30 Temmuz 2012 Pazartesi

barika'nın kuyusu: KAYIP VAKASI

barika'nın kuyusu: KAYIP VAKASI: Sevgili Blog, Ya ben yine kayboldum! Tamam, bu artık komik dahi olmayacak kadar sık tekrarlanıyor biliyorum ama ben çok eğleniyorum. ...

KAYIP VAKASI



Sevgili Blog,

Ya ben yine kayboldum! Tamam, bu artık komik dahi olmayacak kadar sık tekrarlanıyor biliyorum ama ben çok eğleniyorum. Valla ya! Acayip sokaklar, binalar bulup; hep aradığım yerleri kaybolunca görüp “a-aa bu, burada mıymış?” diye hayret edip (ve yine unutup) kendimi eğlendiriyorum.
Bu sefer ki lokasyonumuz: Taksim. Yine… Tophane’den Taksim’e çıkmaya çalışırken neresi olduğunu bilmediğim sokaklara giriverdim. Zaten Tophane’yi bulmam ayrı bir olay. Gözümde “acımız büyük” koleksiyonundan güneş gözlükleri, üzerimde Bangladeş şalvarı, elimde i-pad; yol bulmaya çalışıyorum. (Şimdi kafanızda acayip concon bir o kadar da itici bir resim çizdim değil mi? Olsun, siz hemen benim mavi saçlarımı ve piercinglerimi falan düşünüp aklınızı dağıtın.)Neden? Çünkü bulamıyorum! İnerken de kaybolmuştm. Baktım kayboluyorum; çantamda ki i-pad’i çıkardım harita kısmını kullanmaya kara verdim. Madem bulaştık bu teknoloji denen saçmalığa, bari işimize yarayacak kısımları kullanalım da bir b*ka yarasın değil mi? Neyse, beni tam olarak kurtaramasa da işimi baya kolaylaştırdı sağ olsun.
Sıcak bir yana bir de böyle yokuşlar, inişler. Sanırım bir ara Çukurcuma’daydım. Uyduruyor da olabilirim. Mahalle kasabının hemen yanında Cheers diye bir apartman vardı. Onun yanında da Cheers diye bir bar. Eskiden Cheers diye de bir dizi vardı. (Bir kelime ne kadar çok arka arkaya kullanılırsa o kadar anlamını yitirir. Örnek verelim (sanki az önce vermemişiz gibi): tasma, tasma, tasma, matas, matas.…)
Sokak kedileri vardı. Bir süredir arayıp bir türlü nerede olduğunu bulamadığım o kafe, sangria yapan bir bar -ki onun da yani sangrianın epeydir peşindeyim (burada ki epeydir te 2 sene önce ki İspanya tatiline kadar uzar)-, özel dizayn mobilyalar satan dükkanlar, pidecinin hemen yanında ortasında ahşaptan dev bir bisiklet duran resim galerisi ve ambale olmuş bir ben. Bir de kırmızı pantolonlu, beyaz tişörtlü, Voque’dan fırlamış gibi duran ama en fazla 21 yaşında olduğu için benim adıma suça giren o çocuk…
Kafamın içinde ise sergide kalanlar, o sergiye giremeyenler, sergilenenler ve sergilenmeyenler, sergilediklerim ve sergilemekten kaçındıklarım, serim serim serilmelerim ve bir türlü serinleyememelerim, uzatmayalım, bir kazan dolusu ahali ile sonunda Galatasaray Lisesi’nin yanından çıkıverdim Taksim’e. Saat oldu akşamın sekizi.

Sergi demişken, The Great Masters (Michalengelo, Raphael ve Leonardo) sergisi Tophane-i Amire’de 31 Temmuz akşamı saat 7 ye kadar açık. Vaktiniz varsa mutlaka görün derim. Sergi salonunun tam ortasında duran Davut heykelinin kopyasını seyredin, girişte hemen sağdaki Atina Okulu tablsonun ışıklandırılarak parça parça anlatılışını dinleyin, İsa’nın Son Yemeği tablosunda kim kimdir öğrenin derim. Takdire şayan bir iş yapmışlar, ben size çok geç haber verdim ama olsun, bir saatiniz bile varsa görün. Görünce belki siz de bana katılırsınız: ileride değiliz, gerideyiz. Adamların bundan 500 yıl önce söylediklerinin üzerine bir kelime bile koyamamışız.
Bir de zeka… Zeka ve yaratıcılık. Ne bileyim, insana diyecek bir şey bırakmıyorlar.

Not: Eğer Kanuni döneminde çizdiği proje kabul edilseydi; her gün üzerinden geçtiğiniz Haliç Köprüsü’nü kim inşaa edecekti biliyor musunuz?

25 Temmuz 2012 Çarşamba

barika'nın kuyusu: GEL GEL SARIŞINIM

barika'nın kuyusu: GEL GEL SARIŞINIM: Dolmuştan inip eve yürüyene kadar beş tane kocaman köpek bana eşlik etti. Yolu ortasında, nereden uçup geldiyse tam ayağımın önüne pemb...

GEL GEL SARIŞINIM



Dolmuştan inip eve yürüyene kadar beş tane kocaman köpek bana eşlik etti. Yolu ortasında, nereden uçup geldiyse tam ayağımın önüne pembe bir çiçek düştü. Sonra evimin hemen orada yeşil bir Vos Vos gördüm. Ve hiç anlatmadığım bir hikaye geldi aklıma.

Benim meşhur küçük kasabadan büyük şehre iniş hikayemi hatırlarsınız. Hani Quicksilver'ı bir müzik grubu sanan ergen Barika. Hah işte o Barika, büyük şehre öyle lök diye düşmek yeterince zor değilmiş gibi bir de liseye düştü. Hem de İzmirli kızların en İzmirlisinden olduğu bir liseye... Annem on beş yaşıma kadar ağda yapmama izin vermemiş (blogta seviye baya düştü fark ettiyseniz) olduğundan ben diz altında olması gereken çoraplarımı neredeyse kalçama kadar çekerdim. İlk sene bize giydirdikleri o kan kırmızısı ceketler yeterince kötü değilmiş gibi gayet 90'lar tarzında beyaz gömlek içine gri balıkçı kazaklar giyerdik. Benim bir de bana iki beden büyük, aslında babamın olan bordo, kilim desenli bir kazağım vardı. Hatta bu hikayenin kahramanı ile lise zamanından ilk resmimizde üstümde o kazak vardır. Aman O da veda gecemizde sarı takım giymişti, ne olmuş?
Kendisi benim -aklımın yerinde olduğu yaşlardan itibaren sayarsak- ilk aşkım olur. (İlkokulda dövüp sınıfa kilitlediğim o veleti saymıyoruz şu anda. )
Ah ne fena, düşünün ki on dört yaşındayım ve o zamana kadar daha aşık olmakla ilgili hiçbir şey öğrenmemişim. Erkeklerle futbol maçı yaptığım ilkokuldan mezun olurken sıramın altına mektup bırakan çocuğa resmen kızmışım, orta okulda folklör ekibimizle Adıyaman yöresi oynacağım derken alnıma güneş geçmiş, bizim kızlar erkeklerle buluşurken ben Gülten Dayıoğlu hatta Kemalettin Tuğcu okumuşum falan. Sonra liseye gelmişim ve benim karşıma da O çıkmış işte. Herkese isim taktım da ona nasıl takacağım, bilemedim. Tanıdığım en yetenekli insan olduğu hatta üstüne bir de tanıdığım tek gerçek sanatçı olduğu için "Artiz" desem bana kızmaz, biliyorum.
Fark ettiyseniz şimdiki zamanlı konuşuyorum. Bugüne kadar anlattığım ya da anlatacağım dediğim onca hikayeden hala konuştuğum iki kişi var: biri o, diğeri de onun adaşı. Ay o da ayrı bir hikayedir sağolsun!

