30 Ağustos 2012 Perşembe

barika'nın kuyusu: ÇAY VE DİĞERLERİ

barika'nın kuyusu: ÇAY VE DİĞERLERİ: Sevgili blog, Bir bardak demlenmiş çayın yerini tutabilecek bir şey icat edilene kadar İsviçreli bilim adamlarını dikkate almamaya ka...

ÇAY VE DİĞERLERİ



Sevgili blog,

Bir bardak demlenmiş çayın yerini tutabilecek bir şey icat edilene kadar İsviçreli bilim adamlarını dikkate almamaya karar verdim. Zaten onlarda beni kaale almıyorlar. Alsalar bugüne kadar kokmayan çamaşır suyunu icat ederlerdi. Çok mu zor! Çok mu zor? Yıl olmuş 2012, pehhh!

Bugün Zafer bayramı dolayısıyla tatildik. Tatil dolaylı bile olsa tatildir, iyidir, güzeldir, kutsaldır. Hele de benim gibi henüz kullanılamamış izin ve gidilemememiş tatiller nedeniyle şişmiş şahsiyetler için saksjaljkaljljdslajds......... uzatmayalım. Çok uzadı zaten. Lan aylardan Eylül oldu ya! Ben Çeşme'yi özledim. O da beni özlemiştir. Özlemiştir bence ya...Beni bi tanısanız siz de özlersiniz.

Neyse, çamaşır suyundan buraya nasıl geldik? Şöyle; elimizde ki tek tatil gününü evimize adadık.
Hafta içi tatil verilmesi; biz çalışanlarda bir tür ambale durumu, bir tür buldumculuk yaratıyor.
Sabah saat altıda geceden kapatmadığınız telefonun alarmı çalar. Onu -hayır, sinirle değil; gayet zevkle- kapatırsınız. "Gerizekalı saat ne olacak" edasıyla onu kenara atar (çok kenara atınca yere düşüyor yalnız, sonra kalk onu yerden al falan uyku piç oluyor o yüzden insan gibi kenara atın), kaldığınız yerden uyumaya devam edersiniz. Saatin normalde günün ikinci kahvesini içtiğiniz saate denk geldiği yerde uyanırsınız. Ah nasıl bir hazdır o! O yatakta gerinmeler, yuvarlanmalar, bir hareket bir neşe, hey be! Cumartesi-Pazar da uyuyoruz ben de biliyorum. Ama bu aynı şey değil. Tabi ki değil. O zaten var ama bu yok. Anladığınızı varsayıyorum çünkü baya saçma anlattım. Demem o ki bütün günü "ee şimdi ofiste olsak bu saatte yemek yiyorduk, şimdi ofiste olsak bu saatte üçüncü toplantıdaydık" şeklinde saatlerin ileri alındığı günü sürekli bir önce ki günle tartan eleman kafasında olursunuz.

Şimdi koca gün bizim ya; ne yaptık dersiniz? Ne yaptım? Evi temizledim. Bilmem kaçıncı temizlikçi abla tarafından da ekildiğim (hatırlarsanız bunun da ablasının kızı evden kaçmıştı) için yüz bilmem kaş metre (ev biraz büyük biliyor musunuz söylemesi ayıp) karelik ev elimize bakıyor. (Kaç metre yerine kaş metre yazmışım. Gördüm ama düzeltmiyorum. Kaş ya... ) İşte o temizlik yine çamaşır suyu kokusu ile bitti ve ben akşama kadar çıkmayacak yine derken; gitti. Nasıl mı? Yerini sarımsak kokusu aldı. Ben evde kalınca böyle oluyor işte demek ki.

Siz onu bunu boşverin, tenis oynayacak yer bulduk bugün. Önümüzde ki günlerde üzerimde beyaz mini eteğim, kafamda bandım, bileklerimde havlu bilekliklerimle önünüzden raketimi sallayarak geçeceğim. Hazır olun!


27 Ağustos 2012 Pazartesi

barika'nın kuyusu: GRAF VE BENİM ORTAK NOKTAMIZ

barika'nın kuyusu: GRAF VE BENİM ORTAK NOKTAMIZ: Güneş yanığı güzel bir şey, hoş bir şey de yandığınız gün ya da o günün akşamı değil. Mesela bundan birkaç gün sonra. İnsan derisi tuha...

GRAF VE BENİM ORTAK NOKTAMIZ



Güneş yanığı güzel bir şey, hoş bir şey de yandığınız gün ya da o günün akşamı değil. Mesela bundan birkaç gün sonra. İnsan derisi tuhaf bir mekanizma. Benim gibi güneşin altında yatmaktan çok suda oynayan, burnunda ki hızmaya rağmen burnunu tutarak (ve bunun sonucunda da kanatarak) dalan, su balesi yapan (ya bunu gerçekten görmeniz lazım, bence filme alıp Youtube’da yayınlayalım. Ülkemizi bir daha ki olimpiyatlarda temsil edebilirim), #ezikböcek tarafından omuzlarından tutulup suya fırlatılan, yerden yere çalınan (bu kısımda hiç mübalağa yoktur ve şahitlerim de vardır, biline) bir deniz kuşu bile hart diye yanıyor. Bir de straplez bikinimizi evde unutmasaydık; göğsümüzde kocaman bir U harfi ile yanmazdık ama işte…(Bu arada dün eklediğim yazıya baktımda; bloğu Melisa P.’nin bloğuna çevirmişiz. Öyle hafif erotik mesajlar filan… Gerek yok. Bazı şeyleri açığa vurmamak lazım, herkes potansiyelimizi bilmesin. Avv, n’oluyo be, bak yine yaptım. Tükür, tükür! Edepsiz!)

Hafta sonunu İstanbul’dan kaçarak ama çok uzaklaşmayarak geçirdik. Ben, yeni fıtık teşhisi konmuş ve bir önce ki akşam biraz geç yatmış bir kişi olarak yola yorgun argın çıktım ama maşallah iki günde bir aydır yapmadığım sporu yaptım. Deli miyim neyim? Deli değilsem bile yaşlıyım ben! Orta yaşlıyım.

Herkesin merakla beklediği sonucu söylüyorum (hayır, o değil): sırt üstü yüzebiliyorum! Çok ciddiyim. Biraz yamuk, biraz su çıkararak ve biraz zor oluyor hatta biraz da boğuluyorum ama yüzüyorum. Suda bir yerden bir yere ilerledim ki; bu, yüzdüğüm anlamında gelir.

