28 Haziran 2011 Salı

barika'nın kuyusu: FENA HAYALLER

barika'nın kuyusu: FENA HAYALLER: "Çok fena hayallerim var. Şöyle yeşillikler içinde, bir gölün kenarında sessiz sedasız bir ahşap ev mesela. Sabahları güneşin camdan vurd..."

FENA HAYALLER


Çok fena hayallerim var.


Şöyle yeşillikler içinde, bir gölün kenarında sessiz sedasız bir ahşap ev mesela. Sabahları güneşin camdan vurduğuna bakmadan, hafif bir serinlik olsun. Pencere yarı aralık duruyor ya, tül perdeler şişip havalansın, yavaş yavaş süzülsün havada. Sonra o gölün etrafında bir sabah yürüyüşü yapmak için kalkay(l)ım yataktan. Altımda eşofmanım, üzerimde tişörtümün üzerine geçiriverdiğim bir hırka, ayağımda terliklerimle çimenlere basa basa yürüyeyim. Sonra biliyorum her zaman ki gibi toprak çağırsın beni, atayım terlikleri ayağımdan. Gölün bir yerinden suya gireyim dizlerime kadar. Taş kaydırayım. Hindiba da olsun hatta etrafta, ta çocukluktan geliyor o hindibalara üfleme merakı. Sonra yavaş yavaş hazırlanan o ahşap masaya doğru yaklaşayım. Zeytinyağında yüzen kekikli domatesler, bembeyaz peynirler, simsiyah zeytinler, sapsarı yumurtalar, tereyağı ve ballı sıcacık ekmekler, yanında da demli bir çay. O sofradan bir saatten önce kalkan adam değildir!
Sonunda sofradan ayrılabilince ben elime bir kitap alayım; şu göle bakan ahşap salıncaklar var ya oraya bacaklarımı toplayıp oturayım, arada çayımı tazelesin birileri yeter. Yavaş yavaş sallanırken şu bir türlü bitiremediğim kitaplardan birini okuyayım huzur içinde. Şöyle öğlene doğru da bir kahve içeriz (koyu olur belki). Hani asıl öğünü akşama saklıyoruz ya o yüzde sadece ekmek arası peynir- domates- yeşil biberden oluşan bir ara öğün yesek. Yanında da soğuk bir şeyler. Hatta yemeği ahşap iskelenin en ucunda, ayaklarımı göle sarkıtıp yesem.
Sonra akşam yemeği: tabi ki balık! Ve tabi ki rakı! Roka. Nar ekşili çoban salata. Zevkten adam ölür mü? O anda ölsem, zevkten ölürüm. Dışarda hava alacakaranlık. Gölün bir yerlerinden güneş batıyor. Parmaklarımda ki balıkları yalıyorum. Kadehim buzdan terlemiş, beyaz beyaz bana bakıyor. Kavun var mıdır? Vardır bence.
Azıcık çakır keyif, azıcık dumanlı masadan kalksam. Ayaklarım birbirine dolanmıyor ama ebleklik derecesinde bir gülümseme var yüzümde. Gözlerim kısılmış. Gölün kenarından, o temiz havayı içime çeke çeke, yalın ayak odama yürüsem. Karanlık sulara bassam yine yürürken. Odaya vardığımda pencereler hala aralık, akşam rüzgarı var hafif hafif. Bembeyaz çarşafların yansıması dışında ışığı bile açmasam. Üzerimde ne varsa çıkarıp öylece yatsam, uyusam.

Çok fena hayallerim var. Çok fena…

27 Haziran 2011 Pazartesi

barika'nın kuyusu: BARİKA VE AİLESİNİN MACERALARI VOL.1

barika'nın kuyusu: BARİKA VE AİLESİNİN MACERALARI VOL.1: "Barika ve ailesi düğünde... Bizim araba daha doğrusu eski araba, bilmiyorum kaç model. Ama en azından 4 basamaklı sayılarda ve 20.yy da ..."

BARİKA VE AİLESİNİN MACERALARI VOL.1



Barika ve ailesi düğünde...

Bizim araba daha doğrusu eski araba, bilmiyorum kaç model. Ama en azından 4 basamaklı sayılarda ve 20.yy da yapıldığı kesin. Onun dışında, ben de emin değilim.
Cumartesi akşamı, bir akşam önceki kınadan ayak tabanlarıma yapışan ağrıya rağmen yine de azimle giydiğim siyah, topuklu ayakkabılarım ve asimetrik bir şekilde savrulan turkuaz rengi elbisemle (bak çok ciddiyim) neredeyse güzeldim. Bizim meşhur "uçan düldül" ün arkasında 4, içinde toplamda 6 kişi olarak "haydi düğüne" nidasıyla yola koyulduğumuzda her şey çok normaldi. En azından bize göre normaldi.
Bu arada, hani bir kere demiştim sanırım; insan arkadaşlarını değilde artık arkdaşlarının kardeşlerini evlendirmeye başladıysa hakikaten bir tuhaf oluyor. Yahu bunlar daha dün çocuk değil miydi? Lisedelerdi, ben hatırlıyorum. Biz sabaha kadar oturup lak lak ediyorduk, onlar büyüyordu. Aşık oldular, terkettiler, terk edildiler, okul bitirdiler, askere gittiler, geldiler, iş buldular, iş kurdular, sevdiler, sevildiler. De ne zaman, ne ara yaptılar bunca şeyi? Daha çocuk gibilerdi, sakallı falan kocaman adam oldular. Ama hala çocuk gibi bakıyorlar. Valla ya...
Neyse... Biz Gaziemir e doğru otobandan basarken (ne basması arkadaşım, araba en fazla 70 km hız yapıyor zaten, abartmayalım) tam yolu ortaladığımız yerde önce bir çatırtı sesi geldi. Hemen akabinde çuturtular ve hırıltılar eşliğinde canım araba lök dedi kaldı yolun ortasında! Hemen arkasından en azından bir 100 km hızla gelmekte olan onca arabanın vızırtısının arasında kalınca o da biz de bir tuhaf olduk. Güç bela yan tarafa doğru aldık kendisini son nefesini verirken. Ah o son, böğründen kopan hırıltı yok mu...
Tabi biz filozof kuzenimle beraber saf saf otobanın ortasına o mini elbiseler, topuklu ayakkabılar ve kırmızı rujla inince "ezikböcek" delirip; gözünü pörtleterek "binin o arabayahehwrkelgfbkrdbgvgfb" şeklinde bir şeyler bağırdı. Aslında gayet iyi niyetli bir şekilde inmiştik halbuki. Hani araç durdurmak felan gerekir.
O kadar insanın içinde tabi ki Gamzemi aradım hemen. O da, o kadar insanın içinde organizasyon yaparak müstakbel eniştemizi de gönderdi bizi almaya. Sonuç: valla sağsalim gittik biz düğüne. Sonrası malum; yüzümüzde eblek bir gülümseme ile yeni çifti izleme (gelinin üçüncü kuşaktır nakledilerek giydiği hatıra gelinliğe bayıldığımı belirtmeliyim), her oyun havasında görev aşkıyla piste fırlama, bir gecede en çok misket oynama rekoru kırma, gecenin finalinde ayakkabıları davulcunun yanına bırakıp yalın ayak halay çekme, vesaire. Ayrıca söyleyeyim eğer bir düğünde bir masada 6 dan fazla erkek oturuyor ve hepsinin önünde kola bardağı duruyorsa, o kola değildir. Zaten kola olsa adam piste giderken sekiz çizmez. Ve ayrıca çok konuşan erkek iticidir. İterim, itemezsem kendimi geri geri iterim. İteyim zaten.
İşte böyle, bir düğünü daha atlattık. Yeni çifte mutluluklar diliyoruz. Bizim düldüle de Allahtan rahmet...