Sarışındı. Hayatımda ki tek sarışın erkektir kendisi. Sezen Aksu'ya bayılırdı, hem de nasıl. Hastasıydı. Lisedeydik ve o aynı zamanda lisenin tiyatrosundaydı. Nasıl olduğunu hatırlamadığım ama tesadüfen olduğunu bildiğim bir şekilde tanıştık ve benden oyun için bir şeyler yazmamı istedi. İşte o aralarda bir yerlerde ama nerede emin değilim, ben aşık oldum bu çocuğa!
Ulan yaş on dört, ergenin dibiyiz, ne yapacağını hali hazırda zaten bilmeyen bünye hepten kendini şaşırdı. Evdekilerden saklayacağım diye kıvranıyorum çünkü ben ne kadar ergensem annem o kadar Gestapo! Kadıncağızla her gün kapıları çarpıyoruz. Ama ah işte, benim dilime vurur. Ne zaman ki birinden hoşlanıyorum, ilgileniyorum; sürekli ondan bahseder olurum. Hala... Etrafımdakilerin anlaması için hiçbir şey yapmalarına gerek yok yani. Annem zaten kurt; bir de ben üstüne beş cümlemden üçünde Artiz'den bahsedince anladı tabi ki.
Bir gün okuldan eve geldim; annem üzerinden dumanlar çıkarak salonda volta atıyor. Daha ben "ne oluyor" diyemeden elinde bir şey sallayarak bana bağırmaya başladı. Bağırdıklarından ziyade elinde salladığı şeye dikkat edince başımda aşağı kaynar sular döküldü. Annemin elinde salladığı şey benim günlüğümdü.
Ben günlük tutmaya ilk yedi yaşında başladım. Babam seyire gittiği zaman dönerken İtalya'dan getirmişti. Üzerinde kurbağa resmi olan mavi bir defterdi. Sonra da te yirmi iki mi, üç mü yaşındaydım neydim ancak o zaman bıraktım. O mavi defterin dışında dört tane daha defter ve onlarca hatta yüzlerce kağıt bitti. En başta "bugün beden dersinde takla attık" türünde yazıyordum, sonra, sonra da bunları yazmaya başladım.
İşte annemin elinde salladığı o günlük de tüm defterler içinde en fenası: lise zamanı! Anneye vermişim veriştirmişim, babaya sinirlenmişim, öğretmene küfretmişim, müdür yardımcısına beddua etmişim, aşkımdan ölüyorum ya Artiz'e dair ne varsa yığmışım deftere. O zamandan belliydi benim yazmadan kafamı dağıtamayacağım. Sonuç; salonun ortasında annem "kim bu çocuk?" diye bağırıyor; ben de "sen benim günlüğümü nasıl okursun?" diye. Aman, sonunda yine kapıları çarptık, ben de onunla ilgili yazdığım bütün sayfaları yırttım kopardım! Kendi günlüğüme sansür uyguladığım tek konu da odur yani.
Mezun olana kadar ağzımı açmak bir yana ona belli dahi etmedim. Mezuniyete yanında kız arkadaşı (ama sarı takım da var) ile gelince de ay nasıl üzülmüştüm. Tam Amerikan filmi sahnesi, uzak masadan bunları kesiyorum falan.
Emin değilim ama iki yıl sonraydı sanırım, üniversitede anfinin merdivenlerinde, ondan bir iki yıl sonra Alsancak'ta yolun ortasında, arkasından da sürekli orada burada karşılaşıp durduk. Ortak bir sürü arkadaşımız çıktı, birbirimize haber saldık. Aynı insanlarla çalıştık farklı zamanlarda ve aynı insanlarla okuduk farklı zamanlarda. Zaman hep bir şekilde bizim aramızda dursa da bizi bir şekilde bir araya da getirdi. Ve sonunda yıllar sonra ama gerçekten yıllar (on dört yıl) sonra Alsancak'ta bir barın masasında " ben sana lisede aşıktım" deyiverdim. Ah yüzünü görmeniz lazımdı. Bırakın anlamayı tahmin dahi edemeyeceği bir şey söylemiştim çünkü. O gün koydu zaten benim teşhisimi: Ben şu zamanlama işini bir türlü beceremiyordum.
Şimdi onu bütün Dünya tanıyor. Yavaş ve emin adımlarla... Ve ben de onu on altı yıldır tanıyorum. Kesintilerle ama sürekli...
Korkunç fotoğraflarımız hala duruyor, lisenin bahçesinde çekilen. Yıllar sonra bu kez İstanbul'da, bir tiyatro oyununun çıkışında çorbacıda çekilmiş fotoğraflarımız oldu. Daha da olacak sanırım. Yok, eminim.
E her "aşık olduğum çocuk"  hikayesi depresif olacak değil ya, bak bu da gayet sevimli. Kendisi de öyledir söylemesi ayıp.

22 Temmuz 2012 Pazar

barika'nın kuyusu: YEŞİL ŞİLTE

barika'nın kuyusu: YEŞİL ŞİLTE: On beş yaşındaydım. Kasabanın dışında ki o metruk eve, kendimden on beş yaş büyük bir adamla gidecek kadar gözü kapalı bir on beştim. Sekse...

YEŞİL ŞİLTE

On beş yaşındaydım. Kasabanın dışında ki o metruk eve, kendimden on beş yaş büyük bir adamla gidecek kadar gözü kapalı bir on beştim. Seksen beş model, lacivert Renault arabanın ön koltuğunda beyaz üzerine mavi çiçekli bluzumdan ellerini sokup göğüslerimi sıktığında; benimle asıl derdinin ne olduğunu anlamış olması gereken bir on beştim. Anlamadım.
İki katlıymış gibi görünse de, çatısının yarısı uçtuğundan beri bana sonsuzluğa uzanıyormuş hissi veren o evin üst katında ki beton zemine serilmiş yeşil şiltede yatarken anlamalıydım. Bir eliyle saçlarımı ense kökümden kavrayıp diğer eliyle pantolonunun fermuarını indirirken yüzünün aldığı ifadeden anlamalıydım. Anlamadım. Tarihin gördüğü en anlayışız on beşlerden biriydim. On beş yaşındaydım…

Sağlık ocağında ki hemşire olacak kadın elime küçük bir kap tutuşturup yüzüme tükürür gibi “işeyeceksin buna!” dedi. Ellerim o kadar titriyordu ki değil o kabı işerken tutabilmek; tuvalete kadar elimden düşürmeden gitmem bile imkansızdı. Kadın “ne bekliyorsun salak salak” bakışıyla bakıp, omzunda ki el örgüsü pembe hırkayı çekiştirdi. Hırka ne kadar samimi ve içtense; hemşire olacak o kadın o kadar uzak ve acımasızdı. Annemi özledim, burnumun direği sızladı. Ağlamayacaktım! O kaltak kadının önünde ağlamayacaktım! Titreyen ellerimi kapla beraber montumun cebine sokup tuvalete gittim.

Üzerimden kalktığında, iki kaşının ortasında bir çizgi vardı. Benimse iki bacağımın arasında dayanılmaz bir sızı. Bu kadar acıması normal miydi? Bunu ona soracaktım ki dilimi ısırdım. Çocuk sanmasındı beni. Değildim. On beş yaşındaydım!
Yeşil şiltenin üzerinde minik çiçeklerle bezeli bir çarşaf vardı. Ama o çarşaf bile şiltenin pisliğini saklayamamıştı. Tam karşımda ki duvarda kırmızı boyayla “Kahrolsun emperyalizm!” yazıyordu. Onun hemen yanında “Hayat dediğin üç kuruşluk boktan bir müsamereden ibaret.” Siyah harflerle. Küçük ama siyah harflerle…

Elimde idrar kabı, kolumda kırmızı, kapşonlu montum hemşireyi buldum. Yüzüme tükürür gibi bakmaktan, böcekmişim gibi bakmaya doğru bir geçiş yapmıştı gözleri. Kabı elimden aldı, “yarın belli olur sonucu, gelir alırsın” dedi. “Sabah mı?” dedim. İğneleyici dersem haksızlık olur, şişleyici bir tonla “Okuldan sonra gelirsin” dedi ve hatta sırıttı bir de. “Gelirim” dedim ama çıkan şey sesten çok nefesti sanırım. Montumu giyip, kapşonu neredeyse çeneme kadar indirdim.

