20 Kasım 2016 Pazar

DHAKA'NIN DİĞER TARAFI

Tıpkı insanlar gibi içinde yaşadığımız şehirlere de şans vermek gerekiyor. Ana caddelerine değil ara sokaklarına, hep turladığınız semtlerine değil bilmediğiniz yerlerine. Çünkü yine insanlar gibi şehirler de gösterdiğinden fazlasını saklar; sizin arayıp bulmanız için...

Dün, internette tesadüfen bulduğum Dhaka Edebiyat Festivali'ne gittim. Kitap fuarları benim Türkiye'de en sevdiğim etkinliklerden biriydi hep. Istanbul'da yapıldığı söylense de Bulgaristan sınırına yakın bir yerde yapılan Tüyap'a sekiz vasıta değitirip gitmeye bile erinmedik hiçbir zaman; Dhaka'da altımızda şöförlü araba ile gitmeye mi üşenecektik?! Ofisten çıkıp atladım gittim.

Fuar, benim şehrin bilmediğim ve daha önce gitmediğim üniversite bölgesi tarafındaydı. Motijheel bölgesindeki ülkenin en büyük üniversitelerinden olan Dhaka Üniversitesi'nin kampüsündeki Bangla Akademi'de. Üniversite çok büyük ve yemyeşil bir alana kurulmuş. Dhaka'nın içinde öyle bir yer görmeyi -ne yalan söyleyeyim- beklemiyordum. Her taraf gençlerle doluydu. Ben arabada aval aval etrafa bakarken festivalin olduğu akademiye geldik.
Bangla Akademi, ülkenin ulusal dil kurumu olarak 1954'te Bengal kültürünü ve dilini araştırmak ve tanıtmak amacıyla kurulmuş. O da yemyeşil bir bahçenin içinde. Festival için alana bir sürü stand kurulmuş. Kitap standları ve imza standlarının dışında yiyecek-içecek standları da vardı. Bir sahnede lokal müzik yapan müzisyenler -aha bununla da henüz bir türlü barışamadım ama dur bakalım- , merdivenlerde karikatür çizen çocuklar, çimenlerde oturup kahve içenler...Dört ana sahnede ise paneller düzenleniyordu. Ben ikisine yetişebildim. Birincisi -hazır olun çok tanıdık gelecek- kendi ülkelerinde sansüre uğramış yazar ve gazeteciler ile ilgiliydi. Nepal'den bir gazeteci, Tayland'dan bir yazar-yönetmen, Bangladeş ve Özbekistan'dan birer gazeteci uğradıkları sansür hikayelerini ve Güney Asya ülkelerinin çoğunun "adı demokrasi olarak geçse de" birer militarist yönetim modeli olmalarını anlattılar. Tayland'lı yönetmenin filmi tüm onay mekanizmalarından geçip yasal onayları aldığı halde vizyon tarihinden bir gün önce, Kral'ın ölümünün ardından ülkenin yas döneminde olması ve filmin bu yas dönemi için rahatsız edici olabileceği gerekcesiyle vizyondan kaldırılmasına karar verilmiş. Ha bu arada film ne ile mi ilgili: bir aşk otelini basan uzaylılar ile...