Ayrıca benim tenise çok fena yeteneğim var. Hayır, bilin diye söylüyorum. Elime ikinci kere raket aldım ama valla seri yapıyorum. Ha, karşımda bir profesyonel yok, #ezikböcek vardı ama olsun. Backhandim biraz zayıf ama çalışırsam o da olur bence. Yeni bir Hülya Avşar doğuyor a dostlar! Gerçi bu sabah bileğim ve kolum ağrıyordu. Sanırım tenisçi dirseği oldum. (bkz: kendini iki günde Steffi Graf sanan eblek)

Bu arada Steffi Graf demişken (parantez içinden nemalanmak); bazen bazı adamlar, öyle bir yerden ortayı çakıyorlar ki; resmen gol oluyor (aklıma olayın vuruculuğunu anlatmak için daha iyi bir örnek gelmedi, idare edin artık). Üstelik haberleri bile olmuyor, ruhları bile duymuyor. ( Yazar burada haberleri olmadan yaptıklarından bahsediyor. Yoksa bilerek, itliğine yaptıkları değil. Ah ondan o kadar çok gördüm ki; ikisini gayet net ayırt edebiliyorum)Galiba en çok da bu yüzden etkili oluyor. Adamın biri, benim neleri sevdiğimi bilmeden, o bilmediği (hakikaten hakkımda doğru dürüst bir şey bilmeden konuşuyor çünkü şu anda bir şey bilmesi mümkün değil) şeyler hakkında öyle örnekler veriyor ki; yok artık diyorum. Sen de mi? Gerçekten mi? Ama bunu çok az insan bilir, sen nereden biliyorsun? Vesaire vesaire… Bunların hepsi, yüzümde aptal bir gülümseme olduğu halde benim içimden sıraladığım cümleler. Ona söylediğim ise şundan ibaret: hadi ya… ya da en fazlası hafif bir gülümseme.

Valla diyorum! Buna sütten ağzı yanan mı dersiniz, sonunda kadın gibi davranmayı öğrendi mi dersiniz, çok mu yoruldun dersiniz; ne dersiniz bilmem ama ben şunu derim: bu iş, biraz sakat bir iş. Normalde ben, ilgimi çeken adam üstüne bir de ilgimi çekecek bir şey söylediğinde gözlerim Japon animelerinde ki kızlar gibi ışıl ışıl parlayarak ona bakarım; o da her şeyi anlar. Şut ve gol! O yüzden burada kalalım, böyle yani. O anlatsın ben içimden şaşırayım ama dışımdan sabit durayım. Ulan bir sefer de, bu sefer de ben durayım. Balıklığım, sazanlığım bir durulsun, bir yatışsın. Bu kez başımı o kadar hızlı belaya sokmayayım.
Bu arada bütün bunları onun blogu okumadığına inancım ve bilgim dâhilinde yazıyorum. Yani patlarsam çok fena patlarız. Ama gidersem yalnız gitmem, sizi de götürürüm ona göre!

Not: Evet, bilerek Graf'ın profil resmini koydum, ne var? Zaten yazının başlığını okuyunca hepiniz aynı şeyi düşündünüz, biliyorum. Hainler, ne olacak...

26 Ağustos 2012 Pazar

barika'nın kuyusu: OMUZ

barika'nın kuyusu: OMUZ: İnsanın kendisini öpesi gelir mi? Eğer deniz tuzu, kum, güneş kremi, güneş karışımı birşeyler kokuyorsa o ten ve sıcacık, yumuşacık, pamuk...

OMUZ


İnsanın kendisini öpesi gelir mi? Eğer deniz tuzu, kum, güneş kremi, güneş karışımı birşeyler kokuyorsa o ten ve sıcacık, yumuşacık, pamuk gibi birşey olmuşsa; gelir.
Bu omuzlardan çok fena öpülür. O kadar...

24 Ağustos 2012 Cuma

barika'nın kuyusu: SIRT ÜSTÜ NASIL YÜZÜLÜR Kİ?

barika'nın kuyusu: SIRT ÜSTÜ NASIL YÜZÜLÜR Kİ?: Bir şeyi kırk kere söylerseniz gerçek olurmuş önermesine örnek: Fıtık etme beni! Dedik dedik ve sonunda fıtık olduk; aferin bize. Yan...

SIRT ÜSTÜ NASIL YÜZÜLÜR Kİ?



Bir şeyi kırk kere söylerseniz gerçek olurmuş önermesine örnek: Fıtık etme beni!

Dedik dedik ve sonunda fıtık olduk; aferin bize. Yani bana. Bugün itibariyle nur topu gibi bir boyun fıtığım var. Hemi de ileri aşamada. Tabi bu, bundan 2 yıl önce konan saçma “düzleşme” teşhisinden belliydi ama ben aileden gelme “bi’şey olmazcı” lardan olduğum için sonunda patladı. Neyse, doktor hanım abla ameliyattan yırtabileyim diye bana acayip bir fizik tedavi programı verdi. Dünya kadar egzersiz verdi, bunları her gün yap dedi. İlaç verdi yut dedi. Onu dedi, bunu dedi ama bunlar değil önemli olan; asıl bana “sırt üstü yüz” dedi. Çok hoş, gerçekten ama nasıl?

Bak ben on gün boyunca olimpiyatları izledim. Yüzücü kardeşlerimizi (lan hepsi 16-17 yaşında ve benden 35 santim uzunlar ya, tövbe tövbe. ama göğüslerimiz aynı ölçüde işte) takip ettim. Yok böyle bir şey! Ben nasıl yüzeyim sırt üstü? O adamın kol boyu benim bacak boyum (bu arada benim bacaklarım da kısa değildir, yani ona göre) kadar. Doğal olarak geri doğru bir kulaç atıyor, hop, havuzun ortasında. Ben daha düz, önüme bakarak yüzerken sağa meyillenip dengemi kaybediyorum. Dalışta hocanın ömrü beni düzeltmekle tükendi. Sırtımda tüp, sağa doğru yatıp durduğum ve o arada bir de “ayy balık!” diye eblek bir El Mayra edasıyla balıklara doğru yüzmeye çalıştığım için, adamı canından bezdirdim. Koca Kaş’ta, suyun altında su yutup boğulma tehlikesi geçiren bir ben varımdır kesin.