“Hadi kalk toparlan da seni eve bırakayım” dedi bana bakmadan. Anlamadım. Bu muydu? Bu kadar mıydı? Üzerimdeyken boynunda ki damarları saydığım, gözlerime baksın diye beklerken yeşil şiltenin kenarlarını sıktığım ama altında yatarken bana bir kere bile bakmayan adam; şimdi de bakmıyordu. Bakmıyordu! Bana bakmıyordu! Güç bela, şiltenin içine gömüldüğüm kısmında doğruldum. Mavi çiçekli bluzumun düğmelerini ilikleyip, ellerime saçlarımı sıvazladım. Avucumda birkaç tel kaldı, kökünden kopmuş. Kalkmama yardım etsin diye bekledim, elimin biri havada. “Ayhan?” dedim ama sesim değil nefesim çıktı ağzımdan sanki.

Eve gidemezdim. Gitseydim de kalamazdım. Duvar görmeye tahammülüm yoktu. O günden beri balkonda sabahlıyordum. Halam bir şey sorar da da cevap vermek zorunda kalırım diye de önüme açık bir ders kitabı koyuyordum. Halam çok soru sormazdı ama çok susardı. Susması, sormasından daha korkutucuydu. Bir delilik anı geldi, bir anda, rüzgar gibi bir şey. “Gideyim de söyleyeyim” geldi. Gideyim halama, anlatayım. Pişman değilim de işte ne bileyim, yanlış yaptım ben. Ama nerede yaptım bilemedim. Sorayım. Sorayım neden gitti Ayhan ertesi gün Gümüşhane’ye, hem de ilk otobüsle. Ertesi gün…

Seksen beş model arabanın ön koltuğuna oturup, emniyet kemerini taktım. Sessizce yanıma oturdu. Kapısını kapattı. Kontağı çalıştırmadan, eli anahtarın üzerinde bir an durdu. Bana döndü. Kalbim ağzıma geldi o bana dönünce. Kontakta ki elini anahtardan ayırıp; benim kucağımda birleştirdiğim ellerimin üzerine koydu. “İyi olacak” dedi. Ama sesi o kadar boğuk çıktı ki, neyin ne zaman iyi olacağını bilemedim. Yüzüme hala bakmazken nasıl bilecektim ki. Benimle aynı yaşta ki arabayı çalıştırdı.

Kahvehanenin önünden geçerken o kapüşon bile kapatmıyordu sanki yüzümü. Sanki bir kahve dolusu okey, iskambil, at yarışı oynayan adam; dönmüş bana bakıyordu. Sanki iki bacağımın arasından sarkan bir şey sürüklüyordum arkamda. Sanki hepsi biliyordu. Biliyordu da sanki hepsi kendisine ne zaman sıra gelecek diye bekliyordu. Koşsam daha çok bileceklerdi sanki. Koşamadım, yürüdüm. Babamı özledim. Orada olsa hepsini bir bakışıyla utandırırdı biliyordum. Montuma sarıldım.

Köşeyi dönünce bizim mahalleydi. Ayhan arabayı, bizden bir önce ki mahallenin, o dönmediğimiz köşenin sahibi mahallenin sonunda durdurdu. İnecek miydim? Bu kadar mıydı? Ama ben on beş yaşındaydım, o otuz yaşındaydı. Bana neden hiçbir şey söylemiyordu? Ben “iyi olmak” istemiyordum. Ben yanlış bir şey yapmamıştım! “Ayhan ben buradayım!” diye bağırmak istedim ama yapamadım. Bundan beş ay, yirmi yedi gün, on dört saat önce; sıra arkadaşım Yeliz’in doğum gününde, Yeliz’in ablası Sena’yı almaya geldiğinde; pastanenin kapısında çarpıştığın kız benim. Bundan dört ay, on beş gün, yedi saat önce çıkmaz sokakta ki evimizden çıkıp, koşarak alt mahallenin köşesine geldiğimde seksen beş model arabana alıp; kasabanın dışında ki benzinliğe çay içmeye götürdüğün kız benim. Ayhan! Demek istedim, diyemedim. Arabanın kapısını açtım. Kasığımda ki sızı, baldırımda ki çürük, ense kökümde kopmuş iki tel saçın yeri, içimde kocaman bir boşlukla indim. İnerken kapıyı kapatmadan bir saniye önce yüzüne baktım. Bana bakmıyordu. Kapıyı kapattım.

Çıkmaz sokağın başında durdum, asma katın balkonunda halam çamaşırları asıyordu. Bembeyaz bir çarşaf astı tam ben ona bakarken. Gözlerimi kapadım. Ben yanlış bir şey yapmadım, sen de yapmadın, madem iyi olacaktı neden gittin Ayhan? Neyden kaçtın? Gözlerimi açtım. Tam arkamdan vınlayan bir rüzgar geçti, bir gazete kağıdını savurup önümden uçurdu. Halam savrulan çarşafa bir mandal daha taktı. Eve doğru bir adım atmıştım ki gazete kağıdının yapışıp kaldığı duvarda bir siyahlık gözüme çarptı. Küçük ama siyah harflerle “Hayat, üç kuruşluk boktan bir müsamereden ibaret” yazıyordu.

barika'nın kuyusu: RAĞMEN

barika'nın kuyusu: RAĞMEN: Çok alakasız, çok zamansız ve çok yersiz olmasına rağmen Aylardan Temmuz olmasına rağmen Şiirden hiç anlamamama, hazzetmememe rağmen Her sey...

RAĞMEN

Çok alakasız, çok zamansız ve çok yersiz olmasına rağmen
Aylardan Temmuz olmasına rağmen
Şiirden hiç anlamamama, hazzetmememe rağmen
Her seye rağmen
http://www.kucukiskender.com/siir.asp?id=14
Hepsi bu...

19 Temmuz 2012 Perşembe

barika'nın kuyusu: YAKIN MI UZAK MI?

barika'nın kuyusu: YAKIN MI UZAK MI?: Kızgınken bile karşımdakinin ağzına lafı tıkmam ben. Dinlerim. Saçmalasa da dinlerim. Çünkü bana anlatıyorsa, benimle konuşmak istediği içi...

YAKIN MI UZAK MI?

Kızgınken bile karşımdakinin ağzına lafı tıkmam ben. Dinlerim. Saçmalasa da dinlerim. Çünkü bana anlatıyorsa, benimle konuşmak istediği için bana anlatıyordur. Belki akıl istiyordur, fikir istiyordur, yol soruyordur belki de sadece paylaşmak istiyordur. İstiyorumdur. Olamaz mı yani?
E ben adam yerine koyuyorsam karşımdakini, onun da beni adamdan sayması gerekmez mi? Bu, karşlıklı değil midir? Aşk karşılıklı olmasa da olur ama arkadaşlık karşılıklı değil midir? Hem her zaman mı mantıklıydık. Her zaman mı mantıklısınız? Her zaman mı kontrollüsünüz? Her zaman en doğruyu mu söylersiniz? Her zaman yerinde ve zamanında mı konuşursunuz? Hiç mi "ne diyon olm sen" olmazsınız? Ben olurum. Hele de yakınımdakilere, yakınım saydıklarıma daha çok olurum.
Ama zoru başarıyor insanlar ben de sinirleniyorum. Daha fenası bundan daha zorunu bile başarıyor olmaları: ben, kırılıyorum. Aman işte neyse ne!

18 Temmuz 2012 Çarşamba

barika'nın kuyusu: YEŞİL SOĞAN

barika'nın kuyusu: YEŞİL SOĞAN: Ben bu yaşıma geldim hayatımda böyle saçmalık görmedim! Bir kere eşyanın tabiatına aykırı. Olur mu hiç öyle şey! Kaç kişiye söylediysem...