İkinci seminerse şiir ve dil üzerineydi. Açık olayım -ve kendimden esef duyarak- ben şiir okuyucusu değilim. Hiçbir zaman da olamadım. Bazen bir dizenin, bir kıtanın falan beni yakaladığı olmuştur elbet, o kadar da duygusuz ve nobran değilim ama o kadar, ötesi yok. Şu yaşıma kadar okuduğum şiir kitabı herhalde üç falandır. Ve onlar da en inceleridir sanırım... (Yalnız Didem Madak tüm bu konuşmalardan bağımsız olarak başımın tacıdır. Hani okumayan, benim kadar geç kalan varsa tanımak için, bir bakın derim.)
Neyse, o yüzden efleyip püfleyeceğimi sandığım panel, gördüğüm en özgüvenli ve kendinden emin adamlardan biri olan bir İngiliz şair (Steven Fowler, sanırım bu adamı okumaya başlayacağım) sayesinde öyle olmadı. Kurduğu her cümlede beni etkiledi sarışın velet. "Bir şiiri ilk okumada anlayamıyorsanız bu sizin sorununuzdur. Anlayacak doygunluğa henüz ulaşmadığınız anlamına gelir. Benim şiirlerimi anlaşılmaz ve kafa karıştırıcı buluyorlar ve ben bununla gurur duyuyorum"
Bu kibirli veletin dışında panelden çok sıkılan (ve bunu belli eden) fosforlu yeşil tırnaklı bir Güney Afrikalı kadın şair ( bu arada ilk gördüğümde dj sanmıştım kendisini) ve konuşmayı yazmaktan çok sevdiği belli olan bir Bengal şair vardı. Onlar da beni şiir ile barıştıramadı. Kısmet...

Günün özeti gençler, ben bu tip etkinlikleri özlemişim. Çimenlerde oturup kahve içmeyi, bir şey düşünmeden etrafı seyretmeyi, kitapları karıştırmayı... Uzun bir zamandan sonra burada kendimi en normal hissettiğim gündü. O yüzden en başta yazdığımı tekrarlayayım: içinde yaşadığımız şehre şans vermek lazım. Belki de o bize dar gözüken alanlarımızı kendimiz daraltıyoruz. Konfor takıntımız, önyargılarımız ve meraksızlığımız ile...

Not: festivalden fotolar instagram-hikayeler'de : elvan_tuncer

20 Ekim 2016 Perşembe

Barika'nın kuyusu: BARİKA ASYA'DA: TAYLAND SERİSİ

Barika'nın kuyusu: BARİKA ASYA'DA: TAYLAND SERİSİ: Bir yerinden denize bağlanan tüm kara parçalarına saygımız sonsuzken adaların yerinin ayrı olduğunu söylememize gerek yok sanırım. Kıtanın...

BARİKA ASYA'DA: TAYLAND SERİSİ


Bir yerinden denize bağlanan tüm kara parçalarına saygımız sonsuzken adaların yerinin ayrı olduğunu söylememize gerek yok sanırım. Kıtanın bu tarafına geldiğimden beri Portekizli denizciler gibi ada keşfetmeye çalışıp durmam da bundan. Bu sefer de sizlere Tayland'ın yeşilimsi sularından sesleniyorum.

Her yolculuğumuzda hava alanında bir macera yaşamazsak (pasaportsuz kalmak, elinde koca bavulla bagaj hakkı almadığını fark etmek, aktarma uçuşunun saatini kaçıracak rötara kalmak, falan filan) olmaz diye Phuket hava alanı da elinden geleni yaptı sağ olsun. O kadar seyahatten, ülkeden sonra ilk defa burada elimde Türk pasaportu var diye beni bir saatten fazla tuttular. Yok efendim dönüş biletin nerede, yok efendim kaç gün kalacaksın, nerede kalacaksın, ne yapacaksın? Hayır 51.Bölge'ye değil Phuket'e giriyoruz, bu neyin sorgusu! Arkamda yüz kişilik bir Rus turist ordusu var onlara sor bakayım Phuket'de ne yapacaklarmış, tövbe tövbe! Peki dedim "bi bize mi, biz Türklere mi bu tavrınız?" ; yok İranlılara da yapıyoruz cevabını alınca kendimi daha iyi (!) hissettim bir anda. O bir saatlik debelenmeden sonra nihayet hava alanından (iki kere yanlış kapıdan girip çıktıktan sonra) çıkınca şehir merkezine gidecek otobüsü kaçırdığımı öğrendim. Tipik yol durumlarım işte, uçaktan indikten üç saat sonra nihayet şehir merkezindeydim.