23 Haziran 2011 Perşembe

BU SABAHTAN NEFRET ETTİM!!

Bu sabah, kötü bir sabahtı. Banyomu istila ediveren o küçük canlılarla savaşımın dışında bir ara o hengameye rağmen kendimi yatağıma oturmuş, plan yaparken buldum. Kahvaltı mı, akşam yemeği mi, kahve mi, çay mı, sabah mı, öğlen mi akşam mı, hafta içi mi, hafta sonu mu derken zaman aralıkları ve bahaneler icat ederken buldum. Ve bundan hiç hoşlanmadım! Mucit taraf olmaktan sıkıldım, icat çıkarmaktan da yoruldum. Tırnaklarımı uzattım ya tırmalamaya başladım. Hiç hoşlanmadım! Kendi kendime, kendimden hoşlanmadığımı bildirdim, tavır koydum, mesafe koymakla tehdit ettim. Kendisine bir çeki düzen vermesini söyledim.
Baktım, öğlen olduğunda sakinleşmiş. Aferin dedim, aynen devam, doz doz düşürmüyoruz, birden kesiyoruz. Babam sigarayı öyle bırakmış, bir seferde.
Ayrıca yıllar içinde belki ikinci falandır ama bu sabah, yanımda, evde birisi yok diye hayıflandım. Bir çift ele o kadar ihtiyacım vardı ki o anda. Ya da en azından birinin beni sakinleştirmesine, bu küçük istilacılar için kimyasal yardımcılar olduğunu ve beni ya da evimi yemeyeceklerini söylemesine, beni işe gönderip benim için bunları halletmesine acayip ihtiyacım vardı. Ama yoktu. Olmaycakda. O yüzden bu anlık hezeyanlarla başa çıkmayı öğrenmek lazım. Hem telefon diye bir şey var, çok acilse ararsın birilerine sorarsın. Ben de babamı aradım tabi ki!
Bu sabah, kötü bir sabahtı. Nasıl uyumuştum emin değilim ama kötü uyumamıştım. Hatta gözümü kapatırken iyiydim, aklımda güzel şeyler vardı ama emin değilim. Ben en iyisi karpuz yiyeyim.

21 Haziran 2011 Salı

YEŞİL İPEK ELBİSENİN ETTİKLERİ



Yorganları kaldırma vakti geldi mi? Yoksa hala emin olamadığımız kısımda mıyız? İklimsel ve mevsimsel ve zamansal olarak yorgansız yatma konumuna geçebiliriz aslında ama "acaba üşür müyüm" paranoyanız geçmedi değil mi? Ben bu gece de bir şans vereceğim kendi yorganıma. Bakalım ona hala ihtiyacım var mı yoksa sadece alışkanlıktan mı üstümde?
Kışlıkları kaldırdınız biliyorum da ben zaten hiç indirmedim ki. Daha doğrusu benim hiç kışlığım olmadığı için indirip-kaldıracak bir şeyim de yok. Dört mevsim (aslında artık iki mevsim) aynı şeyleri giydiğim için... Hava soğuyunca tişörtün üzerine hırka geçiriyorum oluyor bitiyor. Kışın açık havada oturmaktan, sağa sola gitmekten korkmamamın nedeni de bu benim balina kılıklı vücudum işte. Her neyse... Dolapta yer açmaya çalışyordum ki yeşli ipek elbise takıldı gözüme. Ta annemin halasından kalma, üzerinde küçük desenleri ile öylece yatıyor dolabımda. Bundan iki yıl önce bir çekimde (bkz: resim) kullandık sadece ve ben sadece o zaman giymeye cesaret edebildim. Kıyamadığımdan elimi süremiyorum. Ne kendime yar ettim ne de insan içine çıkardım. Hayır bir de nerede ve nasıl giyeceğimi de bilsem. Nereden baksanız en az bir elli yıllık vardır. Belki de fazlası. O yüzden kıyamıyorum sanırım. Benden elli yıl önce bir kadının sırtındaydı. İç Anadolu nun bir nahiyesinde yaşayan, evli, çocuklu bir kadın giymişti onu. Birilerinin karısı, birilerinin annesi olarak giymişti. Bundan elli yıl sonra da ben, İstanbulda giydim. Kimsenin karısı ya da annesi olmadan. Bu zaman atlamasına bakınca aklıma geldi: genetik hafıza diye bir şey var mı acaba gerçekten? En azından benim son okuduğum kitaba göre var. Çok fena... Hatıraların nesilden nesile aktarılacağını bilmek yani. Bana ait kalmalı ve ben anlatmadıkça bilinmemeliler aslında. Yani neden benden yirmi yıl sonra yaşayacak olan torunum (var sayıyoruz) benim bir Taksim gecesinde yaptıklarımı bilmek zorunda olsun ki? Daha doğrusu neden bilsin ki? Bilmesin. Ne gerek var? Bende bilmeyeyim benden öncekilerin yaptıklarını. Böylece aynı yanlışları, daha beter hataları yapayım. Onların korkularından bihaber olursam daha kolay olur benim her halta yalan yanlış bodoslama girmem. Musibetlerle öğrenilenler daha akılda kalır. Gerçi annemin lafıdır: "halihazırda yaşamış olanları dinleyip tecrübelerinden ders alsan ya kendine."
Olmaz! O benim torun da kendi öğrensin işte tekila-votka-bira nın arka arkaya içilmemesi gerektiğini.