Demem o ki ben nasıl sırt üstü yüzeceğim? Hayır, bir de gideceğim yeri görmeden yüzmemi bekliyorsunuz ya, beni hiç tanımıyorsunuz demek ki doktor hanım. Artık havuzun taşlarına kafa vurmalar, diğer yüzen arkadaşların üzerine çıkmalar, denizde Yunan adasının birinde sahile vurmalar, macera dolu Amerika! Hafta sonu bir deneme yapma niyetindeyim. Eğer Pazartesi benden haber alamazsınız bilin ki kulaç atarken adamın birinin göbeğine şap diye vurdum, o da beni kuma gömdü falan.

Ama el mecbur ne yapacağız? Zaten psikolojik olsa gerek sabahtan beri boynum, omuzlarım hatta sırtım ağrıyor. Sanırsın omurgamız hasarlı. Bana boynumun resmini (evet, onun adı MR ya da film ama ben resim diyorum ne var?) gösterirken dedi ki “bak bu omurlar (ki onlar C3,4,5,6 falan ama en fenası 5-6 imiş) dejenere olmuş”. Sensin dejenere diyecektim, tuttum. Ben daha dejenere olacak kadar geniş değilim. Biz ona deformasyon diyelim. İşte o resmi görünce dedim ki “evet Barika, aha da b*ku yedin bu sefer. Bana bi’şey olmaz, bi’şey olmaz diye diye gezdiğin otuz senenin sonunda al buyur oldu. Diskler ve omurlar karpuz gibi şişmiş, neredeyse dışarı çıkacak. Sen hala bik bik öt.” Kendimi yeterince azarlamamışım gibi benimle beraber gelen İco’da iki dakkada beni önce doktora ispiyonlayıp arkasından bir de o azarladı. Daha Sem tatilden dönmedi, dönsün bir kalay da o geçer.

Sonuç olarak biz her sabah ofiste egzersiz saati yapacağız. Meraklısı varsa buyursun. Ya da evinzde, köyünüzde nerede iseniz siz de yapın. En azından size altın değerinde bir önerim var onu dinleyin: telefonu omzunuza sıkıştırmak suretiyle konuşmayın, elinizle tutun. Öyle işte.



23 Ağustos 2012 Perşembe

barika'nın kuyusu: BEYNİMİN ESRARI

barika'nın kuyusu: BEYNİMİN ESRARI: Sevgili blog, Bu beyin MR mı nedir, hah işte o yalan! Külliyen yalan! Çünkü bu MR’a göre benim beynim gayet normal. Yok ya! Şimdi ...

BEYNİMİN ESRARI




Sevgili blog,


Bu beyin MR mı nedir, hah işte o yalan! Külliyen yalan! Çünkü bu MR’a göre benim beynim gayet normal. Yok ya! Şimdi çıkalım, beni tanıyan on kişiye soralım; kaçı benim beynime normal der? Bir kere ben demem kendi beynime normal diye. Yazmış oraya 8-10 madde; ıvır lobu normal, zıvır kısmı normal, kraniyoservikal bileşke normal (hayır canım, tabi ki kağıda bakarak yazmadım), herkes normal. Bir ben değilim. Yani beni 45 dakika o alette tutup, Cem’in de dediği gibi kah Tiesto’dan kah David Guetta’dan nağmeler eşliğinde uyuklamama neden oldunuz (o alette uyuklayabilen de bir ben miyim acaba?), sonuç; kapsüla interna bile normal! (sırf şu isimleri cümle içinde kullanabilmek için doktor olur insan)

Hadi onu geçtim, üstüne bir de tarihin gördüğü en temiz kan testini aldım. Dilinizi falan ısırın! Onca çaya, kahveye, alkole, yola, yolculuğa, strese, aile eşrafından gelen envai çeşit hastalığa, aşk acısına, dost kazığına, Uzakdoğu yemeklerine, börtü böceğe rağmen hem de. Daha ne olsun? Da bir saçmalık var bu işte. O zaman ne bu şiddet bu celal? Bardağı tutamıyordum lan ben geçen hafta!

Gerçi ben cevabı buldum: bu hastanelerde, nörolojinin hemen yanına psikiyatri kliniğini koymuşlar. Yani, onca para döküp girdiğiniz tonla testten sonra hala elle tutulur bir şeyiniz yoksa teşhis hazır: psikolojik. Buyurun sizi yan odaya alalım.

Ha bu arada tamamen mi temiz çıktım; hayır. Ama çok sıkıcı bir hastalığım var o yüzden şu anda yazmama gerek yok. Yarın detaylı bir tedavi programı alayım, geyiğini yaparız. O zamana kadar domuz gibiyim maşallah. Sadece insanlara el ense çekmemem lazım.

Not: Bu yukarıda ki tabi ki benim beynim değil. O kadar mahremimi açamam size, mümkün değil.

22 Ağustos 2012 Çarşamba

barika'nın kuyusu: BAYRAM TEMİZLİĞİ

barika'nın kuyusu: BAYRAM TEMİZLİĞİ: Bayramdan sonra ki ilk iş günü ve bir sakinlik söz konusu. Bilgisayarda ki gereksiz yazıları, resimleri ve mailleri temizleyeyim dedim çünk...

BAYRAM TEMİZLİĞİ

Bayramdan sonra ki ilk iş günü ve bir sakinlik söz konusu. Bilgisayarda ki gereksiz yazıları, resimleri ve mailleri temizleyeyim dedim çünkü nerdeyse çökecek. Sonra elime öyle şeyler geçti ki; ben de inanamadım. Fotoğraflar, yazılar, yarım bırakılmış öyküler, öykü taslakları... Bazılarına devam edersem iyi bir şeyler çıkacak, bekleyin.
Aşağıda ki yazı 17 Nisan 2009'da yazılmış. Başı yok, sonu yok, öylece kalmış. Neden ve kime yazıldığını ben tabi ki hatırlıyorum. Benim için çok da unutulası bir dönem değil. Benim fikrim, o günden bugüne bir gram değişmedi ama geçmişten o güne kadar baya değişmişti. Çünkü yazıda ki ilk cümleyi zamanında ben birilerine kurmuştum. Gel gör ki hayat bana o işin öyle olmadığınu gayet güzel öğretti.

"Ben kendi hayatımı düzene sokmadan başkasını bu hayata dahil edemem ya da başkasının hayatına dahil olamam.