Phuket'de kalmadım, görmedim, anlatacak bir şeyim yok, bi tek iskelesini tanıyorum, merak eden olursa sorsun anlatırım. Ama Phi Phi'yi anlatabilirim.

Phi Phi Adası deyince sanırım bir çoğunuzun aklına tsunami (tsunami deyince de Aysu Kayacı) gelecektir. Ada, 2004 yılında yaşanan tsunami felaketi ile yerle bir olmuş. Uzun bir toparlanma ve inşaat sürecinden sonra yeniden turizme açılmış ama fark ettik ki bununla beraber betonlaşmaya da açılmış. Adanın her yerinden "resort" denilen betonarme lüks oteller çıkıyor. Tropik ada dediğinizde aklınıza gelecek ilk şey bu olmadığı için de gözü rahatsız ediyor. Zaten eşyanın tabiatına aykırı bi kere!

Adanın mihenk taşlarına gelince; (hala izlemediğim) The Beach filminin geçtiği Maya Bay, adanın merkezi olan ve baya şehir merkezi gibi kocaman olan Ton Sai, tırmanıp tepeden tüm adayı izleyebildiğiniz seyir noktası, kola ve cips bağımlısı maymunların yaşadığı Monkey Beach, snorkelle balıkları izleyebildiğiniz adını aklımda tutamadığım koylar...

Bunların içinde herkesin koşarak gittiği ve sanırım bir tür Phi Phi hacısı olduğu Maya Bay o kadar kalabalıktı ki; şu anda yüksek sezonunu yaşamadığı söylenen ada, o döneme geldiğinde o kadar tekne ve o kadar insan nereye ve nasıl sığıyor merak ediyorum.

Gece hayatı mı? Barlar, klupler, partiler, alkol su olup akıyor.................... du ta ki kral hayatını kaybedene kadar. Yaklaşık yetmiş yıldır tahtta olan ve halkı için bir kraldan çok bir baba konumundaki Tayland kralı Bhumibol Adulyadej bizim adaya inişimizin ikinci günü seksen sekiz yaşında vefat edince bütün ülke uzun bir yas dönemine girdi.
Uzun derken en az bir aydan bahsediyoruz. Doğal olarak bir çok etkinlik, parti vs iptal edildi. Parti adası olarak bilinen adaya eğlence umuduyla gelen genç güruhun bu haberi alınca nasıl aval aval ortalarda gezdiğini görmeliydiniz. Biz de kaldırımda oturmuş, etrafımızdaki kepenkler bir bir kapanırken elimizde birayla bu çocukların empati yoksunluğunu ve çaresizliğini izliyorduk.

Uzatmayalım. Ertesi gün feribotla Railay'a geçtik.

Railay, aslında Krabi ile Ao Nang arasında kalan bir yarım ada. En önemli özelliği ise yapısı nedeniyle dünyanın dört bir yanından tırmanışçıları kendisine çekmesi. Sanki bir pastayı dilimlere ayırmışsınız gibi denizin üzerine dağılmış dev kayaların üzerinde her milletten insan var. İpini kapan gelmiş. Sırf onları seyrederek bile gününüzü geçirebilirsiniz.



Ama yok ben illa yüzeceğim diyorsanız saatini iyi kollayın derim. Çünkü gel-git nedir ben o adada öğrendim. Sabah deniz olduğu yerde dururken, öğlen olduğunda aynı deniz almış başını metrelerce öteye gitmişti. Bu durumda normalde denizin dibinde olan kayalar, kumlar, taşlar, yengeçler güneşin altına boylu boyunca yatı veriyorlar. Ta ki su yeniden yükselene kadar.

Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim, Railay'da son zamanlarda gördüğüm en güzel duvar işlerini gördüm. Sahilden içeri doğru uzanan yolu çevreleyen duvarın üzerinde o kadar güzel grafitiler, yazılamalar, çizimler vardı ki; tüm duvarı fotoğraflasam olurdu.