YEŞİL SOĞAN



Ben bu yaşıma geldim hayatımda böyle saçmalık görmedim! Bir kere eşyanın tabiatına aykırı. Olur mu hiç öyle şey! Kaç kişiye söylediysem hepsi şaşırdı, "hiç duymadık bunun gibisini" dediler. Ama beni bulur zaten. Nerede cins var beni bulur. Yeşil soğanın bile en cinsi beni bulur.

Ulan insan yeşil soğan doğrarken bu kadar ağlar mı?

Korkma sevgili blog, yanıltıcı ama dikkat çekici bir giriş yapayım dedim. Halbuse bahsettiğimiz şey, benim dün akşam patates salatası yaparken ağzımı burnumu dağıtan yeşil soğanlar. Hemen arkasından doğradığım yeşil biberler de acı çıktı zaten. Bu hayata dair alınmış en önemli derslerden biridir; acı biber doğradıktan sonra gözlerini kaşımayacaksın.
Patates salatası güzel oldu valla elime sağlık. Da konuyu şuraya bağlayacağım; benim tipimde bir sorun var sanırım çünkü kimse benim yemek yapabildiğime inanmıyor. Kendi öz annem dahil ki yemek yapmayı bana o öğretti.
Evet kaşımda piercing, burnumda hızma olabilir, saçım mavi olabilir, aklıma eseni aklıma esince yapmaya kalkışıyor olabilirim ama fotosentezle beslenmiyorum herhalde değil mi? Ben de yemek yiyiyorum. Yiyebilmem için de yapabilmem gerekir zira karun kadar zengin değilim. Ama dedim ya tipimde bir sorun olsa gerek ben ne zaman bir yemek muhabbetinde "a asıl bir de şöyle yaparsan daha lezzetli olur" falan desem sanki "ben piramitlerin sırrını biliyorum" demişim gibi bakıyorlar bana. Canlarım, ben yemek yapabiliyorum. Nasıl yapmamayım? Çalışan bir annenin kızı ve benden beş yaş büyük bir erkek çocuğunun ablasıydım. Aç mı otursaydık? Annem eve geç kalacağı zaman yemek yapma işini bana bırakırdı. O çocuk aç olurdu, beraber mutfağa girerdik. Lan on beş yaşındayken taze fasulye pişiriyordum ben. Şimdikiler bulaşık makinesine bardak koyamıyor. (iyice yaşlı teyzeye bağladık, hayırlısı) Hem yemek yapmak için çok fena yetenekli olmanıza gerek yok. aşağı yukarı bütün sebze yemekleri aynı mantıkla pişiyor. Soğanı doğrayın, sebzeyi koyun, salça ekleyip kapağı kapatın. Kasmayın bu kadar! (bu arada ben taze fasulyeyi acayip yaparım, övünmek gibi olmasın.) En sevdiğim şey de bütün sebzeleri küp küp doğrayıp birlikte pişirmek. Türlünün dibi oluyor adamım!
Neyse, bu gecikmiş kamu açıklamasından sonra artık hala bana "a sen yemek yapmayı biliyor musun?" diye soran olursa bir somun ekmekle döveceğim kendisini. Ayrıca o dana kadar evi de ben temizliyorum, evet. Temizlikçim ikinci seferden sonra kaçtığı için bana kaldı. Ne sandınız? Ta evi taşırken de tuttuğum temizlikçi beni ekmişti de mutfağı yedi, banyoyu beş saatte temizlemiştim. O taşınma faslı zaten bana hala derttir.
Şimdi, bir daha manavdan yeşil soğan alırken dikkat ediyorsunuz. Bu arada kuru soğanın ağlatmasıyla ilgili denenmiş ve işe yaramış tek öneri: kabuklarını soyup buzlukta 10 dakika bekletin, sonra doğrayın; gram ağlatmıyor. Hadi bu da size kıyağım olsun. (yemek blogu gibi oldu anasını satayım, bu ne ya)

17 Temmuz 2012 Salı

barika'nın kuyusu: MASANIN KENARINDA Kİ BARDAK

barika'nın kuyusu: MASANIN KENARINDA Kİ BARDAK: Rüyamda bir şişe beyaz şarap gördüm. Açmaya kalmadan eve misafir geldi. Aynı rüyada, yerde bir halının üzerinde uzandığımı gördüm. Ben...

MASANIN KENARINDA Kİ BARDAK




Rüyamda bir şişe beyaz şarap gördüm. Açmaya kalmadan eve misafir geldi. Aynı rüyada, yerde bir halının üzerinde uzandığımı gördüm. Benim üzerimde ise başka birinin uzandığını. Tamamen hareketsiz. Siz hiç gerçeğe çok yakın rüya gördünüz mü? Ben gördüm. Rüyamda o nefes ensemdeydi ve ben o nefesi hissettim. Nefesin varlığını değil, kendisini hissettim. O kadar netti ki; Kaş'ta Limanağzı'nda ki tekne de hissettiğimin aynısıydı.
Sabah gözümü açınca hissettiğim şey huzur muydu, sızı mıydı, boşluk muydu? Neydi bilemedim.
Dün gece uzun bir aradan sonra ilk defa sıçradım yatakta. Ses duydum. Ne sesiydi bilmiyorum ama dışarıdan geliyordu onu biliyorum. Ve uzun bir aradan sonra ilk defa ürktüm. Çok savunmasız geldi o anda bana o oda, o yatak, ben... O saatte ayakta olacağını bildiğim ilk insana mesaj attım. Birinin bana "tamam, yok bir şey, hadi yat uyu" demesi gerekiyordu. Gerekmiyordu da benim buna ihtiyacım vardı. Sonra uyudum. Kendi kendime. Derin derin nefes aldım, kendimi sakinleştirdim, uyudum.
Bilinen bir gerçeği teyit etmiş oldum. O da bana kaldı. Kucağımda kalanları dizsem buradan köye yol olur.
Bir de ne var biliyor musunuz? Hiç kırılmaz görünen bardaklar düştüğünde tuzla buz oluyor. Öyle iki, üç parçaya ayrılmıyor; baya darmadağın oluyor. Masanın bu kadar kenarına iteklememek lazım o bardakları. Hele ki masanın ayağı sağlam değilse...

15 Temmuz 2012 Pazar

barika'nın kuyusu: GÜNEŞ SİSTEMİ

barika'nın kuyusu: GÜNEŞ SİSTEMİ: Kafamin icinde yedi gezegen ve onlarin yediser uydusu ve bir de kocaman bir kara delik... Ulan cocuk, bir tek sen gidince oturuyor bu yumruk...

GÜNEŞ SİSTEMİ

Kafamın icinde yedi gezegen ve onlarin yedişer uydusu ve bir de kocaman bir kara delik...
Ulan çocuk, bir tek sen gidince oturuyor bu yumruk bu boğaza! Bir keresinde de bu kapıdan bir selvi boylu çıktı, koşarcasına; arkasından dahi bakamadım. Sırtım dış kapıya yaslı, oturduğum yerde kaldım.
Ulan cocuk, ne çok şey varmış ya ortalıklarda ve ben ne kadar yorulmuşum ya; sen söyleyince baktım. Gördüm. Bir keresinde de iki yolun arasında gözlerimin altında ki mor halkaları görünce korkmuştum. Şimdi o mor halkalar etrafımda sanki. Bir hare gibi tepemde...
Ah çocuk, çocuğum, ben küçükken, te ilkokulda bir müsamerede söyletmislerdi bana Belalım'ı ama ben şimdi anladım.
"Yer nerede,gök nerede, ben neredeyim
Diye diye sınırlara geldiğim sensin"
Kafamın icinde bir saçma güneş sistemi. Bu gezegenleri kim bu sırayla dizdiyse bozsun. Olmadı. Gecenin üçünde gelen mesaj kadar hayrı yok bana o kara deliğin. Ki o mesaj bana dedi ki "hala umut var"
Var mı lan gercekten?

