20 Kasım 2011 Pazar

KAVGADA DEĞİŞİM NASIL YARATILIR?

E be güzelim o telefonu açmazsan konuşamayız ki! Kaç kere aradım seni bugün? Konuşamazsakta ben sana anlatamam ki gerçekte neler olduğunu. Tamam, pek iyi görünmüyordu biliyorum ama aslında göründüğü gibi değildi. Bak çok ciddiyim ya, geyik olsun diye söylemiyorum.
Bir kere bar çok kalabalıktı. Bilirsin cumartesi geceleri Kadıköy barlarını. Zaten kaç tane bar var şöyle adam gibi müzik dinleyeceğin? İşte o sayılı olanlara da yığılıyoruz, ne yapalım. Yani demeye çalıştığım o kadar kalabalıktı ki, ister istemez insanlarla muhatap oluyorsun. Yani muhataplıkla başlıyor sonra bir bakmışsın muhabbet ediyorsun. Beni de tanırsın, laf atıldı mı cevap vermezsem olmaz. İlla yorum yapacağım, cevap vereceğim. Huyum kurusun da adı üzerinde huyum işte. Sen bile benimle böyle tanışmadın mı?
Asmalı'da bir gece, yan masada arkadaşlarına bir türlü anlatamadığın bir fıkraya ister istemez artık sinirden ben gülmüştüm. Sen de fark etmiştin. Sen de gülmüştün. Sonra da bana dönüp "beceremedim di mi" demiştin. Şimdi o akşam ben sana "yok valla beceremedin, bak o fıkra zaten öyle değil" demeyip, o fırkayı anlatmayıp, hep beraber gülmeyip bundan yarım saat sonra masaları birleştirmeseydik; ben böyle suratsız ve nemrut bir kız olsaydım, nasıl tanışacaktık biz? Hayatının son bir yılında kim olacaktı?
Ya tabi ki ben her laf attığımla, tanıştığımla birden ilişki yaşamaya falan başlamıyorum! Ne alakası var? Sanki şu son bir yıldır hiç mi dışarı çıkmadım, hiç mi... Yok yok dur, her dışarı çıktığımda insanlarla kanka olmuyorum, ne alakası var! Sadece diyorum ki, seninle birlikteyken de dışarı çıktım ben, insanlarla tanıştım, konuştum sonra öyle o kadar, en fazla kapı önünde bir sigara içmişimdir laflarken. Bunda ne var ki?
Hem bir dakika, ne malum senin bundan fazlasını yapmadığın? Hayır, konuyu çarpıtmıyorum, gayet konunun içindeyim hatta konuyu derinleştiriyorum. Evet, sen söyle bakalım, arkadaşlarınla bensiz çıktığın zaman kimseyle konuşmadın mı yani? Ya bırak Allasen! Yani o kadar da değil. Kimseyle yattın mı diye sormadım. Sormam zaten. Niye sorayım ki? Sormalı mıyım? Bi dakika, bi dakika, o nasıl bir "yoo ne alakası var" dı. Sesinin tonunu değiştirmesene hemen! Bak bu kaçış tonu ben biliyorum. Şimdi kendi açtığın konuyu kapatmaya çalışıyorsun. Hayır canım, bunun benim kadın olmam ve dırdırlanmamla ne ilgisi var? Ayrıca ben dırdırlanmıyorum. Ya sen beni, barda adamın biriyle konuşurken gördün diye kıyameti koparıyorsun ama ben sana aynı durumla ilgili soru sorunca "tamam, tamam boşver" Oldu, yok canım! Boşveremem!
Ya kime diyorum ohooo, dinleyen yok ki! Oturur musun lütfen! Ne demek "ben çıkıyorum". Başçavuşun eşeği mi konuşuyor burada, a-a bak hakikaten gidiyor. Bak o kapıdan bir çıkarsan akşam bu eve zor dönersin! Duydun mu beni, hey!

18 Kasım 2011 Cuma

ŞAŞKIN!!



Ya ben hani demiştim ya ben Kayıp Balık Nemo'da ki Dory'e benziyorum diye; hani şu unutkan olan. Ama şimdi Buz Devri'ni izliyorum da; galiba ben şu palamut peşinde koşan şaşkoloza da baya bi benziyorum. Nasıl diyeceksiniz (demeseniz de), şöyle ki bende de bir "isteyip de elde edememe" sorunu var. Yani bir nevi, tam değil de bunun gibi birşeyler...
 Hedef belli: palamut. Ama benim ona ulaşabilmem ne mümkün! İzlediğim ve denediğim yollarsa, o şaşkolozu bile geride bırakır. Tamam, kabul edelim, benim onun kadar çok deneme yapmışlığım yok. Ne o sabır var bende ne de o cin fikirler. Ne de artık halim, vaktim var.Tabi iş, her defasının sonunda bir buz kütlesinden dannn diye yere düşmeye geldiğinde, bir numarayım o ayrı. Çünkü ben her seferinde palamutları ta en tepeye koyarım. Kıçı kırık palamut da kendini anka kuşunun yumurtası sanır! Sonra yakala yakalayabilirsen.
Hatta dur bak, biraz da şu geveze miskin Syd'e bile benziyor olabilirim. Ki o da Shrek'te ki eşeğe benziyor. Ya da ben en iyisi izlediğim filmleri değiştireyim. Ya ama onları izlerken kendimi bulamıyorum ki! Yani Pretty Woman'da ki Vivian' a veya Mesajınız Var'da ki Kathleen'e benzesem, söylerdim. Söylemesem de bilirdiniz. Burada da yazmazdım, beni yazarlardı, falan filan.

16 Kasım 2011 Çarşamba

DUYDUKLARIM, GÖRDÜKLERİM

Bana sırtını dönüp uyuduğunu gördüm. Arkanı dönüp, yürüyüp gittiğini gördüm. Ben bir şey söylerken kafanı çevirdiğini gördüm. Ben bakarken senin gözlerini kaçırmanı gördüm. Elini elimden çektiğini gördüm. Dokunmamak için masanın öbür ucuna oturduğunu gördüm. Salonda ki kanepede uyuduğunu gördüm. Gece gelmeyip arkadaşında kaldığını, haftanın her günü mesaide çalıştığını gördüm.
Kaçmak istediğin halde kaldığını, gitmek istediğin halde durduğunu, bağırmak istediğin halde sustuğunu, vurmak istediğin halde kıpırdamadığını, istemeden elimi tuttuğunu, yalandan dudağımdan öptüğünü gördüm.

İç sesin kulaklarımı tırmalarcasına bağırırken tek kelime dahi etmediğini duydum. Bana beni sevdiğini söylerken bu cümleyi ağzında bir sakız şapırtısı gibi kötü ve çirkin bir şeymiş gibi duydum. Çok yorgunum derken bana beni rahat bırak dediğini duydum. Bir şey yok dediğinde gerçekten yok olduğunu kast ettin, duydum. Odalara girip çıkarken kapıları çarpmanı, çay koyarken çaydanlığı ocağa çarpmanı, yemek tabağını masaya vurmanı duydum. Salonda ki kanepede otururken ikimizin arasında ki ses duvarına inat parmaklarını çıtlatmanı, dizlerinde ellerinle tempo tutmanı, sakalını kaşımanı duydum.

Anasını sattığımın evinde, lanet olasıca bu ilişki için, maalesef onlarca yılımı harcadım! demesende, dedin, duydum.
Kördüm, sağırdım ama benim seçimimdi, ben yaptım. Ne zaman ki sen tamamen sustun ve ben bir şey duymaz oldum; çok gürültü varmış evde, anladım.
Şimdi sessiz sedasız bir evden çıkıp gidebilmek aslında sandığımdan kolaymış, onu gördüm.
Hadi bakalım...

13 Kasım 2011 Pazar

UZUN YAŞAMANIN SIRRI!