20 Haziran 2011 Pazartesi

barika'nın kuyusu: BAŞINI GÖĞSÜME SAKLA SEVGİLİM

barika'nın kuyusu: BAŞINI GÖĞSÜME SAKLA SEVGİLİM: "“Ben zaten, karaya vurmuşum zaten…” Hayt huyt etmesi, atıp tutması kolay oradan. Ama iş, önüne gelince ne yapacağını bilmekte. Bir film ..."

BAŞINI GÖĞSÜME SAKLA SEVGİLİM



“Ben zaten, karaya vurmuşum zaten…”

Hayt huyt etmesi, atıp tutması kolay oradan. Ama iş, önüne gelince ne yapacağını bilmekte. Bir film izlersin, bir şarkı dinlersin, bunlar zaten bu işe yarar, hatırlarsın. Hatırlamak istemiyor olman, istememen kaç yazar? Sana soran mı var?

“Bir an gelipte küllenince, yüreklerimiz dinlenince, başka sevgilerde teselli bulunca…”

Bir dakika… Bir kere zaten sabah sabah Sezen dinlemek yeterince kötü bir fikirdi. Ama bunu dinlemek daha da kötü bir fikirdi sanırım. Ya, öyle başımdan çok fena şeyler geçmiş, acılara gark olmuş gibi davranmayacağım. Tamam, acı çektim, canım yandı ama kimin yanmadı ki? Hem hangi yaranın daha büyük olduğuna kim karar veriyor. Yaranın büyüklüğü daha önce ki yaralarına göre ölçülebilir ancak, başkasının yaralarına göre değil. Ama işte tuhaf olan; bu Sezenler canını daraltmadan sadece sızılarını canlandırarak eşlik eder sana. Sen de izin verirsin.

“dudağında, dilinde ellerin izi var.”

Aksi takdirde ayakta duramazdık. Sahnenin önüne gidip çalan şarkıya bağıra bağıra eşlik edemezdik. O bardan hala iki ayağımızın üzerinde çıkamazdık. Elimizde ki bira şişesini bu kadar sıkı tutamazdık. Bir İstiklal boyu kadar yolu yürüyemezdik. Her yer hatıra mıdır anı mıdır ne zıkkımdır onunla dolu olsa ne yazar. Ben sahnenin hemen önünde ki o ahşap sütun hakkında konuşuyor muyum? Hayır! O zaman onlarda konuşmasın. Sokağın köşesinde ki midyecinin önünde birisinin arkasından bakıp baya baya ağladığımı da söylemesinler. Sonra gözlerimi silip, burnumu çekip bara geri döndüğümü de. Ben susuyorsam herkes sussun. Ama ben susuyorum da, kana kana içmediğimden hep yudum yudum aldığımdan olsa gerek susuzluğum baki benim.

“sonunda bir oyuncak kara sevda aldım senden, yani değişmedim hala öyle biraz çocuk kaldım.”

Hah işte bu benim, yoktan var eden, var olanı da yok sayan… Elindekinin elinde durduğunu fark etmezken, avucuna sığmayacak kadarları tutmaya çalışan. Şu dakika itibariyle de artık eni konu saçmalayan. Ne mi oldu? Hiç. Valla ya, hiç. Hiçbir şey olmadı. Olduramadım. Olduramamak gibi de bir huyum var sanırım. Aslında yanlış. Oldurmak zorunda olmamak lazım. Kendiliğinden olması lazım. Hani böyle birden, hop diye! Ben bile anlamadan. Anlamaya çalışıyorsam bir şeyler eksik demektir. Karışık kuruşuk, olduğu gibi darmadağınık kalmasını sevmek lazım. Öylece yani işte…

“geçer, geçer, daha öncekiler gibi bu da geçer”

Yatağı toplamak kadar kolay mıdır aklı toplamak?

YORGANALTI

Kapat perdeleri... Kapat ki artık gün ışığı girmesin. Girmesin ki ben uyuyabileyim. Gün doğunca uyuyamıyorum ben. Çünkü biliyorum ki uyumak için yaratılmış sayılan zaman bitti. Vücudum uyumayı reddediyor. Saçmalık! Halbuki uykusu var... Boşver, benim vücudum bazen benim sözümü dinlemez. Ben onu dinlerim. Çünkü dinlemezsem, duymazdan gelirsem fena yakar canımı. Sürüm sürüm süründürür. Gerek yok. İtişmemek lazım böyle durumlarda bünyeyle...
Bazense değil benimki, hiç söz dinlemez. İşte o zaman en iyisi yorganın altına girip başını dizlerine yaslamaktır. Nasıl olsa sakinleşecek, sürekli bağıramaz ya.


17 Haziran 2011 Cuma

ANKARA YA DOLU YAĞMIŞ, GÖRDÜN MÜ?


Arkadaşım, aylardan ne? Haziran. Yani, yanisi aslında normal yayın akışına göre yaz mevsiminde olmalıyız. Ama, aması dün Angaraya dolu, bugün İstanbula yağmur. Yarın kimbilir nereye ne yağacak. Plan bozmakta üstüne yok hava koşullarının. Akşamında ertesi gün için bantlı ve topuklu lila ayakkabılarımı giymeyi planlarken; sabahında gökyüzünü yine Londra dan hallice görünce spor ayakkabıya talim. Etek konusuna hiç girmiyorum. Normalde bile bunları giymek için bahane uydurabilirken ben; karar verebildiğim nadir zamanlarda da iklim şartları müsaade etmiyor. Çok üzülüyorum. Geçen sene Park Bravo nun outletinde ki ölüm indiriminden 15 tl ye aldığım beyaz topuklularımı en son bir "fetişist" uğruna giymiştim. Ayıp oluyor ayakkabıya...
Hadi bu plan bozucuyu geçtim, ya bizim (bkz: obsesifmakinist) Yunanistan tatili kararı verdiğimiz dönemde "komşi" de ki ekonomik buhran sebepli halk ayaklanması? Utanmasa Balkan savaşı çıkacak (tövbeler tövbesi) !
Sorarım size: bu hayatta, bu hayata dair plan yapmak kadar saçma ne var? Fırt fırt bozuluyor zaten.

NE OLACAK BU DAVID VILLA NIN SAÇI ?