12 Temmuz 2012 Perşembe

barika'nın kuyusu: OMARA TEYZE

barika'nın kuyusu: OMARA TEYZE: Baş ağrısını müteakip yorgunluk geliyor. Ardı ardına… Ailecek evdeyiz, #ezikböcek hariç ama birbirimizi göremiyoruz. Ya onlar gezmed...

OMARA TEYZE



Baş ağrısını müteakip yorgunluk geliyor. Ardı ardına…


Ailecek evdeyiz, #ezikböcek hariç ama birbirimizi göremiyoruz. Ya onlar gezmede ya da ben mesaide. Sonuç olarak hala annemle gündüzleri telefonda konuşuyoruz.

Canım bir daraldı ki akşamın saçma bir saatinde; az daha camları açıp bağıracaktım; tuttum. Birisine diyecektim ki “benim canım çok sıkıldı”, vazgeçtim. O mengene her sıktığında aynı yere gitmemek lazım zaten. Ne demiş Bob Amca: “yokluğunuzu hissetmeyenleri, varlığınızla rahatsız etmeyin” Çok sert! Ama gerçekler de öyle.

Karikatürün birine manasız bir şekilde yarım saat güldüm. Hatta insanlar da gülsün diye onlara da yolladım.

İnsanlar demişken, insan sevmez olmaya karar verdim. Et yemez gibi bir şey işte. Ben beceremiyorum ya, bokunu çıkarıyorum.

Bu şarkıyı dinleyin, ben dinledikçe “hobaaa” deyip bir gevşiyorum, iyi oluyor: http://www.youtube.com/watch?v=cmm4guwzpGM&feature=mr_meh&list=PL4CDB57AB9204AE5D&playnext=0

Bir keresinde yanlışlıkla bileğimi kesmiştim. Valla lan! Yani valla yanlışlıkla! Bak inanmıyor. Ya öyle lafın gelişi elimde makasla “keserim valla” diye bileğimi kesermiş gibi yapıyordum ki şeytan doldurdu, cart diye kestim. İki gün bileğimde sargıyla gezdim. Sorana da “he evet, intihar ediyordum birden aklım başıma geldi, vazgeçtim” falan dedim.

Ne güzel laf lan: ey zalimin adamı. “Allahın cezası bir herifsin ama lanet olsun seviyorum seni” demek bence.

Çok fena Kaybedenler Kulübü’nü izleyesim geldi. Bir iki haftadır gelip gidiyor böyle, unutuyorum sonra.

Kafam dağınık ya, yazdıklarım da saçma sapan. Size de olur mu bazen, sanki kimse sizi anlamıyormuş, sevmiyormuş, istemiyormuş, özlemiyormuş gibi. 15 milyonluk İstanbul, çekmiş tatile gitmiş de bir siz kalmışsınız gibi. Bir şeyler hiç düzelmeyecek, bir şeyler hep öyle kırık dökük kalacakmış gibi. Ay kasvet işte bildiğiniz! Kasvet… Kış kış!

Dün akşam bir kere daha fark ettim ki latin dansları bana göre değil, ben de latin danslarına göre değilim. Hayatta başarılar dilerim kendilerine.

Dün akşam, sahnede izlediğim 72 yaşında ki teyze gibi olmak istiyorum o yaşa geldiğimde. Ajda abla gibi değil (alınma ablacım ama bu ayrı bir konu); Omara Portuondo gibi. (Bak yukarı resmini koydum. Benziyor sanki bana yahu)Tam teyze. Yaşlı teyze kilosunda, yaşlı teyze boyunda, üzerinde beyaz bir elbise, başına aynı beyazdan bir şalı dolamış, kırışık elleri ile tempo tutup, uzun eteklerini toplayıp ağır ağır dans ediyordu. Yaşlanınca yaşlı olayım ama ihtiyarlamayım. O işte…

Bu yakınlarda bana sürpriz falan yapmak isteyen olursa ben Sıla konserine gitmek istiyorum! Aha da buradan sipariş verdim. Valla bilmem artık.

Yeter, ben gidiyorum artık. Evde yemek varmış. Ay, evde yemek yapan birileri var lan! Yerim kasvetini!

11 Temmuz 2012 Çarşamba

GREK HEZEYANLAR



Sanal alemden adam çıkmaz! (Yok, siz alınmayın. Siz, siz, ikiniz) Mı? Çıkabilir de… Ama yine de çok güvenmemek lazım. Size ilk ve tek sanal aşkımı anlatayım da bahtımın pardon aklımın orta yerine birlikte tükürelim.


İnsan hiç görmediği birine aşık olabilir mi? Olabilir. Ya da o aşk değildir de işte aşk sanabilir. Ama aşıkmış gibi yaşar ki işte o da benim. Hatta bokunu çıkarıp sadakat tutulması bile yaşayabilirim, o kadar da saf ve salağımdır.
Neyse…
Bundan yıllar önce, arkadaşlık sitelerinden birinde (Ulan, o zaman daha yaş 23 falan ne işin var arkadaşlık sitesinde. Hayır, şimdi olsa anlarım. Ama bu yaştan sonra beni anca Esra Erol paklar) bir çocukla tanıştık. Millet o sitelerde sevgili, yatacak adam-kadın, evlenecek bir şaşkın arar ve ona göre davranır ya; ben anında çocukla kanka oldum. Arkadaşım, adı üzerinde “arkadaşlık sitesi”, mecbur muyum “burada seni bulduğuma inanamıyorum, sen bana Tanrının ve adminin bir lütfusun” tribine girmeye? Hayır, değilim ki giremedim de. İlk günden bir çizgi roman muhabbeti açıldı ki, dayanamam. Ah erkeklerin bilmediği müthiş sırrım bu zaten. Ben, bana kur yapıldığında ya da iltifatlar edildiğinde değil; tesadüfen çok meraklısı olduğum bir konuda konuşmaya başladığı an aşık oluyorum adamlara. Bir de kıymet verdiğimi bildikleri bir şeyi bana gösterdiklerinde. Bu nasıl anlatılır ki… Ben çok tuhaf ve küçük şeylere takılan, onlardan kendine eğlence çıkaran bir tipim. Uçan balonlar, dolunay, deniz kabukları falan gibi garip şeylere düşkünlüğüm vardır. Hiç de saklayamam (neyi saklayabildim ki zaten anasını satayım!), hemen belli ederim. Hayvanat bahçesinde, önümüzde ki tavus kuşu birden kuyruğunu açınca az daha sarılıyordum yanımda ki “adam”a. O da hiç hazzetmezdi böyle şeylerden. İşte benim bu hallerimi fark edenler, sonradan bunları kullanabiliyorlar. Ben de gayet izin veriyorum.
Anlamıyorsunuz değil mi? Verdiğim bu tepkileri yani. Beni anlamadığınızı biliyorum. Bu kadar küçük ve size göre gereksiz-önemsiz şeylere neden bu kadar anlam yüklediğimi anlamıyorsunuz. Aslında çok basit: bana kendimi iyi hissettiriyorlar. Başımı kaldırdığımda gökyüzünde dolunayı görüp te mutlu olmadığım bir an yok. Bunun için mantıklı bir açıklama yapmak zorunda değilim, çünkü açıklaması yok. Sadece bana kendimi iyi hissettiriyor. Aşık olduğun insanı düşünmek gibi. Zaten eğer o zaman diliminde aşıksam, dolunaya baktığımda aklıma da ilk o adam geliyor. Bir bütün gibi…

Ben ne anlatıyordum, hah, Yunanlı. Yunanlı çünkü gerçekten Yunandı kendisi. Daha doğrusu Yunan asıllı Türktü. Ailesi hala İstanbuldaydı ama o bir iki yıl önce çalışmak için Atina’ya gitmişti. Makine mühendisiydi ve…. Onca konuşmadan sonra gelen resime dayanarak söylüyorum: çok yakışıklıydı. Fotoğraf çekiyordu. Biz siteden ta ilk gün çıkmış; msn den konuşuyorduk ya da mailleşiyorduk. Derken derken, aylar oldu, ben de baya baya yörüngesine girdim adamın. La ne kolay etkileniyorum insanlardan! Sonra bir gün İstanbul’a geleceğini söyledi. Anam, beni bir görün! Yavuklusu askerden gelen köylü güzeli Kezban! Ne çarpıntılar, ne beklemeler. Altı üstü internetten tanıyıp konuştuğum bir adam. Sesini bile duymamışım daha, o kadar. Uzatmayalım. Geldi. Beni hiç aramadan tekrar Atina’ya döndü.