Son kullanma tarihini iki gün geçmiş yoğurdu yersen ölür müsün? Bence ölmezsin. Karşı kaldırımda ki kuaförden eve gelene kadar "soğukmuş be" derken birden tam boğazında beliriveren yumrudan da ölmezsin. Biz Türkler ölmeyiz, bize bi bok olmaz. Bize soğuk, sıcak, kene, aids, kuş gribi, bakteri, virüs, sel, deprem vız gelir. Biz var ya biz, ah bizi kesseler acımaz. Çayımıza radyasyon, etimize deli dana, sütümüze bilmem ne bulaştığında ölmedik. Yurt dışına satamadığımız bakteri manyağı ne varsa yurt içine sürdük, yedik, içtik, ölmedik. Kuş gribi yüzünden millet maskelerle, eldivenlerle dolaştı başka yerlerde; biz öpüşüp koklaştık yine ölmedik.
Ben bunun sırrı nedir acaba diye merak eder dururdum sonunda buldum: biz Türkler, normal insanların ölebileceği şeylerden ölmeyiz de ölünmeyecek şeyden ölürüz. Mesela; şofben zehirlenmesi. Bunun olduğu başka bir ülke daha yok sanırım. Bakınız: koca dayağı. Büyük deprem sonrasında olan bir artçı depremde yıkılan binanın altında kalmak. Olmadı mesela sokakta açılıp unutulmuş bir çukura düşmek. Trafik kuralları yerine orman kanunlarının geçtiği İstanbul'da trafiğe çıkmak. Ya da bayram seyranda tatile arabayla gitmek. Kız başına sokakta yürümeye kalkışmak. Ailenden habersiz yanlışlıkla bir adama aşık olmak. Yılbaşında Taksim'e gitmek. Maç ertesi sokağa çıkmak hatta ne sokağı, balkona çıkmak. Kendini Türk doktorlarına koşulsuz emanet etmek, gözünü alacaklarını sanırken rahmini zor kurtarmak ya da tam tersi. Polise gitmek, polise yakalanmak, polise cevap vermek, polise işi düşmek. Bir şeylere, ters giden bir şeylere karşı çıkmak, sesini çıkarmak, sesini yükseltmek, ses etmek. Elini suya sabuna değdirmek, taşın altına sokmak. Eylem sırasında eylemci olmasan da eylem alanının 500 metre çevresinde bulunmak.
İşin sırrı bu işte. Siz normalde hakkınız olduğunu ya da normal olduğunu sandığınız şeyleri yaparken anormal bir dikkat gösterirseniz hakkaten size bu ülkede hiçbir şey olmaz. Aslansınız, koçsunuz, kesseler acımaz!

11 Kasım 2011 Cuma

BARİKA'NIN ÇORAPLARI, 2.BÖLÜM



Yeni Sezon, 2. bölüm...
(unutanlar için 1.bölüm: http://barikaninkuyusu.blogspot.com/2011/10/barikanin-coraplari-yeni-sezon-1bolum.html)

Kahramanımız Barika, şüpheli şahsın da bir sevgilisi olduğunu öğrendikten ve kendi lanetine lanet okuduktan sonra hayatına kaldığı yerden devam etmeye karar vermiştir. Umutsuz iş kadını kıvamında, her neresiyse işte kaldığı yerden devam ederken, bir yandan da hala "çivi" ile görüşmektedir. Sonunda bir gece kendisini evinde ağırladığı "çivi" den çok ilginç bilgiler öğrenir. Geçmiş hayatı olaylarla dolu olan bu şahsiyetin anlattıkları bir an için ona zamanında David Copperfield gibi bir anda ortadan kaybolan "arnavut" u hatırlatmıştır. Ki "arnavut" da, aylar sonra durup dururken sosyal medya aracılığıyla kendisine hal hatır sormuş, Barika da ağzının payını nihayet verebilmiştir. Hayatına doğru adamı sokma, adamı hayatında tutma ve zamanında adam çıkarma konularında tam bir facia olan kahramanımız, en azından hayatından çıkardığı adamlara acımasız olma konusunda başarılıdır.
"çivi" den öğrendiklerinden sonra korkup kaçması gerekirken olanı biteni hiç sallamayan vurdumduymaz kahramanımız, bu boşvermişlikle valizini toplar ve Uzakdoğu'ya gider. Adını sanı bilinen ülkelerden bilinmez ülkelere uzanan bu seyahatinde kendisine eşik eden çatlak bir kanka ile beraber Uzakdoğu'nun altını üstüne getirirler. Tanıştığı (sırasıyla) bir Amerikalı, bir Fransız ve bir İtalyan ın üzerini kırmızı kalemle çizen Barika, elleri ve kalbi boş olarak (yine) yurda dönmüştür. Yurda dönüş esnasında "çivi" kendisini hava alanında karşılamak gibi bir hata yapacakken Tanrı ona ve tabi ki kahramanımıza acır ve karşılamaya gelemez. Böylece Barika, biraz daha zaman kazanmıştır. Ancak Uzakdoğu seyahati sırasında bir sürpriz olmuş ve şüpheli şahısla konuşmaya başlamıştır. Kendisine henüz isim koymamaya karar veren kahramanımız, şimdilik muhabbetten başka bir konuda eyleme geçmeyecek gibi görünmektedir.
Tüm bu karışıklık sırasında Barika, "date" in Rio'ya taşındığını öğrenir. "Copacabana Beach'te ev tuttum, hadi gel" cümlesi üzerine kafasını en yakın duvara vurup patlatmak istese de onun yerine olgunca gülümseyerek "ne iyi etmişsin" demeyi başarır. Kendisiyle gurur duyan kahramanımız, yurda döner dönmez anayurda gitmiş, bir haftalık ev-aile-eski dostlar küründen sonra nihayet kendi evine varabilmiştir. Eve döndüğünde "çivi" yi de kendi hayatında dönmüş bir vaziyette bulur ve geri çekilmeye karar verir. Bu arada şüpheli şahısla ne kadar çok ortak noktaları olduğunu öğrenmişler ve bir gün buluşmak üzere sözleşmişlerdir.
Her zamanki gibi yanlış kararlar alan ve yanlış zamanlarda yanlış adamlarla görüşen kahramanımız bu buluşmaya gidecek mi? "çivi" ile arasında olamayanlar yüzünden sıtkı sıyrılacak mı? Yoksa başından beri bildiği bu gerçekle yüzleşip onu da kırmızı kalemle silecek mi? Hiç sanmasak da, izleyip göreceğiz.

10 Kasım 2011 Perşembe

ESKİ İZMİR

Yok efendim Çin, yok efendim Bangladeş, yok efendim İzmir derken evinin yolunu unutan Barika, nihayet evine kavuştu. Merakla bekleyen ve hasret çekenlere selam olsun. Asıl bombalar “Barika’nın Çorapları” nda. Bekleyin, yeni bölüm çok yakında. Neler oldu, neler.

Neyse, şimdi gelelim “tatilde neler yaptınız” konulu kompozisyonumuzun giriş bölümüne: Çok eski ve gerçek dostlara sahip olmanın en güzel tarafı nedir biliyor musunuz; aylar sonra yeniden aynı masaya oturduğunuzda sanki en son dün akşam berabermişsiniz gibi muhabbet edebilmenizdir. Hiç kasılmadan, hiç sakınmadan, hiç düşünmeden konuşabilmenizdir. Saçma sapan şeylere gülmeniz ve kimsenin neden güldüğünüzü sorgulamayıp sizle birlikte gülmesidir. Trip denen şeyin çok gerilerde kalması, sıkıldıysanız “sıkıldım olum ben!” diyebilmeniz, canınız gitmek istiyorsa “hadi ben kaçtım” deyip masadan kalkabilmenizdir. Ne kadar içerseniz için birinin elbet sizi eve bırakacağından emin olmanızdır. Kimsenin artık kimseyi yargılamadığı ve bu sayede artık herkesin daha dürüst olduğu bir ilişkiye sahip olmanızdır. Neyi nasıl yediğinizi bildikleri için yemek siparişini sizi beklemeden vermeleri ve hazır sofraya konmanızdır. Para ya da pul denen şeyin kıymetsizleşmesidir. Tek kaş hareketi ile anlaşmanız, tek sözcükle konuyu bağlamanızdır. Erkek-kadın ilişkilerinin en doğal ve dobra şekliyle konuşulmasının mümkün olmasıdır. Kavga çıkaracak kadar sinirliyseniz birilerinin sizinle kavga etmeye hazır olmasıdır. Ya da sizin yanınızda…

Bir MFÖ konserinde, bir adamın taburesini paylaşmakla işgal etmek arasında durduğum o zaman diliminde benimle beraber Ali Desidero söyleyen sevgili Gamzemle, yeni alacağı yemek takımının rengini tartışmaktır.

Yıllar sonra yeniden Sardunya’da bira içerken kızlarla “yahu hiç tanıdık garson kalmamış burada” geyiği yapmaktır.

Zamanlama hatası yapıp caz dinlemeye gitsek de, kahkahamızdan hiç ödün vermediğimiz arsız ve gamsız bir masa olup; grubu resmen müzikten soğutmak ama buna rağmen garsonların “Perşembe de çıkıyorlar yine bekleriz” demesini sağlamaktır. Ve bu nasıl oldu bilememektir…

Yeni evli arkadaşlarının yeni evlerinde, balkonda yasemin olduğunu görüp sevinmektir.

Alsancak sokaklarında kol kola girip; “Neşeli Günler” in müziğini mırıldanarak yürümektir.