Bu cümleyi kurmak kadar mantıksız bir şey olmadığını zaman içinde gayet net bir şekilde öğrendik. Çünkü hayat, asla düzene girmez. Her an için başka bir yerinden kısa devre yapabilir. Para, sağlık, iş, ev, aşk, dostluk, aile… herhangi biri yüzünden her an karışabilir. Demem o ki; hayatın garantisi yoktur. Olmaz! İnsanoğlu bu konuda acizdir. Kontrol edemeyeceği şeylerle çevrilidir etrafı. O yüzden tüm bu karmaşanın içinde bir şekilde nefes alıp vermeni kolaylaştıracak herhangi bir şey çıktığında karşına; derin derin nefes almalısın.
Birine bir şeyler hissetmek korkutucudur. Özellikle de kontrolü hiçbir şekilde elinden bırakmak istemeyen, egosu çok yüksek ve bencil insanlar için. Zırhında delik açılmasını istemeyenler için. Üz ama üzülme, kır ama kırılma ya da ne olursa olsun sağlam dur asla devrilme diyenler için. Asla bağlanma çünkü koparken canın çok acır diyenler için. Asıl onlar için çok zordur. Ama nereye kadar kaçabilir insan, insanlardan? Birine kapılmaktan, bağlanmaktan, değer vermekten. Arkadaşlıktan, dostluktan, paylaşmaktan nereye kadar kaçabilir insan? Kim sonsuza kadar kimseye güvenemeden, inanmadan, bağlanmadan yaşayabilir ki? Doğasından gelmez.
İnsanoğlu hep bir şeyleri arar hayatı boyunca. Ne aradığından emin olamadan, eksikliğini hissettiği bir şeyi arar. Yalnız kalsın diye yaratılmamıştır çünkü insan. İyi bir dost, bir sevgili, bir eş, bir aile… her neyse o, resmi tamamlayacak olan, onu arar. Bulduğunda ise tek bir mesele vardır: korkaklık etmemek; canının acımasından korkmamak. Her seferinde canın acıyacak, her yanına sokulduğun seni ısıracak diye bir kural yoktur ki. Oldu ki canın acıdı; bu, o süreç içinde yaşadığın hiçbir şeye de değmediği anlamına mı gelir? Bir kere bile iyi hissettiysen kendini herhangi biri ile birlikteyken; bu değebileceğini gösterir zaten."

Ha derseniz ki ne değişti? Hiçbir şey. Ciddiyim. Geçen üç yılda ben, beni ısırmalarından korkmadığım gibi her an dişlerimi geçirmeye de hazırdım. Sonuç olarak biri omzumda, biri boynumda ve biri de göğsümde olmak üzere üç ısırık izim var. Ama derin derin nefesler alabilmeme yardımcı oldukları anlar için o ısırıklar kalsın, zararı yok. Siz benim dişimi geçireceğim zamanlardan korkun...

Not: Fotoları tabi ki yayınlamayacağım, ne sandınız. Çok merak edenler için Twitter'da fotomuz var, onunla idare edin.




21 Ağustos 2012 Salı

barika'nın kuyusu: BEN

barika'nın kuyusu: BEN: Dün gece saat 12'yi geçmişti, uzun zamandır sakladığım bir şeyi ortaya çıkarmaya karar verdim ve ilk aklıma gelen adama bunu söyledim. Be...

BEN



Dün gece saat 12'yi geçmişti, uzun zamandır sakladığım bir şeyi ortaya çıkarmaya karar verdim ve ilk aklıma gelen adama bunu söyledim. Benim için "yapalım" anlamına gelen bir cevap verdi ama ben cesaretimi nasıl toplayacağımı bilmiyorum.
Özgüven denen şeyin nasıl bu kadar kırılgan olduğunu aklım almıyor! Yetenek, eğitim, birikim, ıvır zıvırdan öte; her boka atlamaya yeten cesaretim böyle zamanlarda nasıl da yok oluyor!
Ciğerlerim beşten fazla kulaç atmama izin vermeyecek kadar dayanıksız ve kronik alerjik bronşitten sabıkalı olduğu halde dalmaya kalkışmam, Allahın te Bangladeş'inde burnumu deldirmem, hiç tanımadığım bir adamın peşine takılıp Şangay'da bir gökdelenin tepesinde ki barı aramaya gitmem, her çeşit yemeği, içkiyi gık demeden denemem falan palavra. İş gerçekten kendimle ilgili bir şeye cesaret edip, kendimle ilgili bir şeyden bahsetmeye geldi mi; kuyruğumu arkama sıkıştırıp kaçasım geliyor.
Aşık olduğum adamlara sırf onlar benden uzaklaşıp hayatımdan çıkar da, onlarsız yaşayamam diye korkup ağzımı açmamam, ağzımı açtığım adamlar beni reddedince derinliği en az sekiz yüz metre olan bir çukurun içine kendimi gömüp bir daha da kimseye ağzımı açmamaya karar vermem (Ve fakat "yenilen pehlivan güreşe doymazmış" hesabı hala bu konuda şansımı zorlamam? Ayrıntılar yakında...), yaptığım herhangi bir şeyi birisi beğenmeyecek diye korkup; o yaptığım şey her neyse onu da kendimle beraber o sekiz yüz metrelik çukura gömmem, hepsi ama hepsi de bu yüzden. Kendim yüzümden. Kendi korkularım, korkaklığım yüzünden.
Yaş otuz bir... Yıllarımı bunu yenmeye verdim. Kendime, kendimin ne mal olduğunu anlatmaya, kıymetimi bilmeye çalışmaya verdim. Önce fiziksel gerçeklerimi kabul etmem zaman aldı. Mesela ilk bikinimi giydiğimde yirmi üç yaşındaydım. Evet, doğru okudunuz; tam yirmi üç. Kaburgalarım -ki biraz dışarı çıkıktırlar- yüzünden asla vücudumu açamazdım. Yıllar içinde plajlarda, sahillerde her bikini giyen kızın aslında bir Kate Moss olmadığını göre göre cesaretlendim. Üniversiteden mezun olduğumuz sene kızları alıp tam yedi saat süren bir alışverişten sonra nihayet yeşil, üzerinde lacivert minik çiçekler olan bir bikini alabildim. (Sonra annem o bikini poşetini bir çay bahçesinde unuttu. Sonra biz onu alacağız diye az daha mezuniyet gecesi için kalkacak otobüsü kaçırıyorduk....falan filan)
Fiziksel güveni sağlamak bir süre sonra önemini kaybetti çünkü bu sadece bir "geçiş dönemi ergen sorunu" ydu. Benim için asıl önemli ve tehlikeli olan; kafa olarak o özgüveni sağlamaktı. Çünkü bilgi ya da biriktirmeye çalıştığımız her ne ise o neredeyse sonsuzdu ve her zaman benden daha fazla bilen, öğrenen, benden daha iyi birileri olacaktı.
Bilen bilir, ben okuma yazmayı dört yaşında öğrendim, yıllarca günlük yazdıktan sonra lisede öykü yazmaya başladım. Ama o zamandan bugüne bir sayfa bile kalmadı. Çünkü ben beğenmediğim her şeyi yok ediyordum. Yazan bendim, tek okuyan bendim, eleştiren bendim, karar veren de bendim. Yani takdir edersiniz ki çok da objektif kararlar değildi. Başkalarını ne kadar kolay cesaretlendiriyorsam; kendi cesaretimi o kadar rahat kırıyordum. Kırıyorum... Pek çok konuda.
Ha hiç mi bir şey öğrenmedim? Yok, baya öğrendim. Artık hissettiklerimi saklamıyorum. Bugüne kadar sakladığım ya da bastırdıklarımı ise bir kaç zaman önce tamamen serbest bırakmaya karar verdim. Fiziksel olarak kendimi takmayalı baya zaman oluyor ama hala profilden fotoğraf çektirmekten hoşlanmıyorum. Yazdıklarımı okuduğunuzu hatta bazen beğendiğinizi biliyorum ve bu, bana cesaret veriyor. O yüzden artık yazdıklarımın ortaya çıkmasından korkmuyorum. Hatta beğenmeme olasılığınız bana belki "daha iyisini bulabilir miyim" deme dürtüsü bile veriyor.
Yaş otuz bir ama kafa on sekizini yeni doldurdu. Aşktan meşkten öte -ki onun cesareti, deli cesareti- ben, bizzat ben olarak neyim ya da ne değilim onun ayırdına varıyorum. Ben, buyum! Sadece ve tamamen bu! Kendimden korkmamayı, kendim olmayı ve kendimi kabul etmeyi öğrendim. Ve gördüğüm, bulduğum şeyi beğendim. Valla diyorum!