Gecenin bir vakti, uyumam gereken bir saatte okuduğum bir takım gereksiz ve "laylon" yazılar sayesinde zamanında yaptığım tespitler geldi aklıma. Mesela, bir kere yakışıklı adamdan iyi futbolcu olmaz. Ya da iyi futbolcu; çirkin futbolcudur. David Beckham örneğini (ki elinizde başka örnek mi yok her yakışıklı futbolcu dediğimde Beckham oluyor bu. Halbuki bkz: Pique veya Gerrard) vermeyin derim çünkü onun futbolculuğu bence tartışmaya açıktır. Ayrıca Beckham mı kalmış. Victoria olacak spicy yedi bitirdi çocuğu.
Diğerlerini bir düşünün ne bileyim ben Rivaldo, Ronaldinho, takoz Recep, İbrahim Üzülmez, Puyol, Cisse (herhangi bir şey sıralamasına göre değildir, yok artık, aklıma geleni yazıyorum yahu!) falan filan. Demem o ki öyle kaş, göz yahut favorisi çeneye gelen saç (bkz: David Villa) ya da tepeden Elvis çakması gibi dikilerek modellenmiş saç (bkz: David Villa) ya da bant takılmış uzun saçlar (bi dolu var ondan) ve hatta şekilden şekile sokularak kesilen saçlarla (bkz: Ümit Davala, gerçi o bir de sonradan rapçi oldu ki onu konuşmaya yürek ister) felan olmuyor o işler. Hem futbolcu dediğin biraz çirkin, biraz rüküş, biraz şekilsiz olacak.(Pascal Nouma kategori dışıdır) Milyonlarca insanın önünde gırtlağından söktüğü balgamı "hark" diye tükürüp, elinin tersiyle burnunu silecek adam çok da karizma peşinde koşmamalı zaten değil mi? Ayrıca biz (en azından ben) onları böyle kabul ettik. Hayatta iğrenmem o yüzden tüküren, sonrada az önce tükürdüğü yere düşüp faul alamayınca o çimene yüzünü gömen futbolcuyu görünce... Bu da onun işinin bir parçası.
Tenisçi olsa tamam, bak onlar zaten yağuşuklu ama o sporda da öyle bir hava var zaten. Adam, burnunu rakete siliyor mu; silmiyor. Neden? (hayır, raketin yapım malzemesi yüzünden değil) Top, çizgiye düşüp hakem "out!" diye bağırınca tribünde ki seyirci de "ibne hakem, nerene aut o top?" diye bağırmıyor da ondan. En fazla "aouuu" diye bir ses çıkarıyor adamlar.
Gerçi bence Formula 1 pilotları da çirkin ama o ayrı bir konu. Onu sonra yazışırız. Demem o ki, futbolcuları yağuşuklu ya da çirkin olmalarına göre değil; muz orta ve top sürme becerilerine, kanattan çıkıp ceza sahasına kaç saniyede indiklerine, topu köşeye ampul gibi takıp takmadıklarına göre değerlendirmekte fayda var. Bu şekil değil de öbür şekilde değerlendiren bağyanlar bizden değildir. Ayrıca iyi futbolcu, üstüne bir de yağuşuklu ya da sempatikse tadından yenmez, fena olur (um).

15 Haziran 2011 Çarşamba

barika'nın kuyusu: ERKEKLERE SORUYORUM: NE KADAR?

barika'nın kuyusu: ERKEKLERE SORUYORUM: NE KADAR?: "Bu sabah ki sorumuz: güzellik nereye kadar? Böyle bir cümle yapısı yok, haklısınız. Şöyle yapalım: Güzellik ne kadar çok şeyi telafi eder?..."

ERKEKLERE SORUYORUM: NE KADAR?


Bu sabah  ki sorumuz: güzellik nereye kadar? Böyle bir cümle yapısı yok, haklısınız. Şöyle yapalım: Güzellik ne kadar çok şeyi telafi eder? Bu da çok iyi olmadı ama idare edin.
Bilgisizliği, cahilliği, akılsızlığı, tembelliği, dağınıklığı, düzensizliği eder mi? Çok fena güzel (bugün cümle kurmada ki başarısızılık had safhada) bir hatunu bekleyen bir adam, o hatun 45 dakika kadar geç kalmış olsa bile, sırf onu gördüğünde o geçen 45 dakikada aklından geçen her şeyi unutabilir mi gerçekten? Ya da Hitler in sonunda ki -ler ekini çoğul eki sanıp "onlar kim?" diyen (yaşanmışlığı vardır, bkz: ezikböcek) bir bayan, bunu mazur görebilmemiz için ne kadar güzel olmalıdır?
Kadın çok güzel ama konuşacak hiçbir şeyiniz yok. Sadece yüzüne bakarak saatlerce oturabilir misiniz gerçekten? Ağzını her açtığında boş bir laf edeceğini bile bile sırf bacak boyu 1 metrenin üzerinde diye bir kadını çekebilir misiniz? Başbaşayken ne vaziyette olduğunuz değil de; dışarıdan bakıldığında yanınızda ne kadar muhteşem durduğu mu daha önemlidir?
Bir dakika, sırf güzel değilim diye güzel kadınları kıskanıyormuşum gibi davranmıyorum. (ulen çöpü hep bu duvara atıyorsunuz) Ya zaten kıskanmıyorum, gayet takdir ediyorum kendilerini. Hatta aslında yaradanı takdir ediyorum yarattığından ötürü. Bana yapılmış olan haksızlıkla barıştım arkadaşım! Ne yapayım yani... Mesele o değil, mesele güzel ama kof olana dayanıklılığınızın sınırını ölçmek. Nereye kadar? Yani ne kadar? Ne kadar güzelse ne kadar kofluğunu örtbas edebiliyor, bunu öğrenmek. Cevap istiyorum çünkü valla merak ediyorum. Sınırlarınızı bilmek istiyorum.

not: resme aldanmayınız, konu sarışınlara atfedilmemiştir, genel bir soruna dayanılarak yazılmıştır. adları çıkmış ama işte ne yapalım.

14 Haziran 2011 Salı

barika'nın kuyusu: NE DEMİŞ, NE DEMİŞ? YOK ARTIK!

barika'nın kuyusu: NE DEMİŞ, NE DEMİŞ? YOK ARTIK!: "Dedikodu, işyerinin direğidir. Hatta temel direğidir. Neden? Herkesin herkesi tanımasını sağlar da ondan. Hem birilerinin hakkınızda konuş..."