Ya saçmalamaktır işte özgürce ve içinden geldiği gibi olabilmektir! Yaptığın o korkunç Türk kahvesini içeceklerini ve içtikten sonra da kafana kakacaklarını bilmektir. Annenin elini öpmeye geldiklerinde bir olup seni çekiştirmelerini seyretmektir. Yılları saymaya kalktığında inanamamaktır. Onca yılın geçtiğine ve hepimizin artık 30 larımıza geldiğimize. Evliliklere, boşanmalara, çocuklara, kedilere köpeklere, taşınan evlere bakıp; geçen zamana inanamamaktır. Öyledir işte…


31 Ekim 2011 Pazartesi

DENİZ KENARI

Ben sorunu buldum galiba: biz seninle aynı tarafta değiliz. Daha doğrusu aynı yerden bakmıyoruz. Şöyle ki; sen bir kıyıdasın ben başka bir kıyıda. Anasını sattığımın denizi aynı deniz de işte, bakan gözler aynı değil. Sana dalgalı gelen günlerde benim içinden çıkasım gelmiyor. Sen "su çok güzel hadi gelsene" dediğinde; bana o su buz gibi geliyor. Sana boy gelen yerde ben batıyorum, bana boy gelen yer sana sığ kalıyor. Bir türlü tutturamıyoruz şu suyun derinliğini.

Bütün bunlar yüzünden çıkarıyorum çizgili bikinimi. Zaten beni şişman gösteriyor. Giyiniyorum şortumla tişörtümü, ben gidiyorum. Mevsim de kışa dönüyor zaten, artık suda oynanmaz. Sen de git, hadi boşver durma burada. O kumdan kaleyi de yarım bırakıver. Zaten yıkılacak biliyorsun. Temeli sağlam değil. Kumu kötü buranın. Suyu da bulanık. Hadi sen de git. Beraber gidelim. Ama aynı yere değil. Sen o kıyıdan geri, ben bu kıyıdan.

29 Ekim 2011 Cumartesi

13 GÜNDEN SONRA

13 gündür evden uzakta olmanın getirdiği özlem; vatan, ülke, toprak, şehir özlemi değil. Sadece ev özlemi. Evin nerede olduğu ile ilgili değil, bir evim olması ile ilgili. Kendi kendine kalabileceğim, istediğim gibi davranabileceğim bir yerim olması ile ilgili. Kaçmak istediğinde kaçabileceğim bir yerim olması ile ilgili. 8000 km ötede birden "ya ben eve gidicem diyemeyeceğine göre, bekleyeceksin. Ama dedim ya, mesele o evin nerede olduğu değil. Evim Zimbabwe de olsa yine aynı duyguyla gideceğim çünkü.
13 günde bir tek bunu öğrenmedik tabi, o kadar da kısır ve kıt değiliz Allaha şükür! Pervaneli uçaklar, sandığınız kadar korkunç değil, mesela bunu öğrendim. Sadece kalkarken ve inerken biraz daha fazla sarsılıyorsunuz bir de uçak, rotaya oturana kadar o pervane dünyanın gürültüsünü çıkarıyor ama o kadar. Ha, yağmurlu havada daha fantastik olabilir ama onu (henüz) yaşamadık.
13 günde toplamda 3 ülke, 6 şehir değiştirdikten sonra bir şey daha öğrendim ki; biz Türkler her yerdeyiz, bu Amerikalıların hepsi egoist ve kibirli, İtalyan erkekleri hakikaten çok sırnaşık, Fransızlar tarz sahibi, İrlandalılar can, Bengalliler kardeşimiz, Çinliler de gayet hödük! Ama ben eskiden Çinliymişim. Bir önceki hayatımda öyleymişim kesin de ben geliştirilmiş versiyonum. Yani hödüklük kısmını geliştirip daha bir insan olmuşum. Gel gör ki bağırarak konuşma ve asla yön bulamama, yer tarif edememe gibi özellikler kalmış; aynen devam.
13 günden sonra özleyebiliyorsunuz insanları. Özlemeniz gerekmeyenleri bile. Özlememeniz gerekenleri bile. Özleyeceğinizi hiç düşünmediklerinizi bile. Ve bazıları ise aklınıza dahi gelmiyor. Valla ya, çok acayip!
Ha bir de 30 derece havada nezle olabilirmişim. Bak şimdi! Ben İstanbul da (-) derecelerde olmamışım, bu ne ki şimdi?

23 Ekim 2011 Pazar

BİLMEM HATIRLAR MISINIZ?

Bilmem hatırlar mısınız ama biz aynı taraftaydık, hatta ortada taraf bile yoktu. Sallanırdık ama yıkılmazdık. Yıkılmışlığımızda vardı gerçi ama o zamanda kalkmıştık.
Bilmem hatırlar mısınız ama biz birlikte yaşıyordu. Yaşıyoruz. Söz gelişi, laf gelişi değil; baya baya birlikteyiz. İş arkadaşı, ev arkadaşı, sıra arkadaşı, sevgili, eski sevgili, karı-kocayız.
Bilmem hatırlar mısınız ama biz bir ülkeydik. Bir topraktık, toprak parçası değil. Üç tarafı denizlerle çevrili bir yarımadaydık. Yarım bir ada değil.
Bilmem hatırlar mısınız bu hikayeler yıllardır var. 90 larda da onlarca şehit verip depremlerde binlerce insan ölüyordu. Bütün bunlar değişmedi ve biz yine de birarada kaldık. Çünkü bilmem hatırlar mısınız ama biz bir ülkeydik. Bir ülke!
Sesimizi çıkarmadığımız her şey; biz sesimizi çıkarmadığımız sürece bize layık görülendir. Bilmem hatırlar mısınız onlarca yüzlerce vaadi, kelamı, mitingi... Eğer hatırlamıyorsanız zaten önemi yok. Hatırlıyorsanız siz de hesap sormalısınız. Biz kaybettik ama siz de kandırıldınız.
Bu günler herkesin ve herşeyin sınandığı günler. Sabrın, metanetin, sağduyunun ve aklın. Hepsine sahip olun, hepsine mukayet.
Biz hep gündemi kalabalık, aksiyonu bol, hareketi bereketli bir millettik ve her yılı bitirirken bir kaç felaket birden görmezsek olmaz. Ama biz hiçbir zaman "oh olsun" demedik. Nasıl deriz? Kime deriz? Kime oh olacak ki?
Şu anda Türkiye den binlerce kilometre ötedeyim. Bir haftadır ne zaman gazetelere baksam birbirinden fena haberler aldım, alıyorum Canım yanıyor, içim daralıyor, dua ediyorum. Hepiniz için, hepimiz için. Bunca kilometre öteden ben sızlarken siz orada, o hengamede gerçekten bu sızıdan kaçabiliyor musunuz?

16 Ekim 2011 Pazar

BU VALİZ YAZ VALİZİ, BU VALİZ KIŞ VALİZİ, ORTADA SU ŞİŞESİ


Şu anda arka planda çalan Orhan Gencebay'ın Hayat Kavgası için, sayın ve sevgili birisine çok teşekkür ederiz.
"gel beraber çıkalım bu yollara, yalnız çekilmiyor dünyanın kahrı" diyor ya, ben daha bir şey demiyorum.

 Ben yine pasaportumu elime aldım. Valiz odada yerde duruyor ve hala açık. İki ülkeye göre, iki mevsimlik  bir valiz yapıyoruz. Çok acayip. Parmak arası terliğin yanında yün hırka var. İco arıyor diyor "ne koyalım", ben diyorum ki "3 pantolon, 3 tişört, 3 kazak koy. üşürsek kazakları giyeriz, yanarsak çıkarırız." Boşa demiyorlar kılavuzu karga olanın... Ben Bangaldeş e ilk gittiğimde valiz bile götürmemiştim. 1 haftalık yola el çantası kadar bir çantayla gittim. Sonradan sonradan büyüdü benim valizler. Kıyafet taşımaya üşendiğimden sevmiyorum büyük valiz yapmayı. E zaten giymiyorum da. Hep aynı şeyleri giyiyorum, emin olduğum aslında rahat olduğum şeyleri. Bi de mevsim ayarı tutturabilsem! Sadece geçen kış Paris valizinde çok başarılıydım. Eksi bilmem kaç derecede kar yağıyordu ve sonunda ben ayağımda bot ve üzerimde montla yakalayabilmiştim iklimsel şartları. Halbuki Şangay dan Kunming e geçtiğim gün hava sıcaklığı 15 derece birden düşünce incecik tişörtüm ve ben dımdızlak kalakalmıştık hava alanında. Ya da Dubai'ye indiğimizde parmak arası terliklerimize inat yağan yağmur? Ulan kaç kere indik o Dubai'ye yağmaz yağmaz da benim parmak arası terlik giydiğim gün yağar! Yağar ki ayağım terlikten kayıp yere yapışayım. Bangladeş  25 derece, Çin 5 derece. Bana mont bulmasalardı artık orda da otelin battaniyesini sırtıma alıp gezerdim sokakta. Gerçi terliklerini çaldım ama olsun.
En kolayı yaz valizi: bikini, şort, tişört. Sırt çantasına sığıyorlar valla, ne güzel. Bir de benim gibi otellerde ki havlulara, nevresimlere takık biri değilseniz ve saçlarınızı da pek kurutmuyorsanız baya bir yer kalıyor valizde. Şimdi tek sorun şu: dolgu topuklu siyah mı, ince topuklu gri mi?