Nasıl bir hayal kırıklığı… Anlatılmaz yaşanır. Ne planlar yapmışım. Onu, Nardis’te Melis Sökmen konserine götüreceğim, caz dinleyip şarap içeceğiz beraber. Acınası halime hep beraber boyun bükelim. Peki ben ne yaptım dersiniz? Tabi ki çenemi tutamadım. Upuzun bir mail yazdım. Onu nasıl beklediğimi, yaptığım planları falan anlattığım kocaman bir mail. Elbette ki cevap gelmedi. Hatta çocuk benim bir tür sapık, takıntılı bir manyak olduğumu falan düşünmüş olabilir. Ben olsam kesin düşünürdüm. “La bi kahve içecektik altı üstü, manyağa bak neler yazmış kafasında” demiştir. Der. İşte böylece kapandı bu konu. Biz de bir daha hiç konuşmadık. Benim yediğim haltın saçmalığını anlamam bir iki senemi aldı. Geç olsun, güç olmasın. Bugün görsem "naber len?" derim kendisine. Valla bitince de bir rahatlık, bir gevşeklik geliyor ki bana, inanılmaz.

Bu olaydan nereden baksanız bir beş yıl falan sonra, bir gece kuzenimle beraber oturmuş eski fotoğraflara bakıyorduk. Bana bir fotoğraf uzatıp “bak bu da benim anaokulu aşkım” dedi. “a-a ne şirin, adı neydi” dedim. Adını söyledi. “Yabancı mı” dedim. “Yunan mı, neydi” dedi. Bir an için “yok canım!” geçti içimden. Durdum. “Bana bak, bunun tam adı……..olmasın” dedim. Yine uzatmayayım canlarım, araştırmalarımızın sonucunda ortaya çıktı ki benim takıntım Yunanla, kuzenimin anaokulu aşkı Yunan çocuk; aynı kişi.

Şimdi, dünya küçük mü? Evet! Ben sorunlu bir tip miyim? Evet. Akıllandım mı? Hayır! Dağılabilirsiniz.

Not: Fark ettiyseniz yazımı, geleneksel Yunan halk dansları ile süsledim, hadi yine iyisiniz.

10 Temmuz 2012 Salı

barika'nın kuyusu: #EZİKBÖCEK

barika'nın kuyusu: #EZİKBÖCEK:   Çok zayıftı lan! Bacakları bir çift çubuktu. Hele dizler, böyle iki kemikten top gibi o çubukların ortasında duruyordu. Kapkara saçları ...

#EZİKBÖCEK


  Çok zayıftı lan! Bacakları bir çift çubuktu. Hele dizler, böyle iki kemikten top gibi o çubukların ortasında duruyordu. Kapkara saçları vardı ki saçlı doğmuştu zaten. Bir de simsiyah, zeytin gibi kocaman gözleri. Gözleri, neredeyse yüzünün yarısını kaplardı.
Tam beş buçuk kilo doğduğu için annemler onu eve getirdiğinde yeni doğmuş bir bebekten çok üç aylık bir bebek gibiydi. Sonra o bebek, gözlerimizin önünde bir ayda eriyip 3 kiloya düştü. Hastalıklar sağ olsun…
Şahsen kendisini kıskanmadım dersem, yalan olur. Çok usluydu bir kere. Aklı başında bir veletti, sinir ederdi adamı. Daha dört yaşındayken bile bilinçli hareket ederdi. Benim ne mal olduğum çocukluğumdan belli olduğu için aile onu görünce baya bir şoka girmiştir sanırım. Küfretmezdi. Bir keresinde bizimkilere “anne, pezevenk ne demek?” dediğinde annemin suratını görünce; kendi kendine kalkıp odasına gitmiş, bir süre de çıkmamıştı. O kadar anlamıştı yanlış bir şeyler dediğini.
Ben onun ilk bağırarak küfrettiğini, yüksekten korktuğu halde gaza gelip gondola bindiği akşam duymuştum. Bembeyaz olmuş suratını ben aşağıdan dahi seçebiliyordum. O gondol, aşağı inip tepeye dikilene kadar geçen arada rüzgarla eşit hızda küfrediyordu çocuğum. E ne işin var senin orada?
Çocuğum… Çocuğum gibiydi. Benden beş yaş küçük olduğu için ben kendi kendimi onun annesi ilan etmiştim. Çünkü anne-baba iş güç derken çok fazla evde kalamıyordu. Biz de birbirimize bakıyorduk işte. Beraber makarna yapmayı öğrendik. Ekmek arası peynir yemeden önce salonda yere örtü sermeyi de.
Çok kavga ettik. O yaş farkı üstüne bir de cinsiyet farkını alınca acayip bir şey oluyordu. Şöyle ki onun on yaşında bir çocuk olarak “aplaa oyun oynayalım mıaaa?” şeklinde ki yalvarmalarına “ya bi git ya, ne oyunu” diyecek kadar on beş yaşında bir ergendim. Garibim, tek başına oynardı ben öyle deyince.
Arabanın arka koltuğuna sığmaz tepişirdik. Aynı odaya sığmaz itişirdik. Ranzada yattık bir zaman, sonra ayrı oda diye ısrar ettim ben. O çok istemiyordu yalnız kalmayı biliyordum ama dedim ya, ergendim işte. Dünyada bir tek ben vardım, kalanlar zaten beni anlamıyordu.
Yıllar geçince, o yaş farkı ışık hızıyla kapandı. Hem de ne kapanma. Önce çocuğum, sonra kardeşim, şimdi en yakın dostum oldu. Biz birbirimizi arayıp, birbirimize ağladık. Saçma sapan espriler yaptık birbirimize. Annemin hastalığının en meşakkatli zamanlarını o yaşadı. Onun ruhunda ki tahribatı da en iyi ben biliyorum. Geçen seneye kadar annemin eski resimlerine bakmaya bile dayanamayan çocuk; şimdi kanser üzerine şakalar yapıyor. Her zaman ki gibi, kendi yoluyla çözdü bunu da.
Alabildiğine ketum olduğu için, herkes onu vurdumduymaz sanır. Ama ben içeride ki fırtınayı çok net görürüm. Sessiz ve çok az insanla paylaşabilen erkekleri ben ondan öğrendim. Ketum ve sakin insanları ben ondan öğrendim. Kendi kendinin değerini bilmeyi ben ondan öğrendim. Ukalalık ve kibir, içi boşsa çekilmez; altında yatan temel sağlamsa sadece gıcık olursunuz.
Beni yattığım battaniyeyle salonun ortasına kadar sürükleyen, denizde kollarımdan tutup bir sağa bir sola atan, düğün çıkış ağrıyan ayaklarıma dayanamayıp beni kucağında taşıyan, evde canım sıkılınca kanepeden sırtına atladığım, hala aynı evdeyken sabahları uyanınca gidip yanına kıvrıldığım küçük, minik, 95 kiloluk ufacık kardeşim…
Okudu, yazdı, çizdi, şimdi iş güç sahibi olup bir de başka şehre yerleşti. Sanki onu Hakkari’de bilmem kaç kere basılan karakolda askere dün gönderdik, o oradan gelene kadar ettiğimiz onca dua dündü sanki. Aşk acısı çekerken yanıma gelip beş ay beraber yaşadığımız daha yeni gibi. O beş ayda bir odanın ampulünü değiştirememiş olması bile çok taze. Ki on milyon kere söylemiştim sanırım…

Küçücüktü, kocaman oldu ama küçücük kaldı.