NE DEMİŞ, NE DEMİŞ? YOK ARTIK!



Dedikodu, işyerinin direğidir. Hatta temel direğidir. Neden? Herkesin herkesi tanımasını sağlar da ondan. Hem birilerinin hakkınızda konuşması (iyi veya kötü) ne kadar inkar etseniz de derinde veya sığda, hoşunuza gider. Çünkü bu fark edildiğiniz anlamına gelir. Ve herkes, fark edilmek ister. Dedim ya, öyle ya da böyle.
Bir ofiste hakkınızda dedikodu yaptırmanın bin bir çeşit yolu vardır ama bundan kaçmanın hiç bir yolu yoktur. Bakınız, açıklayalım: güzellik, çirkinlik, başarı, beceriksizlik, tembellik, hareketlilik, az konuşmak, çok konuşmak, şıklık, rüküşlük, pespayelik, sadelik, abartı, evlilik, boşanma, nişan, doğum günü, doğum, ölüm, sevgililer gününde gelen çiçek, sevgililer gününde gelmeyen çiçek, çalan telefon, atılan mail, masada ki paket, geç kalan iş, erken biten iş, müdürle kankalık, müdürle atışma, sempatiklik, antipatiklik, yağuşukluluk, çirkin ama sempatiklik (vah vah), uyuzluk, gıcıklık, şirinlik, panik atak, soğukkanlılık, hasta olmak, domuz gibi sağlıklı olmak, uzayan saçlar, kesilen saçlar, kellik, topuklu ayakkabı, etek boyu, gömlek yakası, tişört rengi, kemer tokası, çay molası, sigara arası, akşamdan kalma durumu, mutaassıplık, tatile gitmek, tatile gitmemek, patronun yanında uzun kalmak, patronu hiç görmemek, mesaiye kalmak, mesaiye kalmamak, geç kalmak, erken gelmek, erken çıkmak, yarım gün izin almak, dişçiye gitmek, ev taşımak, kredi çekmek, araba almak, terfi etmek, terfi edememek, yer değiştirmek, yerinde çakılı kalmak, üst kata çıkmak, alt kata inmek, selam vermek, selam vermemek vs vs vs.
Aklınıza gelen gelmeyen her eyleminiz, her hareketiniz, her tavrınız ve her türlü görünüşünüz dedikodu malzemesidir. Kaçamazsaınız. Uzak duramazsınız. Asla "ben yapmam" demeyin. Yapmadan duramazsınız.
Dedikodu, işyerinin direğidir. O olmadan bir işyeri, yarım bir işyeridir. Hem başka türlü nasıl tanıyacaktınız üçüncü katta ki muhasebe departmanından Şaziment hanımı eğer birinci katta ki çaycı Selda onun kocasından boşandığını söylemese? E ne oldu bak. Avans çekmeniz gerekince ona yanaştınız ince ince. Şöyle "anlarım ben bu hallerden" kabilinden; şirinlik yapıp kopardınız ödeme zamanından önce avansı. Eee, ne dedik? Dedikodu lazım bi' şey.
Yapın, yapana da mani olmayın.

Bu arada not: kadınların daha dedikoducu oldukları külliyen yalan! Erkekler sırf kendilerinden şüphelenilmesin diye zaman içinde bu iftirayı atmışlar amma onların da bu konuda ki yeteneklerinden gayet haberdarız.

13 Haziran 2011 Pazartesi

YÜRÜYÜŞ





Beşiktaş tan Taksim e çıkan yokuşun başında derin bir nefes aldım. İşyerinin servisinden indiğimden beri yürüyordum ve en sona bu yokuş kalmıştı. Aldığım nefesi verirken yukarı doğru ilk adımımı da attım. Daha yokuşu çıkmaya başlayalı iki dakika olmuştu ki sesini duydum.

“Nefesin yetecek mi?”

Başımı çevirdiğimde gördüğüm adamı tanımıyordum. Ama her nasılsa o da benimle yürüyordu. Gri renkli kotunun üzerinde dümdüz siyah bir tişört vardı. Ayağında da renginin ne olduğu pek seçilemeyen bez ayakkabılar. İki elini de cebine sokmuş, benimle aynı anda aynı adımları atarak yanımdan yürüyordu. Cevap vermeden başımı geri çevirdim. Belki konuşmazsam giderdi. Ama gitmedi.

Aradan bir üç dakika daha geçmişti, “bence tempoyu biraz yavaşlatmalıyız” dedi. Ondan kurtulmak için hızlandırdığım adımlarımı kastediyordu fakat bu cümleye bakılırsa bunu üzerine alınmaya niyeti yoktu. Şimdiye kadar sinirlenmiş ve bağırıp çağırmış olmalıydım ama neden bilmem sinirlenmiyordum. Hatta bir şekilde adımlarımı bile yavaşlatmıştım. Ona bakmasam da buna karşılık gülümsediğini görebiliyordum.

“Neden yürüyorsun?” diye sordu. Yüzüne bakmadan “sıkıntıdan” dedim. Cebinden çıkardığı sigara paketini bana uzattı, elimi kaldırıp “içmiyorum” dedim. Kendine bir sigara çıkarıp paketi geri cebine koydu. Yan yana yürümeye devam ediyorduk. Yaktığı sigarasının yarısına gelene kadar sesini çıkarmadı. Neden sonra “bu çok saçma bir şey aslında” dedi. Ben neyden bahsettiğini sormasam da o açıklamaya başlamıştı bile: “Yani yürürken sigara içmek. Hatta yokuş çıkarken içmek. Ciğerlerim hangisine hava yetiştireceğini sapıtıyor.”

“E o zaman niye içiyorsun ki?” dedim ve dilimi ısırdım. Bu da benim kırılma noktamdı. Madem yanlış olduğunu biliyorsa bir insan bunu neden bile bile yapar hiç anlamam! Bu çok sinir bozucu bir cümle yapısı. Ama sormuştum bir kere ve yüzünde yine o gülümseme vardı. Bu sefer dönüp yüzüne baktığım için daha net görebilmiştim. Ağzının kenarına doğru kayan, ucu kıvrık bir gülümsemeydi bu. Elimde olmadan ben de gülümsedim. Bu, artık geri dönüşü olmayan bir hareketti. Bir tür vize vermiştim ona. Yeniden önüme döndüğümde o da bana cevap veriyordu: “çünkü saçma da olsa şu anda canım sigara içmek istiyor.”

Bu yeterli bir cevaptı.