16 Ağustos 2012 Perşembe

GENEL GEÇER



 Kan vermek bana eğlenceli geliyor. Bir de ben damarları fazlasıyla dışarıda ve belirgin bir kul olduğum için benden kan almak hayli kolay. Turnikeyi bağladığı yerden haldır haldır geliyor maşallah. Zaten yaşlanınca köprü trafiğini gösteren haritalar gibi olacağım, rengarenk. Ellerim, ayaklarım… Iy çok fena! Hemşire abla verdiğim tonca paraya değmesi için koluma çıkmayan bant yapıştırdı. Bildiğiniz çıkmıyor ama. Deriyi kaldıracaktık az daha. Çıktıktan sonra da ne zaman kolumu katlasam kolumun derileri birbirine yapıştığı için geri açılmadı. Bu ne be!

 Erkeklere onlara bir renk seçmelerini sorduğunuzda ne anlıyorlar acaba? Ben bunu iki kere yaptım. Ama hakikaten arada kalmıştım ve bir erkek fikri lazımdı. Birincisi ne sorduğumu anında anladı çünkü baya piç bir herifti kendisi. İkincisi anlamadı ama ona sorduğum daha masum bir şeyin rengiydi zaten. Birincisi neyin rengiydi diye soranlar için ikincisi bir bluzun rengiydi.

 Hiç tanımadığım insanlarla ne kadar rahat konuştuğumu fark ettim. Bir kere daha… Ne sıkılma, ne utanma, ne çekinme; anında ahbap olayım ama! Her şeyi anlatabilirim. Çok fena, çok. Ama kendimle ilgili fazla konuşmam. Konuşuyorsam bir saçmalık var demektir. Karşımda ki şüphelenemez ama ben şüphelenirim. Tanımadığım birine kendimden bahsediyorsam, korkmak lazım. Korkmam lazım. Artık biraz korkmam lazım zaten! Yoksa böyle bodoslama koşup orada olduğunu fark edemediğim cam duvarlara kafa atarak geçmez bu ömür.

 Çıplak ayak, kumlara basarken; dalgalar usul usul oturduğum şezlongun ayaklarına vursun. Güneş batmak üzere olduğu için, hafif serin olsun. Mayonun üzerinde bir şort, bir tişört olsun. Saçlarım yeni kurumuş ama tuzdan birbirine karışmış, burnumun üzeri güneşten azıcık kızarmış, gözlerim uykulu bakıyor olsun. Olsun ama ya…

 Bir takım kararların sancısını çekmenin, karar vermek üzere olmanın, verdiği kararı uygulamak için sabırsızlanmanın falan filanın gerginliği var bende. Uzun zaman önceden tanıdık bir dönem bu. Gitmelerimin gelmesinin, bir yerlere ışınlanmak istememin nedeni bu; biliyorum. Kendimi tanıyorum en azından. A gitmek demişken, bana bir yerlere gitmekle ilgili sözü olan biri vardı. Hatırlatmak gibi olmasın ama yaz bitmeden bir deniz kıyısı hani, yani… Neyse, kendisi hatırlarsa bana nasıl ulaşacağını biliyor.

 Saçım bildiğiniz sarı-gri-yeşil bir renk aldı. Ya da bilmediğiniz. Beni bir kere köpek ısırmıştı, o yara geçmeye başladığında morluklarımın etrafında ki dış halka da bu renk gibiydi. Yarın beyin MR günü. Bakalım beynim bana neler söyleyecek. Hadi hayırlısı… (bu soruyu saç rengimin arkasına bağlamak da on numara oldu. MR a gerek neyin kalmadı aslında.)

14 Ağustos 2012 Salı

barika'nın kuyusu: ÇUKUR, GRİ BEYİN HÜCRELERİM VE SEN

barika'nın kuyusu: ÇUKUR, GRİ BEYİN HÜCRELERİM VE SEN: “Gecenin üçünde adını söyleyerek uyandım ve bundan hiç hoşlanmadım” Senden nefret ediyorum! Çok ciddiyim. Abartısız bir ciddiyetle ...

ÇUKUR, GRİ BEYİN HÜCRELERİM VE SEN




“Gecenin üçünde adını söyleyerek uyandım ve bundan hiç hoşlanmadım”


Senden nefret ediyorum! Çok ciddiyim. Abartısız bir ciddiyetle ve kesinlikle ve hatta şiddetle senden nefret ediyorum. Bunun için iyi sebeplerim var bunların hiçbiri “kendimce” değil.