Bundan 26 yıl önce bugün ben abla oldum. Hatta “apla yağhhh” oldum. Ne iyi oldu, ne güzel oldu.

Canımın içi #ezikböcek; doğum günün kutlu olsun…

9 Temmuz 2012 Pazartesi

barika'nın kuyusu: KAVAKLI

barika'nın kuyusu: KAVAKLI: Çocukken, annemin bana yaptığı ekmek arası köfteleri, çaktırmadan balkondan aşağı atardım. Atarmışım. Valla aslında ben sadece ekmeğin ...

KAVAKLI



Çocukken, annemin bana yaptığı ekmek arası köfteleri, çaktırmadan balkondan aşağı atardım. Atarmışım. Valla aslında ben sadece ekmeğin içinde ki biberleri attığımı hatırlıyorum ama annem tüm ekmeği attığımda ısrarlı. Bizim apartmanın altında ki bakkal, sonunda dayanamayıp anneme söyleyince ben de yakayı ele vermişim. Zaten benim çocukken yemek yemem daha doğrusu yemememle ilgili çok fazla hikaye var. Şimdi ki halime bakınca insanın pek inanası gelmiyor ki bu satırları da size ağzımda kocaman bir kekle yazıyorum ama öyleymiş. Öyleydi. Ya tamam ben de hatırlıyorum tabi ki insanlara nasıl “ben onu yemem, bunu yemem” diye eziyet ettiğimi. Et sevmezdim, sebze yemezdim, meyve eh işte, ekmek bazen. Tek düzenli besin kaynağım süttü.

Ama durun, konumuz bu değil. O benim ekmek arası köfteleri balkonundan aşağı attığım apartman artık yok. Konumuz bu.

17 Ağustos depremi olduğu sırada biz İzmir’deydik. Gölcük’ten ayrılalı da tam 10 yıl olmuştu. Sabah, staj yaptığım fabrikaya gitmek için saat 7 de kalkıp yola çıktığımda İstanbul civarında deprem olduğunu söyledi radyo. Ölü sayısı yediydi. Ben iş yerine vardığımda 70, öğle yemeğine kadar 700 olmuştu bile. Gelen haberlerde ki rakamlar o kadar abuk bir hızla artıyordu ki; algılayamıyorduk. Yer neresi, nerede ne olmuş, ne kadar zarar var bunları anlamamız biraz zaman aldı. Ve o zaman geçip, o toz bulutu biraz yere indiğinde manzara korkunçtu.
Bundan iki yıl sonra Yalovadaydım ve otobüsün camından bakarken gözlerim dolmuştu. Babam, depremden sonra Gölcük’e gittiğinde bana “şimdi görme” demişti. Bana Gölcük’ü yeniden görmek depremden 13 yıl sonra nasip oldu…

E bunca yıl sonra izler tabi ki neredeyse silinmişti. Hatta bir şey diyeyim mi, çok da güzel bir şehir olmuş. Özellikle o deniz kıyısına yaptıkları yerler, cafeler, barlar; bana İzmir’i hatırlattı bir an. (İzmir de benim eski sevgilim mübarek; bana her şey seni hatırlatıyor) #ezikböcek’in doğum yeri, bizim eski evimizi görmeye gittik sonra. Daha doğrusu evin yerini. Çünkü bizim apartmanımız, Kavaklı’da denizin içine gömülen evlerden biriydi. Düz yoldan inip, köşeyi dönerken tanıdım yerini. Hem de çok net! O kadar tuhaf ki… Yerinde hiçbir şey yok şimdi. Altında ki o benim ekmekleri toplayan bakkal da yok. O köşe bomboş, çimenlikli bir boşluk. Hemen birkaç yüz metre yanında ki okulumu da yıkmışlar, yenisini yapıyorlar. Ama deniz, o bizim evin boydan boya camlarının önünde uzanan deniz, o aynı.

Her denizci babanın çocukları gibi #ezikböcekle ikimiz, o kocaman camın önünde oturur; askeriyenin limanını izlerdik. Babamın gemisi (Alçıtepe) gelsin de biz de görelim diye. Yılın 365 gününün 300 günü seyirlerde, başka ülkelerde olan gemi; limana gelir gelmez çıkamazdı babam içinden. Biz yine beklerdik. Sonunda babam gelir, bir hafta kalır, yine giderdi. Benim gibi “babacı” bir kızı geçtim, o zamanlar daha 2 yaşında olan bizim minik velet, babamın bacaklarına sarılır; “gitme “ diye ağlardı. Yıllar sonra tesadüfen, babamın, anneme gemiden yazdığı kartpostalları bulmuştum. Babam, geminin yanaştığı her limandan anneme kart atmış. (Sonra, Barika neden evde kaldın? Böyle adam vardı da ben almadım! Tövbe tövbe…)
Bizim Gölcük’te ki çocukluğumuzun çoğu o camın önünde geçti. Her bayram rengârenk donanan, her gece ışıl ışıl yanan, denizin ortasına bir avuç taş atmışsın gibi dağılıp yerleşen gemileri seyrederek. Çok şiddetli bir fırtınada önüne yer yatakları dayadığımız, ansiklopedileri dizdiğimiz camlar; şimdi yoklar. Olsun, yerine yine güzel şeyler koymuşlar, yine güzel olmuş.
Yüzbaşılar, Değirmendere, Kavaklı, çok uzaktan ama çok tanıdık isimlerdi. Hala meydanda ki 1001 Çeşit Oyuncakçısını ve annemle babamın bizi meydanın ortasına bırakıp, saklanmalarını hatırlıyorum mesela. (Psikopat ailem benim! Bir anne-baba, iki tane küçük çocuğu meydanda bırakıp arkada bir yerlere saklanır onları izler mi? Deney miyiz biz? Of nasıl korkmuştuk ya! Sonra “Barika sen neden böyle tuhaf oldun?” Neden acaba?!)
Her şeyi yıllar sonra yeniden görmek güzeldi de acaba etrafa bakarken hissedilen iç sızısı normal midir? Yeniden birilerine aşık olmuş olsan bile, kalbini çok kıran zamanları unutmamak gibi. Yanında yeni birileri varken çok eski bir şarkı duyduğunda bir saniye için bile olsa dalıp gitmek gibi.

8 Temmuz 2012 Pazar

GECE YARISINDAN ÖNCE

Bazı seylerin yerine başka seyler koymak mümkün olmadıgı için o seyleri tamamen hayatınızdan çıkarmak doğru mudur? Hiçbirşey, başka herhangi bir seyin yerini dolduramaz zaten. Çünkü ne boylar aynı, ne kilolar, ne kalan ebatlar, ne de kapladiklari yerler. O zaman su bebek oyuncaklarında ki gibi üçgen boşluklardan kare sekiller geçirmeye çalışmaktan vazgeçmekte fayda var sanırım. Yani diyorum ki; uymuyorsa zorlamayın, kıracaksınız.

7 Temmuz 2012 Cumartesi

barika'nın kuyusu: SIRADAKİ

barika'nın kuyusu: SIRADAKİ: Sevgili Candan Ercetin, her ask bitermiş bi'gun, bildin. Aferin! Nasıl bitermiş onu bildin mi? Yansımalar yüzünden. Soyle ki; bundan 3 sene ...

SIRADAKİ

Sevgili Candan Ercetin, her ask bitermiş bi'gun, bildin. Aferin! Nasıl bitermiş onu bildin mi? Yansımalar yüzünden. Soyle ki; bundan 3 sene önceki resmin aynısını, başka bir adamda görünce "Yok artık, yine mı?!" demek suretiyle bitermiş. Bu dünyada Klonlama diye birşey var, olmalı. Yoksa benim yıllardır aynı tip adama takılıp, aynı umarsizliklari görüp aynı hızla vazgeçmemin açıklaması olamaz. Tekerrür falan değil bu artık! Sürekli bir "deja vu" hali. Mekanlar ve zamanlar değişse de bitişler değişmiyor. Eriyip gidiyor elimde her seferinde. Buyrun, bunu da alın; bu da bitti.