Bütün bu doğal -ya da değil- güzelliklerin dışında yeniden seyahat etmenin en güzel tarafı benim için hala insanlarla tanışmak sanırım. Bir sürü milletten, bir sürü ırktan, farklı insanla muhabbet edebilmek. Onlardan feyz almak, hikayelerini dinlemek, dünya görüşlerini karşılaştırmak, yaptıklarına hayran olmak.
Ben yine şanslıydım. Sadece adalar boyunca tanıştığım insanlardan değil yol boyunca yanında olduğum insandan da ötürü. Bir yılını tamamladığı dünya turunun dört gününe fasulyeden yancı olduğum Turko ( ne yapıyor ne diyor buradan bakabilirsiniz :  https://www.facebook.com/letsgoturko/?fref=ts  ), yoluna kaldığı yerden devam ediyor. Benim içinse tanıştığım en güzel ve özel insanlardan biri olarak haneye yazıldı...







18 Eylül 2016 Pazar

Barika'nın kuyusu: SMOKİNLİ EZİKBÖCEK

Barika'nın kuyusu: SMOKİNLİ EZİKBÖCEK: Ekmek almaya gönderilmekten nefret ederdi. Poligon'un oradaki dördüncü (sanırım) evimizin iki apartman ötesinde hemen köşede bir bak...

SMOKİNLİ EZİKBÖCEK


Ekmek almaya gönderilmekten nefret ederdi. Poligon'un oradaki dördüncü (sanırım) evimizin iki apartman ötesinde hemen köşede bir bakkal vardı ama oraya kadar gitmeye bile üşenirdi. Genel olarak üşenirdi zaten. Yıllar sonra İstanbul'da o dubleks evi tuttuğumuzdaki sevinci iki ay sonra "ya ikide bir merdiven inip çıkmak nedir ya?!" ya dönüşmüştü.
Küçükken üzerine ne giyse pijamasının içine sokardı.
Sucuklu kuru fasulyenin önce kuru fasulyesini yer, sucuklarını sona bırakır, onları en son keyifle yavaş yavaş yerdi.
Börek çörek yapılırken kedi gibi mutfakta gezer, çiğ yufkaları toplardı.
Annemin şekerparesine hiç dayanamaz, mutfağa gire-çıka tepsinin yarısını gümletirdi.
Çocukken hiç bağırmaz, ağlamaz, kendi halinde oyun oynar, oyalanırdı. Bunca sene sonra bile hala bir gece yarısı sokaktan eve döndüğümde onu play station başında bulurdum.
Hakkında emin olmadığı bilmediği konularda konuşmaz. Bilmek istediklerini de öğrenir. "Bu çocuk bunu nereden biliyor" dediğim o kadar çok şey bilir ki beni yaşımdan utandırır. Ama iş bildiklerine gelince ukalanın tekidir.
Çok sevse de sevdiğinin gösterdiği kadarı en klişe tabirle buzdağının ucu gibidir.
Hızlıca parlayıverir ama daha alevi renk almadan söner.
Hatalıysa ya da artık sakinleşmişse benden özür dilemesinin yolu saçımı çekmek, sırtıma ya da omzuma vurmak olmadı çekme takmaktır. Bu dışarıdan primitif gözüken hareketler, bizim bildiğimiz, ikimizin de anladığı dildir.
En zor yollardan sınanmış dayanaklılığı, soğukkanlılığı ve desteği benim için hayatımdaki en büyük güvendir.

Artık otuzuna gelmiş bu koca çocuk bundan on beş gün önce evlendi. Kendi gibi güzel başka bir çocukla...

Nasıl oldu ben de bilmiyorum. Bu çocuklar, kendi kendilerine bir ev kurdular. Bol eğlenceli, oynamalı zıplamalı -hem de bir değil- iki düğün organize ettiler. Bütün geleneklerle, pürüzlerle, ıvır zıvırla baş ettiler. Bize sadece işlerin ucundan tutmak kaldı, elimiz yettiğince...