En başta kendime kızıyordum. Saflığıma ver. Beni öylece, daha doğrusu böylece bırakıp gitmenin nedeninin ben olduğumu sanıyordum. Önce başkasında değil, kendinde sebep aramayı bana babam öğretmişti ve ben hep iyi bir evlattım. Sonra baktım ki, bakınca gördüm ki, saçmalıyorum. Ha bu işin başından beri saçmalıyordum zaten ama bu sefer baya baya saçmalıyorum.

İlişki değil de iş dediğime dikkat ettin mi? Zannetmem. Dedim çünkü bunu iş olarak gören sendin. Çok mu yükleniyorum sana dersin? Deme, yüklenmiyorum. Yüklenmedim. Epey bir bekledim konuşmak için aslında. “Bu konuşmak değil, yazmak” ukalalığını duyar gibiyim. Duymazdan geliyorum. Pek çok diğer ukalalıkların gibi…

Ayrılan insanların birbirlerinden bir süre içinde veya bir süre sonra nefret etmeleri, hoşlanmamaları, birbirlerinin arkalarından beddua etmeleri falan normaldir. İncinen gururlar, pörsümüş egolar, kırılan kalpler… Ama benim senden nefret etmemin daha somut bir nedeni var. Sen, yerini ha deyince dolduramayacağım bir şeyi aldın benden: milyonlarca gri hücre!

"Bir beyin kesitine bakıldığında gri ve beyaz olarak iki ayrı renkte kısımdan meydana geldiği görülür. Gri bölümlere “gri cevher”; beyaz bölümlere de “ak cevher” denir. Gri cevher, sinir hücrelerinden; ak cevher ise, sinir hücrelerinin uzantılarından meydana gelmiştir. Beynin kabuk kısımları gri, iç kısımları ak maddeden ibarettir. Ayrıca beynin iç kısımlarında da gri maddeden yapılı çekirdekler (beynin nukleusları) bulunur. Gri maddeyi meydana getiren milyonlarca hücre dıştan etkilenerek kazandıkları özellik ve bilgileri bir ağ gibi birbirini saran sinir telleriyle birbirlerine iletirler. Yaşayan bir beynin yaklaşık % 40'ı "gri madde", % 60'ı "beyaz madde"den oluşur. Bu ifadeler bizim... gördüğümüz renklerle örtüşen tanımlamalar değil, daha ziyade küçük parçalara ayrılmış ve bölümler halinde iki belirgin şekilde farklı beyin dokusudur.
• Gri madde gerçek bilgi "işlemesi"nin yapıldığı hücreleri içerir. Beyinde kullanılan oksijenin yaklaşık % 94'ünü kullanır.
• Beyaz madde yağlı bir protein olan myelin'dir, hücrelerin dışına doğru uzayan dendrit ve aksonları sararak birbirinden ayırmaya yarar. Farklı gri maddeleri birbirine ve gri maddeyi vücudun diğer taraflarına da bağlayarak beynin iletişim ağını oluşturur.
* Beynin bir bilgisyar olduğunu varsayarsak :Gri madde işlemciyken, beyaz madde kablo bağlantısını oluşturur. "

Hem bu akademik bilgiler ve hem de az uyku, çok alkol, uyarıcı eksikliği, uyku yetersizliği ve aşırı stresin bu hücrelere zarar verdiği bilgisinin ışığında bana, milyonlarca gri hücre borçlusun!

Ben bu yaştan sonra bunları nasıl yerine koyayım? Nasıl yeniden yapayım? Bunca yıldır anılarımı, düşüncelerimi, duygularımı kontrol etmeme, biriktirmeme ve zamanı gelince kullanmama yardım eden bu vıcır vıcır bir dünya hücreyi şimdi nasıl yenileyeyim? Eğer sen olmasaydın, sen beni öylece yani böylece ortada bırakmasaydın; ben önümüzde ki on yılda dengeli olarak doz doz alacağım stresi bir seferde hap gibi yutmazdım. Sen olmasaydın; ben beş ayda, beş yılda içeceğim sigarayı içmezdim. Sen hiç var olmasaydın ben hala uyku uyuyabilirdim. Sen bana bunu yapmasaydın ben iki yıldır kıyıp da içemediğim onlarca şişe şarabı bir haftada içmezdim. Sen olmasaydın, ben hala aklı başında bir insan olurdum!

Tam omzumla boynumun arasında ki o yeri hatırlıyor musun? Hatırlarsın bence. Çünkü zamanımızın çoğunu orada geçirirdin, tam o çukurda. Öyle bir çukur ki sanki tam senin başın oraya yaslansın diye yapılmış. Kemiklerim bile sana göre kaynamış. Küçük İskender demiş ki “Oturup kaburgalarımı saydım bir bir hayret! Tek eksik çıkmadı!' Şimdi ben de oturup o çukura bakıyorum, bakıyorum ayna önümde; eksik değil hiçbir şey, çukur işte orada. Bakarken tam yerinde ama ben aynaya bakmazken yok. Nasıl oluyor? Ben biliyorum! Senin yüzünden eksilen o beyin hücrelerim yüzünden oluyor. Artık neyle neyi bağlayacaklarını bilemeyen işe yaramaz kablolar onlar. Onlar ne yapsın! Eriyip gittiler işte öylece.

Giden gri hücrelerim geri gelmeyecek. Sen de gelmeyeceksin. Ben de gelmeyeceğim. Ben de geri gelmeyeceğim! Beni bıraktığın bu yerde kalacağım. Zaten istesem de gelemem artık. Yolumu kaybettim. Öyle kaybettim ki, ben ayna önünde o çukurun yerini ararken tuttular beni buraya getirdiler. Bu odaya. Önüme bir sürü kağıt kalem koydular ama aynayı aldılar. Alsınlar. Ayna yoksa çukur da yok. Çukur yoksa sen de yoksun. Sen yoksan ben bir varım, bir yokum.

Aygün kaçırıldığında Türkiye derbiyi konuşuyordu!

Aygün kaçırıldığında Türkiye derbiyi konuşuyordu!