12 Ekim 2011 Çarşamba

CÜMLETEN UYANIŞA ÇAĞRI!

Sonbahar sen nelere kadirsin! Yazmadığım zamanlarda başıma ilginç ne geldi diye merak edeniniz varsa söyleyeyim: hiç bi şey gelmedi! Toplumu rahatlattığıma ve infiali engellediğime göre devam edebilirim sanırım.
Zamanın bu kadar hızlı geçiyor olmasının en kötü tarafı, bi bok anlamıyor olmam. Şöyle ki, çalışırken sabah 8 den sonra bir bakıyorum 12 olmuş, hadi yemek yiyelim faslı. Arkasından hop 4 olmuş, 6 olmuş, çıkalım, eve gidelim. A-a akşamın 8 i olmuş. Bir şeyler falan fıstık, yatmışız kalkmışız yine sabah olmuş. (cümlenin çoğulluğuna takılmayın lütfen, sadece bir birlik duygusu yaratmak istedim. yoksa sadece mor saten çarşafım ve iki yastığımı kastetmedim)
Nereye varmaya çalışıyorum? Şuraya. Buraya bak hayatım, buraya. Ne yapmak istiyorsanız, tam şu anda, kalkıp yapın! Yarın yaparım demeyin, yapamazsınız çünkü yarın da bu saatte aynı kanepede pinekliyor olacaksınız. Hayal kırıklığından korkmayın. Kırılsın diye var zaten o hayaller, ne sandınız, gerçekleşsin diye var olduklarını mı? Saf mısınız siz? Hadi ama, kalkın!
Kimin yanında olmak istiyorsanız onun yanına gidin. En kötü ihtimalle sizi kabul etmez ama siz yine de gitmiş olursunuz. Hem gezmiş olursunuz işte, ne güzel. İçmek istiyorsanız için. Yarın sabah iş olması, iki kadeh keyfinizi kırmasın. En fazla bi saat geç gidersiniz, koyu bi kahve içersiniz, geçer gider. Ne yani? Kocaman bir pizza ya da kocaman bir hamburger yemek istiyorsanız, yiyin! Kilo, göbek, şu, bu demeyin; onlar olacak kaçışınız yok. O hamburgeri yemeseniz de olacak, bari yiyin de olsun. Koyun götüne rahvan gitsin yahu! Sıkmayın bu kadar kendinizi, değmez. Hiç değmez.

7 Ekim 2011 Cuma

FATMA ŞAHİN'E MEKTUP

Merhaba Fatma hanım,

Bir kadının bir kadına yazabileceği kadar resmi yazmaya çalışacağım makamınıza istinaden. Son zamanlarda artan ve nihayet bunu yaşayan kadınlar dışında kalanları da kaygılandıran şiddet olayları ile ilgili size söylemek istediğim onlarca şey varken birden, yazmak yani söylemek istediklerim başlık değiştiriverdi. Zaten bu ülkede bir başlığın bir saatten fazla bile gündemde kalabilmesi mucizedir, siz de bilirsiniz.
Mardin’ de bundan aylar ve hatta yıllar önce başlayan N.Ç. nin cinsel taciz -ki aslında tecavüzdür- davasında gelinen nokta, sadece kadınlar değil; bu dünyada adalet kavramının varlığına inanan herkes için bir soru işaretidir. Bugüne kadar ki pek çok tecavüz davasında kurbanın üzerinde ki kıyafetten olayın olduğu saate ve yere, sanığın kurbana yakınlık derecesinden kurbanın yaşına kadar her türlü ayrıntı etken kabul edilip, cezai indirim sebebi yapıldı. Ayrıntı diyorum çünkü tecavüz gibi bir suçu haklı çıkarabilecek bir nokta gerçekten var mıdır? Adalet organlarının ve yasaların koruması gereken kurban değil de aslında suçlu mudur? Elbette ki haksız yargılanmalar, sebepsiz yere mahkumiyetler ve suçsuzken tutuklanmalarla dolu bir adalet sisteminde sanığı yargılarken her türlü konuyu açıklığa kavuşturmaya çalışmak olması gerekendir. Ancak suçluluğu ispatlanmış bir sanık -ki artık suçludur- için yaptığını yani tecavüzü haklı çıkarmaya çalışmak nedir? Fiziksel etkisi bir yana ruhsal mağduriyeti neredeyse bir ömür boyu sürecek olan suçu mazur göstermeye çalışmak nedir? Kurbanı tüm bu yaşadıklarının yanında birde başına gelenin aslında kendi suçu olduğuna inandırmak nasıl bir adalettir?
En son yapılan HSYK toplantısında hakim ve savcıların tecavüz kurbanlarını tecavüzcüleri ile evlendirerek iş yükünü azaltma önerilerini okurken bunun bir tür ironi ya da bir tür kinaye olduğunu düşündüm. Ama bizim ülkemizde tecavüzün neredeyse suçtan sayılmadığını, hep kurbanın “ayartması”, yanlış zamanda yanlış yerde olması, “müsait olması” ve hatta tabiri mazur görün ama “kuyruk sallaması” üzerinde durulduğunu hatırlayınca o kadar da şaşırmamam gerektiğini fark ettim. Toplum bilincini ya da tecavüze bakışını, kurbana yaklaşımını, suçluyu neredeyse anlayıp korumaya çalışmamızı değiştirmek zaman, çaba ve sabır gerektiriyor biliyorum. Televizyonda işlenen bir tecavüz sahnesini bile ağızlarından sular akarak, sanki eğlencelik bir haber ya da bir tür fanteziymiş gibi günlerce çevire çevire yayınlayıp insanın midesini bulandıran görsel medyanın da bu konuda en ufak bir yardımı olacağına inanmıyorum. Tüm bunlara rağmen neden size yazıyorum? Çünkü bütün bu şiddet çemberinin içinde, kadın, erkek ya da çocuk, bu suça maruz kalan her kimse konuşmaya, anlatmaya cesaret bulsun, birilerinin onu değil; bunu ona yargılayacağını bilsin diye yardım edebilirsiniz diye umduğum için yazıyorum.
Yaşanan örneklere ve bu örneklere verilen tepkilere, alınan kararlara bakarak yaşadıklarını sineye çekmenin daha kolay ve acısız olacağına inanmasınlar, haklarını arayabilsinler, seslerini çıkarıp bunu yapanı bağırabilsinler diye. Sonuçlarından kendilerinin değil suçluların zarar göreceğini bilsinler, adalete ya da polise güvensizliklerinden kendi kendilerine eziyet etmeye devam etmesinler diye. Siz Fatma Şahin, bir kadın, bir anne ve bir bakan olduğunuz için ve ben de bir kadın olduğum, bu ülkede yaşadığım ve artık bunlara katlanamadığım, kabullenemediğim için yazıyorum.
Ve bu ülkede yaşayan kadınların artık kendilerine yapılacak herhangi bir şiddet karşısında önce kendilerini suçlamalarını istemediğim ve kimsenin de önce onları suçlamasını istemediğim için yazıyorum. Medyasından polisine, savcısından hakimine kimse ellerini ovuşturup kurbanın üzerine çullanmayı yani işin kolayına kaçmayı seçmesin; herkes ortada ki suçun ağırlığını kabul edip ona göre davransın ve adalet sağlansın istediğim için yazıyorum.