Beraber Talimhane nin orada ki ışıklara kadar gelmiştik. Kırmızının yeşile dönmesini beklerken göz ucuyla baktım, az önce attığı sigarasının arkasından yine elleri ceplerindeydi. Ona baktığımı fark etmiş olacak ki aniden bana dönüp: “hadi gel birer kahve içelim” dedi. Trafik lambasına bakarak “ben kahve içmem” diye cevap verdim. “Aslına bakarsan ben de içmem. Saat akşamın yedisi olmuş, ben artık en iyi ihtimalle bir bira içerim.”

“ E o zaman neden kahve içelim diyorsun?”

“ Bira içelim desem gelecek miydin?” Bu soruda geçmiş zaman eki vardı. Gelecek misin değil, gelecek miydin demişti. Acayip bir şekilde içim sıkışıverdi. Gelmemi istemiyor muydu artık? Neden bu şekilde sormuştu ki? İyi de ben ne saçmalıyordum? Yeşil ışık yandı ve yürümeye başladı. Ondan birkaç saniye sonra adım atabildim. Tam yolun ortasında durdu. Arkasına döndü ve “tempoyu bozuyorsun ama” dedi. Güldüm. Adımlarımı hızlandırıp hizasına kadar gelince durdum. Şimdi ikimizde yolun ortasında duruyorduk ve yanımızdan geçen insanlar bize bakıyordu. “hazır mısın?” dedi. “üç dediğimde aynı şekilde yürümeye başlıyoruz”. Evet anlamında kafamı salladım. Üçe kadar saydı ve aynı anda karşıya doğru adım attık.

Talimhane de ki Arapça yazıları ve otelleri geçip Taksime çıkan ışıklara geldiğimizde durdum. Ben durunca o da durdu. Hiçbir şey söylemeden sokağın başında ki bankamatiğe doğru yürümeye başladım. Benimle birlikte geldi. Ben para çekmek için ekrana yaklaştığımda geride durup, yan tarafa çekildi ve bir sigara daha yaktı.

Yüzüne bakmak için deli oluyordum. Yan yan süzmek değil, direk, dosdoğru gözlerine bakmak istiyordum. Başka da bir şey yapmak değil, sadece bakmak istiyordum ama kendimi tutuyordum. E çünkü normal değildi ki bu? Kesinlikle o da normal değildi. Sağ elimi bankamatiğin ekranına tıklatarak paramı vermesini bekliyordum. Sonunda açılan bölmeden çıkan parayı neredeyse çekerek aldım. Kartımı da aldıktan sonra yan tarafa döndüm ama yoktu. Yerinde yoktu! Sağa sola bakındım, göremedim. Gitmişti. Kartı ve parayı çantama tıkıp hışımla ışıklara doğru yürüdüm. Yine kırmızı yanıyordu. Bu sefer sağ ayağımı yere vuruyordum. “Takıntılı mısın sen?” dedi kulağımın tam dibinde bir ses. Korkumdan dönüp bakamadım. Bakamadım çünkü eğer bu, ensemde hissettiğim şey onun nefesiyse döndüğümde karşılaşacağım şeyden ödüm kopmuştu. “hayır, deminde elinle bankamatiğe vuruyordun da ondan sordum”. Uzaklaşmıştı. Güvenli bir mesafeye çekildiğini hissetmiştim. Yavaşça başımı ondan tarafa çevirdim. “Sabırsızım sadece” dedim. “Sanmam, bana baya iyi sabrediyorsun” dedi. Yine gülümsedim. Elimde miydi değil miydi bu sefer, bilmiyorum.

Karşıya geçip meydana çıktık. İstiklal den aşağı yürümeye başladık. O kalabalığa rağmen yan yana ve kesinlikle aynı hizada yürümekte diretiyorduk. İş, iyice oyuna binmişti. Önümüze çıkan herkesi ekarte edip, sağlı sollu geçip ortada yine yan yana buluşuyorduk. En zoru gruplardan sıyrılmaktı. Birkaç dakika sona kendimi kahkaha atarken buldum çünkü hizayı bozmayayım derken önünde ki kadının neredeyse üzerinden atlamıştı. Ondan özür dilerken bir yandan da beni kaybetmemeye çalışıyordu ve ben durmuyordum. Yeniden yanımda bittiğinde “uyuz” diye söyleniyordu. Sadece gülüyordum.

Nevizade nin girişinde durdu. Ben de durdum. Sonra dönüp üzerinde “ Balık Pazarı” yazan o demir kapının altından geçti. Bense hala olduğum yerde duruyordum. Kapının diğer tarafından bana seslendi: “geliyor musun?”. Bu cümle bir soru cümlesiydi ama “gelmiyor musun” gibi geleceğimden emin bir soru cümlesi değildi. Ve evet ben her zaman cümlelere takılırım. Bu sefer takıldığım cümleden fazlasıydı. Eğer sadece bir saniye öncesinde düşünmeyi bırakabilmiş olsaydım… Ama bırakmamıştım ve şimdi kafamın içinde ki kontrolcü manyak “sen ne yaptığını sanıyorsun? Tanımadığın bir adamın arkasından üstelikte içmeye mi gideceksin?” diye bağırmaya başlamıştı bile. Oysa dedim ya sadece bir saniye önce o kapının altından geçebilmiş olsaydım…

Durduğum yerden “Sana afiyet olsun” dedim. Gülümsedi. Ve Nevizade ye doğru yürüyüp gitti.








9 Haziran 2011 Perşembe

NEFES



Bir zamanlar çok ama çok kapalı kutu, ketum, sırlı gizli bir adam varmış. Bu adam, hayatını zamanın bir noktasında dondurmuş, durdurmuş, asmış duvara bırakmış. O kendi hayatını askıda tutsa da, zaman akıp gitmeye devam ettiği için o askıları tutan duvarlar incelmiş, sıvaları dökülmüş sonra vakti gelince yıkılmış. Yıkılırken de yerinden sökülen askısından çıkan hayat, düşüp parçalara bölünmüş. Adam zannetmiş ki her şey bitmiş. O parçalar bir daha toplanmaz, o hayat bir daha birleştirilemez, ayağa kalkılamaz sanmış. Oysa ki, tamamen yok olmadıkça, bitmez, kaybolmaz. Ki bitmemiş. Birbirine uydurmaya çalıştığı parçalar kah tutmuş, kah tutmamış. Tutmadığı yerlerden yama yapmış. Tuttuğu yerlere dikiş atmış. Eninde sonunda yeniden tek parça -ha eksik belki ama en azından tek parça- bir hayatı olmuş.