12 Ağustos 2012 Pazar

YAVAN



Normalde gidenin arkasından su dökmekte üstüme yoktur. Zamanında çok yerden çok yere gitmiş olmaktan ve zamanında çok yere çok insan göndermiş olmaktan kaynaklanan bir tecrübe. Hatta zamanında değil, zamanlardır... Ama bu sefer neden bilmem, arkasından su dökmek yerine; çantamı kapıp arkasından gitmek istedim. Hem de nasıl şiddetle! Kendime inanamadım. Sonra bir silkelendim, kendime geldim. Deli miyim neyim? Değilim. Yakın zamanda aklını başına devşirmiş (sonunda) bir hatunum. Çekip gitme isteiğimin onunla ilgisi yok, bizzat çekip gitme isteğimin kendisiyle ilgisi var farkındayım. Bunları ayırabilecek kadar aymış bir haldeyim. Baya ayığım. O yüzden hala yerimdeyim. Evimdeyim. İşimdeyim gücümdeyim. Işınlanma diye bir şey olsaydı vallahi tam şu anda Kaş'taydım, başka da bir yerde değildim.
Şimdi, gerçekler: bugün fırtına, rüzgar, sağanak yağmur nedeniyle kesintiye uğrasa da hava hala sıcak. Ama aylardan Ağustos olduğuna göre aksini beklemek biraz mallık olur. Sadece nem biraz düşse, insanca şartlarda yaşardık.
Arı Kovanına Çomak Sokan Kız ile nihayet buluştuk ve Lisbeth Salander beni yeniden esir aldı. İki saatte 209 sayfa. İlk iki kitap bana bir piercing ve bir de kısa saça patlamıştı; bakalım bu bitince ne olacak? İsveç'e göçebilirim mesela. Ama yok, bu seriden de anlıyoruz ki;  bu kadar sessiz durduklarına bakmayın Kuzey'de de pisliğin bini bin para!
Öyle işte... Gerçekler acı değilse de yavandır. Bi' kahve yapalım bari...

9 Ağustos 2012 Perşembe

barika'nın kuyusu: DOKTOR DOKTOR BAKSANA

barika'nın kuyusu: DOKTOR DOKTOR BAKSANA: Çok sık doktora giden bir tip olmadığım için sağlık sektöründen bihaberim. Bihaberdim. N’oldu, eşek gibi öğrendim. Meşhur ağrılarım ...

DOKTOR DOKTOR BAKSANA



Çok sık doktora giden bir tip olmadığım için sağlık sektöründen bihaberim. Bihaberdim. N’oldu, eşek gibi öğrendim.


Meşhur ağrılarım -ki hala geçmediler- yeniden can bulunca ben de “eeh yeter!” diyerek en yakında ki özel hastaneye koştum. Evet, çünkü çok zenginim ben! Mısır’da dedem var idi, artık yok. Karun kadar zengin amcam beni evlatlık aldı. Üstüne de bir Arap şeyhinin sekizinci karısı oldum. Böylece özel hastanede belimi kimse bükemez!

Bu sağlık sektörü nasıl para kazanıyor diye merak eden varsa, kendisine bir MR bir de kan testi yazayım öğrensin. Bana bundan fazlasını yazdıkları için ben baya öğrendim.

Sevgili nöroloğum ve fizik uzmanım (hemen benimsedim kendilerini), kafa kafaya verip; beyin MR, bilmediğim bir MR daha, kan testi, guatr kontrolü, ıvır zıvır derken bana maaşımın yarısına denk gelen bir fatura çıkardılar. Sayelerinde ağrım dindi ve yerini ince bir sızı aldı. Ayrıca bu özel hastane bana teşhis neyin koyamazsa kendimi Türk profesörlerine emanet edeceğim. Aceleden ve vakitsizlikten ilk bulduğum hastaneye saldırdım ama bir sakin di mi? Benim her işim böyledir ama…

Hayır, tamam, teşhis koyamadınız anladık; bari ağrılarımı kesseydiniz. Şu adını bir türlü telaffuz edemediğim Kataflan (annem kendisine Katamaran diyor) veya Voltaren (Voltran diyeceğim geliyor hep buna da) falan iç, idare et dediniz ama ben 30 yaşıma gelene kadar toplasanız üç kere Apranax içmiş (bir de 20 li yaşlarımda, intihara meyilli olduğum bir gece, bir avuç ağrı kesici-ateş düşürücü içmişliğim var ama sayılmaz sanırım), ağrı kesici camiasından mümkün mertebe uzak durmuş bir insanım. Eğer parmaklarım uyuşmasaydı yine içmezdim o ilaçları ama artık bardak tutamıyordum. Uzatmayalım. Teşhis olmadığı için tedavi yok henüz ama ben şu beyin MR nı acayip hevesle bekliyorum. Kim bilir neler çıkacak! Bu ağrılarıma değilse bile belki hayatımın başka alanlarına deva olabilecek bilgiler çıkar, ha? Ulan karakter MR çekilse ya bir de! Harika olurdu. Görünce kabul etmesi daha kolay olurdu belki. Hani göz görünce gönül katlanır felan.

Not: Durumumun ciddiyetini anlayın diye Doktorlar dizisini dayadım burnunuza; düşünün yani.
Şaka lan, sırf eziyet olsun diye koydum ama ben bile tiksindim kendimden, piiiii!

7 Ağustos 2012 Salı

barika'nın kuyusu: BUGÜN

barika'nın kuyusu: BUGÜN: Şu dakika itibariyle güzel bir gün değil. O yüzden yazmam lazım. .. Sağ tarafımda ki ağrı nüksetti. İyi halt yedi! Parmak uçlarımda ki uy...

BUGÜN

Şu dakika itibariyle güzel bir gün değil. O yüzden yazmam lazım. ..

Sağ tarafımda ki ağrı nüksetti. İyi halt yedi! Parmak uçlarımda ki uyuşma geçeli ancak bir saat oldu.
Hiç özlememişim kendisini. Nereden baksanız bir iki senedir yoktu. Bir kere geçenlerde yokladı, önemsemedim ama bu, baya uzun sürdü. Üç gündür birlikteyiz kendisiyle. Ben henüz uzun süreli bir ilişkiye hazır değilim o yüzden yarın ayrılmaya çalışacağım.

İnsanlarla telefonda kavga etmekten nefret ediyorum. İnsanlara telefonda kızmaktan nefret ediyorum. İnsanlara kızdığım halde susmak zorunda kalmaktan nefret ediyorum. Hissetmediğim gibi konuşmak ya da davranmak zorunda kalmaktan nefret ediyorum. Öfkeli Şirin gibi oldum, "nefret ediyorum!"

Galata Kulesi'ni özledim ben... Dibinde oturup kuleyi seyretmeye ihtiyacım var. Kıpırtısız ve hareketsiz bir yaz akşamında, o taş duvara bakıp serinlemeye ihtiyacım var.

Var oğlu var anasını satayım bugün!

6 Ağustos 2012 Pazartesi

barika'nın kuyusu: LAF OLUR SÖZ OLUR

barika'nın kuyusu: LAF OLUR SÖZ OLUR: Annemin bir lafı vardır: “Gelin hasta, kız kötürüm; gelin gelin biz de oturun” Şu sıralar bizim ev ahalisini en iyi tanımlayan söz b...