Saygılarımla







5 Ekim 2011 Çarşamba

BARİKA'NIN ÇORAPLARI, YENİ SEZON, 1.BÖLÜM




Geçmiş sezon özeti için bkz: http://barikaninkuyusu.blogspot.com/2011/09/pirigvisli-on-barika.html?spref=bl

Kahramanımız, geçmiş sezonu arkasında bırakıp yeni maceralara atılmaya hazır bir haldeyken İzmir de örülmeye başlanan çorabın da adı konmuştur: çivi. Daha öncekilerden farklı olarak bu sefer çorabı başına tam olarak saramamıştır çünkü “çivi” nin sevgili vardır. Adamdan neredeyse hoşlanmışken bir de bununla karşılaşınca; Tanrı’nın kendisine yardım mı ettiğini yoksa ceza mı verdiğini bir türlü çözemeyen Barika, “aman yarebbim, işte aradığım adam” cümlesini kurmak bir yana aynen gerisin geri yutar. Buna rağmen bir türlü elini ayağını da “çivi” den çekememekte ve “en azından arkadaş olalım bare” ye doğru sürüklenmektedir. Kararsızlık içinde kıvrandığı bu zaman dilimi içinde bir akşam vakti işyerinden çıktığı sırada şüpheli bir şahsa rastlar. Kolunda ki dövmesi ve açık kumral saçları dışında eşgaline dair bir şey söyleyemeceği kadar az gördüğü bu adamın, konuşması ile beraber Barika’nın duyargaları da açılmıştır. Adamın sesine “hasta” olan kahramanımız; keşfi açılmış Kolomb gibi sağdan soldan yeni çorap adayları toplamaya başladığını henüz fark edememiş olduğu için bu şüpheli şahsı da takibine alır. Ancak kendisini bir daha göremez. Ne yerini ne yurdunu bilmediği bu bilinmez ve gizemli adamı bulabilmek için yakın arkadaşlarını ajan olarak göreve gönderir. Ama Pembe Panter’den bile yeteneksiz olan grup yaklaşık 2 hafta boyunca bi halt öğrenemez. Bu arada Barika, aynı zaman diliminde “çivi” yle buluşmayı başarır. Kısa ama verimli geçen görüşmeden sonra, onun gerçek bir çorap olabileceğini anlasa da peşini bırakmaz. İkinci buluşmayı da araya sıkıştırır. “bir daha da birinin terasına çıkarsam iki olsun” diye düşünürken düşündüğünü yalar ve “çivi” yle onun terasında buluşur. Fakat gece yarısı olmadan oradan çıkması ve başkente gidecek otobüse yetişmesi gerekmektedir. Bu yüzden hızla oradan uzaklaşırken hiçbir şeyini düşürmez, abartmayın.

2 hafta bittiğinde sonunda ajanları şüpheli şahsın bekar olduğunu öğrenebilmişledir. Hevesle sosyal medyadan kendisini bulmaya karar veren kahramanımız bütün bunlar yetmezmiş gibi metro çıkışında “güneş gözlüğü” ile karşılaşır. Hala uzun boylu olan “güneş gözlüğü” nü görmenin bünyede herhangi bir tepkimeye yol açmadığını şaşkınlıkla fark eder. Sonunda bunu atlatabilmiştir. Olanca ferahlaması ile oradan uzaklaşan Barika, iki gün sonra aldığı haberle yıkılacaktır: şüpheli şahsın sevgilisi vardır.

Acaba kahramanımız lanetlenmiş midir? Üzerinde ki bu laneti nasıl kaldıracaktır? “çivi” ile yeniden görüşecek midir? Hepsi bir sonra ki bölümde. Bizi izlemeye devem edin.

4 Ekim 2011 Salı

KIYMIK

Beyazla gri arası, yumuşak, kıvrım kıvrım sevgili beynimi iki avcumun arasına aldım baktım. Vıcık vıcık biraz, biraz sümüksü hatta süngerimsi, sevimsiz değil ama asla. Filler de mi ceviz kadarmış? Valla benimki nicelik olarak büyük olabilir ama nitelikte aynen ceviz kadar!
Tam da sağ lobunun kenarında duruyor kıymık. Yarısı içine batmış. Yumuşak ya, gömülü vermiş kolayca. Kendisini iki parmağımın -ki başparmağımla işaret parmağım olurlar- arasına kıstırmak suretiyle gömüldüğü yerden yavaşça çekip… Yok valla, hört dedim, çektim çıkardım! Çıkarmamla da incecik ip gibi kan fışkırması bir oldu. Ben de avcumu bastırdım üzerine. Parmak aralarımdan sızdı o da. Ama pabuç bırakır mıyım? İlk kıymık sanki batan. Bak bir etrafına da gör kendinden öncekilerin izlerini di mi? Aldım adi kıymığı, attım kenara. Üzülme sen e mi benim sünger beynim. Bak, geçti gitti. Bir şeycikler olmaz sana ben buradayken.





2 Ekim 2011 Pazar

KUŞ TÜYÜ

 

  Deniz kenarından midye kabuğu toplar mısınız hiç? (dur dur, sonbaharlı hüzün yazısı falan yazmayacağım, sakin) Ben toplarım. Hala... Zaten ta çocukluğumdan kalma bir "yolda bulduğunu yol" hareket tarzım var ki hoş değil. Elimi yüzümü ve dahi üstümü başımı çok fena batırırım.
Hani bahsetmiştim ya, ben bir sahil kasabasında büyüdüm, Batı Karadeniz de. Babam asker benim, askerdi, emekli oldu muhterem. Bizim kaldığımız lojmandan babamın çalıştığı yere (neyse artık oranın asıl adı bilemem ama biz Radar derdik) bir patika giderdi. Yokuş yukarı. O yolun iki yanı alabildiğine böğürtlen çalılarıyla doluydu. Şunca ömrümün o kadar yılında yediğim böğürtleni bir daha yemedim. Daha acısı ben son 2-3 yıldır hiç böğürtlen yemedim. Hani şu pastanelerden alınan yalancıktan böğürtlenli pastaların üzerinde ki dondurulup çözülmüş neo-böğürtlenleri saymıyorum. Neyse işte, o böğürtlenleri o dallardan koparabilrmek için yolun iki yanında ki çukurlara girmeniz, elinizi çalılara daldırmanız, olmuşunun rengi laciverde dönmüş böğürtlenleri koparacağım derken sıkıp suyunu sıçratmanız, üstü başı boyamanız, yerken her yeriniz yapış yapış olduğundan birde toza bulanıp resmen çamur olmanız gerekir. Böğürtlen öyle yenir! Hanım evladı gibi tabağa koyup kaşıkla yiyecek haliniz yok herhalde.
O Radar ın hemen aşağısında küçük bir plaj vardı. Hemen aşağısı dediğime bakmayın, abartısız yüzlerce basamak merdivenle inilen bir plajdı. Sadece asker yakınlarının kullanabildiği, özel minik bir koy gibi. Radar tam tepede olduğundan o rakımı sıfırlamak; baya bir basamak alıyordu tabi...
Ben bir de kuş tüyü toplarım. Kitaplarımın, defterlerimin arasından çıkıverir topladığım tüyler. Siyah,beyaz, gri... Ya neden iğrenç olsun, mikroplu olsun, abartmayın! Kuş o uçanlar, mutasyon geçirmiş canlılar değil! Ne zaman yürürken yerde böyle uzun, parlak, düzgün kuş tüyü görsem, eğilir alır, saklarım. Çantamda ki kitabın arasına koyarım. Orada kalır öyle... Bu aralar her yerde var tüyler. Kuşlar göçüyor ya, bir hızla giderlerken düşürüveriyorlar, almıyorlar da, bana kalıyor.

30 Eylül 2011 Cuma

SOKAK HAVASI

Bu hava sokak havası, eve kalmayın, çıkın gidin! Çıkın şu kapıdan! Hafta içi mafta içi, yerim! Hastayım deyin, kafadan hastayım, temiz havaya ihtiyacım var. Hani verirler ya askerde falan; hava değişikliği, aha tam ondan lazım bana deyin. Yeterki şu burnunuzu kapıdan bacadan çıkarın, göreyim sizi!
Ben mi, benim nasıl bir vapura binesim var anlatılmaz, yaşanır. Yaşanır, ben yaşarım en azından. Sizin yerinize de binmem, gidin kendiniz binin.

29 Eylül 2011 Perşembe

ENSESİNDEN TUT KEDİYİ

Ben buradan sakarım makarım diye konuştukça aranızda abartıyorum sanan varsa sanmasın. Dün sabah uyandım sağ elimde 5 cm lik bir çizik, o arada çenemde de bir yırtık. Gece kedi geçti sanki üzerimden! Nerede ve nasıl yapmışım Allah bilir. Bu sabahta sağ ayağımı demir askılığa geçirip boydan boya yırtınca süper bir çizik grubum oldu. Ayrıca sol gözümde ki arpacığın yarattığı şişliği de eklersek bugün sokak çocuğundan farksız bir görüntüm var. Bana iş emanet eden insanlar beni görse; “bu işi keşke Charlie Brown a emanet etseydik” de diyebilir. Bir zamanlar çalıştığım fabrikanın koridorlarında ayağımda parmak arası terlik, üzerimde şortla pantolon arası ne olduğu belirsiz bir şey ve kıpkırmızı saçlarımı yeşil bir bantla toplamış halde koştururken bir arkadaş demişti Charlie Brown diye bana. O zamanlar gençtim tabi. Cuma gecesi dışarı çıkıp sabah 5 te eve geliyor, sonra 7 de yeniden kalkıp işe gidiyordum. Cumartesi çalışmaktan hep nefret ettim ben, sanırım bu yüzdendi.