Ailenin en aklı başında üyesi olarak, hepimizden çok ayağı yere basanı olarak, sorumlukların altından kalkacağına inancım sonsuz.

Ve daha önemlisi, ikisini o pistte dans ederken gördüm ki isteyip de birbirlerine uyum sağlayamayacakları bir şey yok.

İki kişi için olandan farklı ve yeni bir hayat başlıyor gözlerimizin önünde. Benimse içim daha rahat artık ve bugün dönerken çantamda bir ev anahtarım daha var...






21 Ağustos 2016 Pazar

YARA

Yara nedir biliyor musunuz, yani tıbbi olarak? Kaynaklar diyor ki:

Yara, deride veya bir başka organda doku bütünlüğünün bozulmasıdır.

Çok net değil mi, doku "bütünlüğünün" bozulması. Peki nasıl iyileşir onu biliyor musunuz?

Yara iyileşmesi; organizmanın, herhangi bir yerinde oluşmuş doku bütünlüğü bozulmasına karşı homeostazisi yeniden oluşturmak için topyekün verdiği karmaşık bir cevaptır.

Bu daha az net olabilir, sadeleştireyim: Organizmanın, bozulan doku bütünlüğünü yeniden oluşturmak için yani açılan yarayı kapatmak için "hep birlikte" çalışmasıdır.

Bir yeriniz kesildiğinde kesilen yerde hemen bir faaliyet başlar, damarlan önce büzüşür ki kanama dursun. Sonra kollajen lifleri salgılanıp yaranın kenarları birbirine yapışır. Deri hücreleri bir araya gelip yarayı kapatmaya başlarlar. "Sen gelme sen bizden değilsin" demez hiç bir hücre birbirine ya da beyaz hücreler kırmızı hücreleri istememezlik edemez ki o yara kapanabilsin. Sonuçta vücut aynı vücut, o yara da aynı vücutta, senle o, ötekiyle beriki bir araya gelmeden nasıl kapanacak? Diyelim ki hücreler kendi kavgasına daldı, yara açık kaldı, ne olur?

Açık kalan yara iltihap toplar. İltihap da hem yaranın iyileşmesini geciktirir hem de olması gerekenden daha büyük ve deforme bir iz ile kapanmasına neden olur. Ha bu arada açık kalan yaraya dışarıdan bakteriler hücum eder. Vücut yarasının yanında bir de enfeksiyonla uğraşmak zorunda kalır. 

O yüzden vücudunu azıcık olsun seven hücreler kavga etmez bir zahmet bir araya gelir ki içi iltihapla dolmadan yara kapansın.

Yavaştan oluşan ilk iyileşme dokusu pembe renkli ve hassastır. Her an yeniden kanayabilir. O yüzden bir araya gelmiş o hücreler birbirine tam olarak kaynayana kadar dışarıdan bir müdahaleye ve strese maruz kalmamalıdır. Aşırı yara gerilimi ya da yara üzerine uygulanan mekanik stresler yaranın yenide açılmasına neden olur. Onca çaba boşa gider, en başa dönülür.

Yani tüm olay hücrelerin bir araya gelmesinde. Bir araya gelince kapatamayacakları yara yok. Çünkü hücreler bir kere gerçekten birbirine tutundu mu bir daha kopmaz. Bir araya gelmedikleri sürece de okuyup üfleseniz bile hiçbir yara kapanmaz...



18 Temmuz 2016 Pazartesi

Barika'nın kuyusu: NEHİRDEKİ BALIKLAR

Barika'nın kuyusu: NEHİRDEKİ BALIKLAR: 1 Temmuz 2016 akşamı, bir buçuk yıldır yaşadığım Dhaka'da, bir restorana teröristlerin yaptığı baskın sonucu bir çoğu yabancı uyruklu 2...