Elinde tutmaya, yeniden düşürmemeye çalıştığı yeni hayatını ne yapacağını bilemezken, yeniden dağılmasından korkarken, kadın çıkagelmiş. Kendi hayatını hep sırtında taşıyan, hiç indirmeyen ama bu sayede elleri hep boş kalan kadın; boşta kalan o elleri ile adama yardım etmeye karar vermiş. Avucunda sıkı sıkı tuttuğu hayatını ona göstermeyi reddeden, zarar görmesinden korkan adam ona sırtını dönmüş ama kadın yılmamış. O yıkıntıların arasında bir süre beklemiş. Adam sakinleşene, ona alışana kadar beklemiş. En başta ona sırtını dönen adam, kadının hala orada durduğunu, gitmediğini gördükçe meraklanmış.

Kış olmuş, yaz olmuş, bahar olmuş, güz olmuş. Sonunda da yıl olmuş. Kadın sırtında kendi hayatı olduğu halde sonunda adama yavaşça yaklaşmış. Artık ona yüzünü dönmüş olan adama ellerini uzatmış. Adamın, o geçen zaman içinde daha bir kaynayan, sağlamlaşmaya başlayan, daha bir gürbüzleşir gibi olan hayatını taşımasına yardım etmek için... Adam hala korksa da, çekinse de, yorgunluğu ağır basmış. Artık ellerine ağır gelmeye başlayan hayatını, bir ucundan tutsun diye kadına uzatmış. Bir hafiflik duygusu gelmiş önce. Yükünü paylaşmanın hafifliği… Sonra o içini için için kemiren fare susmuş. Onu korkutmak için tepesinde dönen kargalar dağılmış. Derin bir nefes vermiş adam. Ve kadın o nefesi içine çekmiş.

7 Haziran 2011 Salı

ADALARDAN BİR YAR GELİR BİZLERE



Benim gibi hayatında hiç Ada ya gitmemiş (İstanbul da 6.yılım, merak eden varsa) birinin ilk Ada seferinin düğün fotoğrafları uğruna olması da ayrı bir yazı konusu olabilir mesela. Yok, hayır, benim düğün fotoğraflarım değil, Sem’in. Kendisi yerleri süpüren siyah saçları (hayır, abartmıyorum) ile Meziki’nin merdivenlerinden süzülürken; fotoğrafçımız Gülçin de (ki kendisi ödüllü bir fotoğrafçıdır) küçücük cüssesinden beklenmeyecek resimler çekiyordu. Ben ne mi yapıyordum? Arka tarafı fotoğraflıyordum. Nasıl mı? Şöyle: damadın güğümlü, gelinin balonlu, fotoğrafçının akrobatik pozları. Merdivenlerden inerken arkalarından, piyano çalarken çaprazlarından, camda ki yansımadan, panjurun aralığından derken… O albümlük fotoğrafları değil de onların hazırlanma ve çekilme sürecini çekiyordum. (bakınız üstte ki resim) Çok da eğlendim.

Eli makine tutmayı bilmeyen biri olmamama rağmen fena fotoğraflar çekmemişim. Acaba bunu mu meslek edinsem? Asıl fotoğrafları çeken değil de, fotoğrafların çekilişinin fotoğraflarını çeken kişi! Suyunun suyu olacağım yani. Düşünebilirim. Var mı sahne arkasını belgelemek isteyen?

Ada ya gelince, sanki biraz İzmir gibi. Deniz havası, midye-bira, turist kalabalığı, şortlar, elbiseler, şapkalar, eski evler, atlar, faytonlar, dondurmacılar, lokmacı, oteller, pansiyonlar, bisikletler, yokuşlar, tepeler, güller… Güzel, ben sevdim. Dolaşması, yemesi, içmesi… Bende o meşhur, ayakkabılarımı atıp yalın ayak dolaşma isteğini uyandırdı (meşhur çünkü gelince yapıyorum). Sanki iskeleden cup diye denize giriverecekmişim gibi. Hava da nasıl güneşti şansımıza. Sanırsınız yaz! (Hayır, bu mevsim biliyorsunuz yaz değil artık. Bahardan bozma bir şeyler)
Ama çok gezecek vaktimiz olmadığı için ben bütün bunları iskeleden otele çıktığımız yokuştan ve inip yemek yediğimiz zaman aralığından edindim. Düşünün, daha bir de gezsem neler anlatırım size…

6 Haziran 2011 Pazartesi

BIRAK DAĞINIK KALSIN



Bugün ki öğle yemeği konumuz olduğu için “erkek dağınıklığı” üzerine yazmak istiyorum. Dağınıklık değil, lütfen, erkek dağınıklığı. Evet, bu ayrı bir tür, dağınıklıkta farklı bir açılım. Baba, kardeş, abi, enişte, dayı, amca, kayınço, bacanak, sevgili, arkadaş, dost, erkek arkadaş, koca, eski koca, nişanlı vs, sıfatı fark etmeksizin, kariyer ve eğitimle alakası olmaksızın hepsinde mevcut olan kronik hatta neredeyse genetik dağınıklık.