Bu saçların kırmızı olduğu zamanlar… Ne çok uğraştım onlarla ki şahidi de çoktur. Lisede mezuniyet gecesinden bir hafta önce, omuzlarımdan aşağı sarkan saçları bir çırpıda erkek tıraşı gibi kesivermiştim. Herkes şok olmuştu. Ah benim saç kesmelerim çok meşhurdur zaten! Geçen sene Çin’de, Şangay’da sokakta yürürken “eeehhhh” deyip yol üzerindeki ilk kuaföre girmem ve İngilizce bilmeyen (ki bende Çince bilmiyorum) adama tarifle falan koca saçı kestirmem (aslında Sem’in tarifiyle demek daha doğru olur ki kendisi Çinlilerle Türkçe konuşarak anlaşabilen tek insandır) gibi. O anda o saçtan kurtulmam lazım hissi bir anda geliyor ve çok güçlü geliyor, ben de kurtuluyorum. Bir şeylerden kurtulmam hep böyle hızlı olmuyor ama o his var ya, her ne olursa olsun çok hızlı ve net geliyor. Ve geldiği anda benimle beraber sürünen, beni süründüren, sündüren ne varsa yok oluyor. Yok olması gerekiyor. Yok olması için gereken ne ise anında yapıveriyorum. Canım yanmıyor. Yanmıyor çünkü o his gelene kadar yeterince yanmış oluyor. Ulan saçtan bahsediyorduk, nereye geldik. Gergedan gitti, tamam rahatız. Devam ediyoruz hayatımıza. Ama ayak izleri büyük oluyor bu gergedanların. Kocaman…

Bir de boşluk var, ara his. Bitmeden bir durak önce hafiften bir sıtkı sıyrılmışlık geliyor. Artık son demleri biliyorum. Ne yaparsam yapayım bitecek. Kasmayayım bari diyorum. Bir sabah uyanacağım ve “siktir et oğlum” pozisyonunda olduğumu göreceğim. O zaman irademizi kullanmak gerekebilir. Mesela bu saçlar bana yine fazla geliyor. Kırk tokayla topluyorum ki toplayacak yeri de yok aslında. Ama enseme değdikçe bana sinir geliyor. Zaten enseme değmesin benim bir şey. Tehlikeli bölge orası. Çok tehlikeli… Neyse, o ayrı bir konu bununla hiiiiç ilgisi yok. Bir de “çivi” var şimdi hayatımda. Hayatımda demekte yanlış olur daha ziyade aklımda. Bu dünyada bir kural var: sen her kimi aklına takıyorsan; onun aklına en az takılan sensindir ve her kim aklına bile gelmiyorsa; onun aklındasındır.

Adaletinin kedi canını senin!

27 Eylül 2011 Salı

GERGEDAN


Sevgili Blog,

Bir zamandır ihmalkarlık ettim sanki. Bak, kaç gün olmuş... Ama sana iyi haberlerim var. Her iyi haber gibi aslında kötü bir haberin arkasına bağlanmış bir haber ama olsun; iyi haber, iyi haberdir. Bağını sorma.

Kim demişti "bir sabah uyanacaksın ve gitmiş olacak" diye? Doğru demiş. Bir sabah uyandım ki; gitmiş. Üzerimde oturan o gergedan kalkmış, koca gövdesiyle her nasılsa hiç birşeyi devirip kırmadan, sessiz sedasız gitmiş. Şaşırdım fark ettiğimde ki fark etmem de zaman aldı. O koskoca gergedanın eksikliğini dahi fark etmemişim bir zaman. Dün saydım, sanki aylar hatta yıl olmuş gibi geliyor o otobüste "ben gidiyorum, yetti artık" diye karar verişim. "Yok canım, bir ay falan oldu" dedi karşımda oturan. Bir ay mı? O kadarcık mı? O zaman ben baya ilerleme kaydetmişim. Yani genelde 2 yıldan aşağı sürmez benim tedavim ve kurtuluşum. Rehabilitasyon süreci boyunca da etrafımda, yanımda yöremde ne kadar adam varsa bana görünmez olur. En büyük hatam da budur ya! Kurtulmayı zorlaştırmaktan başka bir işe yaramaz çünkü. Çünkü kim demişti "çivi, çiviyi söker" diye? O da haklıymış. Çivinin biri ayağıma batmasa, gergedanın yokluğunu fark edemeyecekmişim.

23 Eylül 2011 Cuma

GİDİYORUM, GELİCEM

Çok akılsızca bir karar vermiş olabilirim ama bir karar verdim. Zaten verdiğim her kararın akıllıca olduğunu iddia edemeyeceğim. Edersem de beni döverler. Neyse, işte ben de her zaman ki gibi en kötü karar marar demedim, verdim. Vereceğim.
Sebeplerim yok hatta sebebim bile yok. Tek sebebim, can sıkıntısı olabilir. Ya da "yarın sabahı görecek miyim acaba" sorusu. Ya da "kaç kaç nereye kadar" bile kullanılabilir burada. Şimdilik böyle yarım kalsın, anlatırım sonra.
Ben yarın gece Ankara'ya gidiyorum, ezikböcek'imi görmeye. Aile saadetimizi, Ankara ya taşıyoruz bu hafta sonu. Zaten bir göçebe olduk ki yani... E ne yapalım; yok İzmir, yok İstanbul, yok Ankara derken işte 3 büyük şehirde dağılma hali.
Dönünce konuşuruz o zaman. Hadi bakalım.

21 Eylül 2011 Çarşamba

KUZEY-GÜNEY İN REKLAM ARASI



 Şu saatlerde her normal ve sağlıklı Türk kızı gibi Kuzey-Güney i izliyorum. Ve elbette ki Kıvanç hakkında ki düşüncelerimin tamamını burada yazarak Muzır Neşriyat bilmem nesi dahil olmak üzere bilimum kontrol mekanizmalarını karşıma almayacağum. Hazır reklam arası verilmişken iki satır paylaşalım değil mi?
Bu arada en son Mavi reklamında Kıvancımla oynayan hatunun "ay bana aşık olmasından korkuyoruğğmm" şeklinde saçmaladığı yerlerde gönül diyor ki; al bu şaşkoluzun saçını dola eline sonra..........peh, neyse, sakin olalım.
Neler oldu şu son bir kaç gündür? Ağrılarda bir azalma yok hatta gün geçtikçe gitmemekte ısrar etmekteler. Eklem romatizması sahibi olmak kötü bir şey olmayabilir canım. Böylece annemin bana verdiği şu sarı şalı değerlendirmenin bir yolunu da bulmuş olurum. Yok teşhis bu olmazsa, bir ihtimal bu seferde başka bir yerim düzleşiyor olabilir ki bu göbeğim olsa, 7/24 ağrıya razıyım!
Bütün o doktor üşengeçliğimi bırakmalı ve bu koca kıçımı kaldırıp gitmeliyim. Ayrıca başka konularda da aklımı başıma devşirmeliyim. Devşirme eyleminin tam açıklamasını ya da tanımlamasını yapamamam bir yana; aklımı başıma nasıl devşireceğim de ayrı bir muamma! Ayarı bozuk bünye, vücuttaki ağrılar yetmiyormuş gibi bir de baş ağrısı arıyor kendine. Kesin! Dur bakalım, hayırlısı...
Onu da geçtim, yeni haber aslında eski konu, uzun bir aradan sonra yeniden Uzakdoğu. Ekim ayında sizlere bir kez daha Şangay'dan ve Bengal diyarlarından sesleneceğim. Bekleyin...
Bir de... Ya bir de bildirmeye değecek neyim kaldı acaba? Bildirimsiz bir konumuz var ki kendisi önümüzde ki bölümlerde belki açıklığa kavuşur. Göreceğiz ama henüz göremedik.
Reklam arası bitti, Kıvancım göründü. Kızgın kumlardan serin sulara atlamaya, uzun gecelerden sabahlara çıkmaya, cüzdanda ki son 5 lira sanarken pantolonun cebinde 10 lira bulmaya, radyoyu kapatacakken en sevdiğin şarkının çalmaya başlamasına beziyor onu görmek... Ah, ah!...