LAF OLUR SÖZ OLUR




Annemin bir lafı vardır: “Gelin hasta, kız kötürüm; gelin gelin biz de oturun”

Şu sıralar bizim ev ahalisini en iyi tanımlayan söz bu olsa gerek.


Bir laf daha vardır: “Eski camlar bardak oldu”

Bazı eski camlar vardır ki; onlardan değil bardak, bardakaltı bile olmaz. Olmaz, zorlamayın. Çatlar, elinizi yırtar.


Benim bu aralar favorimse: “Dünya küçük”

Küçük değil, bas baya ufak yahu! Elimi sallasam tanıdığa çarpıyor. Hatta bazen çok tuhaf tanıdıklara çarpıyor. Bazılarında ise tanışıklık sebebi oluyor. Karışık.


Geçen haftanın bombası: “Kalp kalbe karşıdır”

Ama bu kadar mı karşı olur! 2500 km ya, az mı? Hiç de az değil. Ben tam “acaba ne yapıyor” derken onun “ben de seni düşünüyordum” demesi çok acayip oldu. Bu konuya daha sonra (yoğun istek de var zaten) ayrıntıları ile değineceğiz ama sakın bunu yukarıda ki eski camlar sözüne bağlamayın. O eski bir cam değil; o hep bardaktı. Güzel bir bardak, yakışıklı bir bardak, böyle baya… neyse…


Bu da geçen aydan hala aklımda: “Hangi dağda kurt öldü?”

Ya ben de bir bilsem? Gecenin iki buçuğunda o telefonla uyanınca beynim döndü doğal olarak ama dedim de içimden “geliyor bir bomba Barika, bekle!” Bomba değil ama nereden baksan bir yer mayını geldi. Mayın derken bildiğin mayın. Basmamak lazım, uzak durmak lazım, etrafından dolanmak lazım, uymamak lazım. Uyumak lazım.

barika'nın kuyusu: MALZEME

barika'nın kuyusu: MALZEME: Hepimizin ve hepinizin ve hatta benim de bildigim bir gercek olarak: eski defterlerden kimseye fayda gelmez. Ama ya bu, eski degil de yarım...

MALZEME

Hepimizin ve hepinizin ve hatta benim de bildigim bir gercek olarak: eski defterlerden kimseye fayda gelmez. Ama ya bu, eski degil de yarım bir defterse? Hatta defter bile degil, sadece bir sayfalık bir hikayeyse? O zaman birşey olmaz degil mı? Yani fayda yine gelmeyebilir ama zarar da gelmez degil mı? Bence gelmez. Gelmez ya! Bak cesaretimi kırmayın benim, zaten zor topluyorum. Yok lan, çok da zor toplamıyorum ama siz yine de kırmayın. Valla yeni hikayelerden olursunuz, ona göre. Malzeme sağlam. Yoksa yapmam yani. Sırf sizin için yapıyorum, blog tıkanmasın diye. Yoksa dediğim gibi, yani...

1 Ağustos 2012 Çarşamba

barika'nın kuyusu: BİR ÇİFT DİZ

barika'nın kuyusu: BİR ÇİFT DİZ: Naysting, benim blog arkadaşım, bugün gönderdi bu videoyu bana. http://www.youtube.com/watch?v=iwJHkypgaCo En başta tebessümle, ke...

BİR ÇİFT DİZ



Naysting, benim blog arkadaşım, bugün gönderdi bu videoyu bana.

http://www.youtube.com/watch?v=iwJHkypgaCo

En başta tebessümle, keyifle iziliyordum ki, sonradan geldi darbesi. Çok ağladım. Baya bildiğiniz burnumu çeke çeke. En çok neye ağladım bilemedim. Onlara mı, kendime mi, aklıma gelen anne-babama mı?
İçine yuvarlandığım ya da kendimi yuvarladığım her şey küçücük, saçma, basit, boş geldi bir anda.
Yakalasam da sarılsam ikisine de, valla olurdu. Ne güzel olurdu. Ne güzel sarılırdım hem de var ya.

Ulan akşam akşam yapılacak şey miydi bana bu hemşehrim?!

Aile kurmak fikrinden uzak, daha kendi hayatımı kontrol etmekten aciz olduğum için çocuk sahibi olmaktan ırak bir durumdayım. Her ne kadar "9 senede 3 çocuk" planım olsa da bir kere ana malzeme eksik. Nereden bulacağız onca şeye rağmen elini tutacak kadar sağlam adamı? Bulamayacağız. Bulamayacaksak çocuk konusunda yeni açılımlara gitmek zorunda kalacağız. Bu açılımları bilahare konuşuruz.

Yaş otuzu geçmiş, kırka kalmış şurada dokuz yıl. (Planın saçma kısmı da buradan başlıyor olması. O dokuz yıl, bu dokuz yıl. Nasıl olacaksa!) Gözünü sevdiğim metropolünün umutsuz iş kadınları olarak ömrümüz işle ev arasında, bir de hafta sonları bazen barlarda falan geçiyor. Ha üzerine benim meşhur beceriksizliklerimi, gereksiz yere aynı durakta upuzun beklemelerimi, otokontrol mekanizmasını ve zamanlama hatalarımı da eklerseniz; değil dokuz, on dokuz yılda bir halt yiyemem ben! Olanaksızlıklar içindeyiz.

Bu hikayede ki güzel yeri kaçırmadım ama ben. Siz de kaçırmayın. Onca yıl içinde, çocuk eksikliğine rağmen, birbirlerinden ayrılmamış onlar. Hala o adam, o kadın için kendinden vazgeçmeye hazır. Yalnız ölmeye hazır. Allahın cezası sevgi bu zaten! Bu kadar. Bir gün sonrası için endişelenmek değil, geceden sabahını hesaplamak değil, nefes almak kadar kolayca yanında kalmak. Yanında olmak.

Benim ayak bileklerim şişti bugün, davul gibi ayaklarım 42 numara civarında olsa gerek. Bu ayakları üzerine uzatacağım bir çift dizle ilgileniyordum. Benimki de bu kadardı işte...

1.Not: Blog arkadaşımı merak edenler için: http://naysting.blogspot.com/
Kendisi çok akıllı, fikirli çocuktur.
2.Not: "Ömür Dediğin" programı için: http://www.trt.net.tr/televizyon/sayfa/detay.aspx?pid=15095