Şöyle ki; kalktığı yatağı akşam yeniden yatacağız nasıl olsa diye toplamamak, üstünden çıkardığı pantolonu çıkardığı şekli ile -ki bu çok modern bir sanat çalışması olarak sergilenebilir- çıkardığı yere bırakmak, çoraplarını evin herhangi bir köşesinde çıkarıp orada unutmakta sorun görmemek, su içtiği bardağı beş gün aynı yerde bırakmak gibi belirgin eylemlerle kendini belli eder. Kendisine “ya ama bunu neden buraya bıraktın” ya da “hayatım, bu ne?” gibi sorular sorarak “yaptığını yüzüne vurma” çabalarınız genelde 2 cevapla savuşturulur: “ya, tamam, hallederiz” ve “ya ne olacak sanki ya”. Bu iki cümle her türlü durum için kullanılmakta ve kesinlikle her türlü duruma uygulanabilmektedir. Siz istediğiniz kadar “ama dağılıyor ortalık, arkanı toplamak zorunda mıyım ben senin, ne var sen de kaldırsan bir şeyleri, bana da yazık değil mi, sana inanamıyorum, ne kadar gamsızsın hede hödö “ cümleleri kurun; o an siz bunları söylerken o adam sizi gerçekten dinliyorsa kellemi keserim. Aha da valla kellemi koydum ortaya! Çünkü o kadar eminim. O anda büyük ihtimalle yeni çıkan bilgisayar oyununda bir türlü atlayamadığı leveli, akşama maçı nerede izleyeceğini, bu kavgaya rağmen akşam onunla sevişip sevişmeyeceğinizi, bacağının arkasına o an yerleşen kaşıntıyı, Adrianna Lima nın kup ölçüsünü, Arda nın transferini, arabaya yeni alacağı jantları falan düşünüyordur.
Çözüm sormayın; yok. Onlar dağıtmaya biz dırdır yapmaya, ama buna rağmen arkalarını toplamaya devam ettikçe yok. O yüzden kendinizi yemeyi, boşuna ses tellerinizi yormayı bırakın. Ya eve bir hizmetçi tutun ya da arkasını toplamayı bırakın. Artık çöp ev olduğunda çıkar başka eve geçersiniz, ne yapalım. Ya da olmadı dırdırın dozunu arttırın, adamı en kısa zamanda kaçırıp dağınıklığından da adamdan da kurtulun. Olmadı mı hiçbiri? E o zaman önce bu adamı bu hale getiren annesini arayıp “teşekkür” edin, kendi oğlunuz olursa da ona göre yetiştirin. Ama dedim ya bu biraz da genetik, bence daha hamileyken müdahale edip kromozom eksiltin, arttırın bir şeylerle oynayın. Çok oynamayın, bozarsınız.

5 Haziran 2011 Pazar

ADA VAPURU



Vapurun etrafında dönen martılar o kadar yakın uçuyorlardı ki; gözlerinin kırmızı rengini ve o kırmızının etrafında ki sarı halkayı görebiliyordum. Yanımda ki çiftin kadın kısmı, elinde ki simiti parçalayıp parçalayıp havaya doğru atıyordu. Gelen lokmaları "havada kapan" martılar, simitlerin çoğaldığı yerlerde yoğunlaşıyorlardı.
Önce çantamdan cüzdanımı, arkasından da cüzdanımın ücra bir bölmesinden dört yıldır orada sakladığım notu çıkardım. Gözümde ki kocaman güneş gözlüklerini, önüme gelen saçlarımı toplayarak başımın üzerine ittim. Cüzdanı yeniden çantama koydum.
"İnsan bazen aradığı şeyin tam da gözünün önünde olduğunu geç fark ediyor. Bana şimdi neden bunları söylüyorsun diyebilirsin, bilmiyorum. Daha doğrusu emin değilim. Sadece bir şey buldum, onu biliyorum."
Gözlerimi kağıttan kaldırıp karşıya baktım. Tam yolun yani denizin ortasındaydık. Ada ile İstanbul a eşit mesafede... Yeniden, dört yıldır dörde katlanmış halde cüzdanda durmaktan yıpranan kat izleri, yırtılmasın diye bantla tutturulmuş kağıda döndüm.
"Ama şimdi de bu bulduğumla ne yapacağımı bilmiyorum. Alışık olmadığım kadar fazlası var bu işte, farkındayım. Yapabilir miyimn bilmiyorum ama denemek istiyorum. Bana izin verecek misin?"
Kağıdı yeniden katlamakla, ortasından yırtmak ya da yırtmadan sulara bırakmakla, yırtıp küçücük parçalara ayırıp o parçaları rüzgara bırakmak arasında kaldım. Ben onu tanıdığımdan beri hep birşeylerin arasında kaldım. Ama en fenası kendimle arada kaldım. Araya bir yere sıkıştım.
Sonunda kağıdı büyük gri çantama buruşturup koydum. Çantam omzumda, gözlük kafamda olduğu halde, tutunduğum demir korkuluğun en üst kısmına sağ ayağımı koyup; sol ayağımı korkuluğun üzerinden attım. Sonra da sağ ayağımı sol ayağımın yanına getirdim. İki elimle korkuluğa tutunduğum o iki saniyenin içinde yanımda ki kadın, simit attığı martılarınkine benzer bir çığlık kopardı ve ben ellerimi bıraktım.

1 Haziran 2011 Çarşamba

SUYA DÜŞEN KARPUZ KABUĞU



Zaman içinde yaşadıklarımdan ders almak konusunda benim ne kadar kötü bir öğrenci olduğumu herkesin bildiğini, bilmeyenlerin blog sayesinde öğrendiğini varsayıyorum. O yüzden şimdi anlatacaklarım benim için bir tür gelişme, level atlama, Sims oyununda ki karakterin işinde tefi etmesi ve yeni kanepe alması falan ile eş değerdedir. Buna göre okuyunuz...
İlk karşılaşmayı hasarsız atlattım! Hatırlar mısınız bilmem bir zamanlar bu sayfalardan sitem, kırgınlık, kızgınlık, öfke fışkıran yazılar yazıp hem kendimi hem okuyanı depresyona sokma eğilimi gösteriyordum. İşte o dönemlerime "neden" olduğunu sandığım -ki sonradan fark ettim ki neden, benmişim- insanlarla çok zaman sonra bir şekilde karşılaşmak zor olur diye tahmin ederdim. Her zaman ki gibi yanıldım. Kolay olmadı, zor olmadı aslında bir şey olmadı. Taksim de bir bahar akşamı, bir bar taburesinde rastladığım bu "anı defteri", korkarım ki masaya gelen bir "adisyon" dan farklı değildi. Neye şaştım biliyor musunuz? Kendime. Nefesimin düzenine. Ki bu olaydan bir saat önce midesinde ne varsa bir yol kenarına bırakmış biri olarak, elimde ki soda-limon bardağı ile barın en çekici hatunu vaziyetindeydim. Amma velakin demişliğim vardır sanırım; ben balık burcu olmamdan kaynaklı vantuzlarımla yapışıp kalırım genelde insanlara. Ondan olacak kolay kolay kimseyi çıkaramam sularımdan. İşte bunu "başarmış" nacizane bir kaç insandan biriyseniz bu hayatta; sizi yeniden gördüğümde suya düşen yaprak gibi tepki vermem ondandır. Giderek genişleyen halkalar yok, oluşan dalgalar yok, bulanan dipler yok. Küçük, yeşil bir yaprak olursunuz benim sularımda sadece. Sessiz sedasız düşer, sonra akıntı yönünde yüzer gidersiniz. Siz sağ, ben selamet.
Ha zamanında ne karpuz kabukları ne şambreller düştü bu suya o ayrı. Bu ayrı, apayrı...