19 Eylül 2011 Pazartesi

GECE YARISI GELEN BOYUN DÜZLEŞMESİ AĞRISI

Sevgili Blog,
Eğer ki bunlar sana son satırlarımsa, şu vasiyet işini halletseydik diyorum. Neyse, o başka bi mevzu. Olay şu ki bu gece yarısı eğer kollarımı omuzlarımdan kesmediysem tek nedeni onları acayip kullanıyor olmamdır. İnanılmaz bir ağrıyla yüklüler şu anda. O kadar ki evi alt üst edip ağrı kesici aradım. (burada ki "o kadar ki" benim ne kadar az ağrı kesici içtiğimi belirtmek için kullanılmıştır.) Zamanında evde ağrı kesici bulundurmayan ve "gerenk yok, ağrı zıvanadan çıkmadan içmiyorum ki zaten" diyen aklıma tüküreyim! Al işte, çıktı zıvanadan, şimdi ne yapacağız? Saat gecenin on iki buçuğu (ya da eskilerin deyimiyle yarım) ve ben parmak uçlarımı uyuşturan bir ağrıya karşı evin salon mu hol mü ne olduğuna bir türlü karar veremediğimiz parçasında ki masada bulduğum Etol Fort tan medet umuyorum. Tabi 2010 Nisan ayında ömrü dolmuş bir kas gevşeticiyi içmekten son anda kurtuluşum da var. İşte o kas gevşeticinin zamanında verilme nedeni benim bu geceki ağrımın da sebebi olabilir sanıırm.  Ben de boyun düzleşmesi var. O ne demeyin, internettesiniz açın okuyun. Uzun uzun anlattırmayın bana ama iyi bir şey değil. Öyle dümdüz, kuğu gibi bir boyunla sonuçlanmıyor bu düzleşme. Yatış, oturuş, çalışış (bu nasıl bir kelime ya!) pozisyonunuza göre nüksedebilir. Bana zamanında bir takım ilaçlar, bir takım egzersizler verilmesini ben biraz es geçtim. Sanırım... Yani en azından o egzersizleri pek düzenli yaptığım söylenemez. Şu anda bu konuda bana zaman içinde kah kafama kakarak, kah alarm niyetinde saatler kurarak hatırlatmalarda bulunan insanların (bunu okuyorlarsa eğer) "biz demiştik" şeklinde ki tavırlarını anlayabilirim ama siz de beni anlayın. Bunun bana şu anda hiç bir faydası yok. Of ciddiyim, acı çekiyorum. Ki tanıyanlar bilir, benim acı eşiğim pek düşük sayılmaz.
Zaten bundan neredeyse 4 yıl önce başlamıştı bu ağrılar. Bacaklarımda, kollarımda başlayıp ellerimde hissizleşmeye uyuşmaya varan ağrılardı. "Ne oluyoruz yaaa" derken doktor, bir dizi saçma ve resmen tuhaf testten sonra (şöyle ki beni elektrikli bir şeylere bağlayıp, uzun demir bir iğne-çubuğu kolumda ki bütün sinirlere batırıp çıkardılar. Ben neyse de yanımda ki arkadaşım dayanamadı. Bir tek avcumun yan taraflarında canım yandı ki bir tekte oralar kanadı zaten) boynumun düzleştiğine kanaat getirdiler. Acayip bir hastalık ismi, kime desem "o ne ya" diyor zaten.
Şimdi, ağrımı unutayım, ilaç etkisini göstersin diye beklerken de bunları yazıyorum işte. Yarın sabah egzersiz yapmaya başlasıam fena olmayacak sanırım. Çünkü bu hafta içinde bu birkaçıncı defa oldu ki bu kadar sık ağrımamalıydı. Ulan yaşlanıyoruz zaten! Belki de eklem romatizmam vardır. Hahay, bir de erken menopoza girersem boncuk dağıtacağım!

18 Eylül 2011 Pazar

PAZAR SABAHI

Piç olmuş bir pazar uykusunun ardından... Kelimenin gerçek anlamıyla ve abartısız bir tarifle "öküz" gibi uyuyan bir insanım (çok İvedik cümlesi oldu, biliyorum ama açıklayacağım). Şöyle ki; yastığa başımı koymamla uyumam arasında ki süre en fazla 3 dakikadır (şahitlerim var, gerekirse konuşurlar). Sabaha kadar oturabiliriz, hiç problem değil. Ama ne zaman ki uyumaya karar veririz; "iyi uykular" der demez şalter iniyor bende. Pavlovun köpeği gibiyim. Bir de nereye koysanız uyurum ki bu huyum babama çekmiş. Sandalye tepesine, koltuk kenarına, halıya, banyo küvetine, arabanın bagajına, hiç fark etmez; kıvrılır uyurum. O yüzden de eğer bir şekilde uykumu piç ediyorsam bunun anlamı kafa dolu demektir. Ya da bir şeylere fena halde takılmış... Takıntılı bi şahsiyet olduğumdan değil. Zaten sorun da fazla bir şeye takılmıyor olmam. Of neyse işte...
Sevmiyorum tatil zamanı az uyumayı, ne yapayım. Hafta sonu çalışanlar iyi bilir bu uykunun kıymetini. Miskinliğin, uyuşukluğun  en tatlı halidir. Uyandığınızda bile kalkmazsınız o yataktan. Hani böyle sıcaktır yatak o anda, uyku mahmurudur sizin gibi, bırakasınız gelmez. Hem yetişecek bir servis, gidecek bir iş, koşacak bir metrobüste yoktur o gün. Oh, niye kalkasınız ki...
Sucuklu yumurta yaptım bu sabah, çay da demleniyor. Gazetelerimi de aldım. Balkonu yıkarım şimdi, sonra serin serin, ıslak betona ayaklarımı koyup, gazetelerimi okurum.
Pazar günlerini hiç sevmem ben. Ama en sevmediklerinizin bile gözünüze sempatik göründüğü anlar vardır. Pazarlarında sabahıdır...

16 Eylül 2011 Cuma

BORDO KANEPE

 Mükellef bir sofra kurmuştu o akşam. O kadar ki; hayatımın geri kalanında en az dört çeşit yemek ve üç çeşit ara sıcaktan beni mahrum edebildi. Bir daha ağzıma koyamadım. Keyfi de nasıl yerindeydi. Öyle böyle değil. Masaya rakı şişesinin gelmesinden belliydi zaten. Cam sürahide buzlu su... Ruj da mı sürmüştü ne? Sanki daha bir kırmızıydı dudakları. Üzerinde iri yarı, orkide gibi çiçekler olan siyah elbisesini giymişti. Eteğinin ucunda da bir sıra siyah fisto. Dantel miydi yoksa? Dantelle fistonun farkını hala bilemediğimi duysa; tek kaşını -ki sağ kaştır o hep- kaldırıp bana bakar sonra da derdi ki "kompostoyla hoşafı da ayıramazsın zaten". Valla da ayıramam.
Bir kadeh içti bütün akşam boyunca. O yüzden sorduklarında sarhoştu demedim. Çakır keyif bile değildi. Kendi başına bir küçük içen kadın, bir kadehten sarhoş mu olurdu? O bahaneyi bile çok görmüştü bize işte. Ama nasıl keyfiliydi! Gerçekten bak. Elleri hep masanın üzerinde, kah bana börülce tabağını uzatıyor, kah ablama pilav koyuyor, eniştemin rakısına buz atıyor. Hiç asılmadı yüzü, hiç dalmadı gözleri. E ben nasıl anlardım, nasıl anlayacaktım? Çalışmış sanki, ezberlemiş. Babamın türküsüydü ya "dersini almışta ediyor ezber" . Resim duvarda asılı. Bakmadı. Bakmadı ya... Bakmadı! Ah oradan anlamam gerekirdi, hiç bakmadı. Bir kere bile kafasını çevirip babamın duvarda asılı resmine bakmadı. Bakmadan tek gününü, tek akşam yemeğini geçirmeyen kadın; o gece bakmadı. E ben anlamalıydım, anlamadım. Düşünemedim, tahmin edemedim.
O gece çekmeceden babamın beylik tabancasını alacağını, arka oturma odasında çenesinin altına dayayıp; solmuş nil yeşili arka duvarı, üzerinde oturduğu bordo üstüne sarı çiçekli kadife kanepeyi ve hatta beyaz, kartonpiyer tavanı kafasının içinde ne varsa onunla sıvayacağını tahmin edemedim.

15 Eylül 2011 Perşembe

JACKFRUIT



Beklenenin altında, üstünde, ötesinde... Ne beklediğimi bilsem, neresinde durduğunu söyleyeceğim zaten! Ne istediğini bilmemek mi daha kötü; ne olduğunu bilmediğin bir şeyi istemek mi? Acayip bir görüntüsü, tuhaf bir tadı olan egzotik-tropik meyveler gibi. Böyle rengarenk, canlı canlı ve buram buram kokuyor önünde ama içinde ki gayet acı, baharatlı gibi, yapış yapış ve hatta zehirli bile olabilir.
Bangladeş te Jackfruit diye bir meyve var. Hayatımda gördüğüm en çirkin şeylerden (sadece meyvelerden de değil, düşünün) biri. Hani ağacını görünce yiyecek bir şey değil de daha ziyade cephane falan olduğunu düşünüyorsunuz. Ağacın her yerinden ama her yerinden çıkan, farklı boy ve ebatlarda yamru yumru bir şeyler işte. (bkz: yazının tepesinde ki resim) İşte o yamru yumru şeylerin içinde böyle küçük bohça gibi sarı sarı meyveler çıkıyor. Tadı da fena değil bak, hakkını yemeyeyim. Ama işte, ilk görüş; facia.
E ben bunu neden anlatıyorum: şunlardan -ki iki adet dersimiz var- : birincisi; "ummadık taş baş yarar" gibi bir şey. Ne bileyim işte, dış görünüşe aldanma; içine bakmadan alma. İmaj hiçbir şeydir, susuzluk her şey (bkz: reklam aldım bloga az önce ama ohooo kim haber verecek şimdi Sprite a)
İkincisi; şans vermek lazım. Her şeye ve herkese. Bak en çirkin şeyin altından (içinden) bile nefis şeyler çıkabiliyor. Niye kasıyoruz, yar gitsin, kes gitsin! Bi' tadına bak bakalım, sevmezsen yemezsin.
Ah babamı duyar gibi oldum... Kenan Doğulu'nun "Bi kereden hiçbişey olmaz" şarkısı ilk çıktığında ( o zamanlar ben acayip bir Kenan Doğulu hayranıyım ama öyle böyle değil, duvarlarda posterler, çekmece dolusu resimler, kartpostallar ki kardeşimle babam hala kafama kakar bunları) babam dönüp "bi kereden çocuk olur" demişti. Yani merak, kediyi öldürür de diyebiliriz. Ama başka türlü de öğrenemezsiniz ki. Annemin lafıdır bu da: "hazır öğrenmiş insanlar var etrafında, tecrübelerinden faydalan işte!" Yok, öyle olmuyor, akılda kalmıyor. Ya ben kendi yaşadıklarımdan aldığım dersleri bile uygulayamazken; başkasının dersi bana nasıl olsun. Dar gelir, bol gelir, valla olmaz. En iyisi işte mümkün mertebe Jackfruit gibi meyvelerden yemek ama of, hani bir tas çekirdek yersin de en sonuncusu çürük çıkar, ağzının tadının içine eder ya; hah işte o riski de alıyoruz, ona göre.

12 Eylül 2011 Pazartesi

barika'nın kuyusu: PİRIĞVISLİ ON BARİKA (veya BARİKA'NIN ÇORAPLARI)

barika'nın kuyusu: PİRIĞVISLİ ON BARİKA (veya BARİKA'NIN ÇORAPLARI): Kaçıranlar ve yeniden izlemek isteyenler için; Barika'nın Kuyusu'nda olmuş olanlar: "güneş gözlüğü" ile ne yapacağına karar veremediği i...

PİRIĞVISLİ ON BARİKA (veya BARİKA'NIN ÇORAPLARI)



Kaçıranlar ve yeniden izlemek isteyenler için; Barika'nın Kuyusu'nda olmuş olanlar:

"güneş gözlüğü" ile ne yapacağına karar veremediği için saçmala modunda takılı kalan Barika, tam o sırada Asmalı'da "date" le tanışır. 30 yıldır neyi yanlış yaptığını, onun sayesinde 2 haftada çözer. Eh kişi kendi kıymetini kendi bilmezse, başkası nasıl bilsin diye diye Helen ellerine kaçan Barika, uzo masalarında "güneş gözlüğü" nü yad edip, burnunu çekerken; "date" her gün ona mesaj atıp halini hatrını sormaktadır. Bu şekilde bir ilgiye alışık olmadığı için afallayan kahramanımız, üzerine bir de 45 derecede 5 gün kalınca, ambale olmuş bir şekilde yurda döner. Daha bacaklarında vahşi sineklerin açtığı yaralar geçmeden, bir şeyler yapması gerektiğini kafasına koyduğu için önce "date" in yemek teklifini kabul eder. Ona bir şans vermeye karar vermiştir ama kafasının kalınlığını hesaba katamayan hatunumuz; balığa, kediye, kısa filmlere, bir kutu Fransız çikolatasına rağmen tav olamaz. "date" i Berlin'e uğurladığı hafta koşa koşa "güneş gözlüğü" ne gidip ilan-ı aşk eder. Eder ve de avucnunu yalar. Neyse ki hayatında ilk defa reddedilmediğinden, çok da sallanmayan bünyesini yerden kaldırıp yoluna devam etmeye karar veren Barika, başına açacağı yeni belalardan habersiz İzmir e, ana kucağı-baba ocağına gider. Bundan iki sene önce, başına amansız bir "arnavut" çorabı ördüğü memleketinde, bu kez de her nasılsa başka bir çoraba başlar gibi olur.
Acaba Barika bu sefer şişleri zamanında elinden bırakabilecek mi, yoksa çorabın diğer tekine geçene kadar örmeye devam mı edecek? Yeni sezon da, yeni bölümlerde görüşmek üzere! Bizi izlemeye devam edin!

SAHİL KASABASI FANTEZİSİ


Elimi ayağımı çekeceğim her şeyden, gidip bir sahil kasabasına yerleşeceğim geyiklerine oldum olası inanmam. Yok efendim "çok bunaldım bu kaostan, bahçemde domatesimi biberimi yetştirmek istiyorum, belki resim de yaparım (herkesin içine sanatçı kaçıyor zaten böyle durumlarda) hatta heykel bile yaparım, kimseyle uğraşmak zorunda kalmam, trafikten de kurtulurum"... E neden duruyorsunuz? Hayır ben duruyorum çünkü ben yerleşemem. Mümkün değil. Bunca sene büyük şehirde yaşadıktan sonra ve tatillerini bile sakin, ıssız yerlerde geçiremeyen biri olarak vallahi mümkün değil. Hadi diyelim gittik, hadi diyelim kaldık bir hafta, hatta hadi sizin güzel hatırınız için 10 gün olsun, e sonra? Deniz aynı deniz, orman aynı orman, kumsal aynı kumsal. Bi carettalar bi de siz. Aman ne güzel! Gelen giden olur, olmaz değil. Yazlık yerde yaşayanın misafirinin eksik kaldığı mı görülmüş? Geçerken uğrarlar, hafta sonu bir kaçıp sizi göreleri gelir, epeydir görüşmüyorduk bari yazlıkta görelim dedik derler, bitmez… E ama onlar gider siz yine kalırsınız. Sonra kış gelir, sahil kasabasında kış yaza hiç benzemez. Ben bir Karadeniz sahil kasabasında büyüdüm. Bizde hava hep kapalıydı, hep serin. Yazın bir on beş gün, 25 derece falan olurdu biz de koşarak denize girerdik. Bilen bilir, Karadeniz soğuktur da ısınmaz öyle kola kolay. Belki o yüzdendir benim hiç sıcak denizi sevmemem. Banyo suyu gibi, ne o öyle! Oradan bilirim biraz işte, bir de kışın birkaç kez Bodrum a gittiğimden bilirim. Dükkanların yarısı kapalı, mekanlar bomboş, in cin durumları. En komiği de gece çıkmak.


Hadi diyelim zaten aradığımız bu, e ne yapacağız? Sabahları sahilde yürüyüş, öğlenleri biraz şekerleme ( ki nefret ederim öğlen uykusu denen geyikten, hayatta da uyuyamam), akşam üstüne doğru ahşap boyama ile makrome arasında bir şeyler, akşam yemeğinde zeytin yağlı fasulye (bak buna hiç itirazım olmaz işte!). E tamam da nereye kadar? Ben sıkılırım hatta sıkılmam, patlarım. Nerede kocaman kalabalık masalar, gürültülü kahkahalar. Hep cadde üzeri evlerde oturduk biz, ta ki son üç yıla kadar. Kulağıma nasıl da sessiz geliyor mahalle! Tekerlekli valizimi çeke çeke geldiğim sabah saatlerinde ya da balkonda oturup hararetli hararetli tartışırken geceleri… Bir rahatsız etmişlik, bir uyku kaçırmışlık duygusu oluyor bende.

Yok işte yapamam. Ayrıca öyle yerler arada bir gidince kıymetli. Hep orada olunca nereye gitmek isteyeceksiniz? Ne yapalım ben de domatesi saksıda yetiştiririm, balkonum var benim. Hem de güneşli güneşli…