5 Temmuz 2012 Perşembe

barika'nın kuyusu: KIRMIZI BARET

barika'nın kuyusu: KIRMIZI BARET: Çok mu depresif yazmışım bir önce ki yazıyı? Soruyorum çünkü birileri bir şeyler söyledi, ben de dönüp bir okuyayım dedim ve fark ettim...

KIRMIZI BARET



Çok mu depresif yazmışım bir önce ki yazıyı? Soruyorum çünkü birileri bir şeyler söyledi, ben de dönüp bir okuyayım dedim ve fark ettim ki evet, abartmışım. Her zaman ki "dalgalandım da duruldum" hali. Gelmişler, esmişler falan. Paniğe gerek yok.
İki gecedir dolunay var. Med-cezir nedeniyle dengesiz bir takım hareketlerde bulunmuş olabilirim. Sorumluluk tamamen aya aittir.
Ayakkabıları ayağımdan atıp yalın ayak yerlere basasım var. Bunun nedeni mevcut sıcaklardan öte, içeride bir yerlerde -ama çok içeride- sönmeden önce son bir alev atan bir ateş. Onun sayesinde vücut sıcaklığı da kırk derecelere dayandı. Eteklerimi ikide bir sıyırmaya kalkışmam (La öyle değil, Sibel Can tutuşu, hani böyle kaldırmazmış gibi yapıp ufaktan sıyırma. Serinlik amaçlı. Tövbe ya...) da bu yüzden. Her şey fazla geliyor. Neredeyse üzerimde ki deri bile fazla gelecek!
Sönmeye yüz tutmasının nedeni de ben değilim. Zaten öyke harıl harıl yanan bir ateş değildi. Köz olalı çok olmuştu. Sonra akıllının biri, hoflaya puflaya ortalığı ateşe verdi! Hem de ne ateş... Ya ateşle baş edemeyecek adamın yangında ne işi var? Sen ortalığı ayağa kaldır, sonra da bir şey yokmuş gibi kenara çekil. Oldu! Başka?
Ama neyse ki ben eğitimli, küçük bir itfaiyeciyim. Kafamda kırmızı baretimle elimde ki battaniyeleri sağa sola vura vura dindirdim. Bu arada bir sürü şeyi kırıp dökmüş, savurmuş falan olabilirim ki ortalık baya dağıldı zaten. Ama en azından artık ortada alev neyin kalmadı. Boyum kadardı şerefsizler! Nasıl da korktum bir ara hiç sönmeyecek diye. Geçen seferde öyle gelmişti çünkü. Hiç sönmeyecek, dinmeyecek, hep böyle haldır haldır yanacak zannetmiştim ki; adam bir kamyon buzu hart diye döküverdi yangının ortasına. Değil sönmek, buz kestik. Bunun arkasından da bir daha bu kadar tutuşmaz dedim, dilimi eşek arısı sokmasın yesin, elektrik kaçağından tutuştu bu seferde.
Sonra mı? Elektrik kaldı, kaçak zaten adı üzerinde kaçak. Kaçtı.
Şimdi de, aman şimdisi falan yok. Ajda ablam her durum için uygun bir şeyler söylediği gibi bu durum için de demiş ki:  "topladım dağılan kalbimin her köşesini" Tamam, her köşesini değil ama iç açılar toplamına ulaşmama az kaldı. Kalp, kalp değil lego zaten anasını satayım! İkide bir birleştir, dağıt, birleştir, dağıt. Korkarım sonunda bir gün parçaları yanlış takacağım aha o zaman yaktım çıranızı. Esip gürlemek suretiyle bu sefer ben dağıtacağım ortalığı. Buna ben bile inanmadım ama neyse...
Bu arada; ya bu kıvranmadan, lafı dolandırmadan, utanıp-sıkılmadan nasıl söylenir? Yahu otuz yaşında kadınız, hakkında konuşamadığımız konu yok ama şimdi bu boynumdan ta saç diplerime kadar kızarmama neden olan sıcaklık dalgasını yaratan akjsakjskjskajsak anlatamayacağım, valla yazamayacağım. Sonra yazayım. Şu dolunay bi gitsin ya! Mahvetti beni. Tahrik unsuru var, sayılmaz.

3 Temmuz 2012 Salı

barika'nın kuyusu: KAPANMAYAN BAVUL

barika'nın kuyusu: KAPANMAYAN BAVUL: Aynı adam için iki kadın var benden içeride: aşık olan ve olmayan. Bu ikisi aynı anda yaşayamıyor o aynı adam için çünkü o adamlar hep ...

KAPANMAYAN BAVUL



Aynı adam için iki kadın var benden içeride: aşık olan ve olmayan. Bu ikisi aynı anda yaşayamıyor o aynı adam için çünkü o adamlar hep onları birbirine düşürüyor. Ve her seferinde aşık olmayan hayatta kalıyor. Aşık olanın onca inadına, onca direncine, onca güzelliğine rağmen... Cinayet yeri temiz, tertemiz. Neden biliyor musunuz?
Aşık olduğum hiçbir erkeği ben kendi başıma kafamdan atamadım. Hep onlar kendi kendilerini bir şekilde çıkardılar aklımdan. Onlar başlatmasa da, onlar bitirdi. Birinci dereceden değil, ikinci dereceden cinayet yani.

Sevgim bakidir ama aşkım bitiyor. Dostluğum bakidir ama sevgilim gidiyor. Çok tutasım vardı ama elim kolum tutmuyor. Zaten bana tutacak yer de bırakmıyor. Tek kaybeden ben olsam içim yanmayacak, alışığım ama farkında değil; o da kaybediyor. Falan filan…


Eğer kaçmak ya da birini düşünmemek için gittiğiniz yerlerde, onu daha çok düşünüyorsanız ayvayı yemişsiniz demektir. Bitmişsiniz. Bitmişiz. Bitmişim.
Koskoca Yunanistan (yalan yalan, şu kadarcık ülke) yetmemişti bana, küçücük ilçe mi yetecek?

Denize bakarken, yeşile bakarken, kayaya bakarken... Utanmasanız kahvaltı tabağının kenarında ki maydanoz sapına bakarken bile onu düşeceksiniz. Ayıp lan! Ayıp değil aslında, aptallık. Hem de ne aptallık. Çünkü bir anda bir gece yarısı bir şeyi fark ediyorsunuz: hayatın sizin için duran kısımları, başkaları için akmaya devam ediyor. Yani siz düşüne durun, siz düşünürken insanlar eylemde bulunuyorlar. Askıda kalan bir tek sizsiniz, hayat devam ediyor.

Ah gözünü sevdiğim, ah be canını yediğim akıl; ne var azıcık çalışsan. Azıcık bir kendine baksan, azıcık bir kendine gelsen.

Limanağzı’ndan çıkan motor, beni Kaş’a götürene kadar o yirmi dakikada kafamdan geçenlerden daha tehlikelisi; hissettiklerimdi. Yani onu yanımda hissetmem, tam yanımda oturduğunu, yanı başımda olduğunu. Hem de gözlerimi kapamama dahi gerek kalmadan. Neredeyse nefesini duyacağım. Yok artık! Bu kadar şiddetli ve bu kadar güçlü hissetmemek lazım bazı şeyleri. Hatta hiçbir şeyi…

Ya da bu kadar çok istememek lazım. Gördüğüm her şeyi görsün, duyduğum her şeyi duysun, benimle beraber izlesin, dinlesin, yesin, içsin, benimle beraber uyusun, elinin teki sırtımda, iki kürek kemiğimin arasında dursun diye bu kadar istememek lazım. Denizin içinde uzanırken, renkli sandalyelerde oturmuş etrafa bakarak bira içerken, birisi çok komik bir şey söylediğinde, karşı masada Akbaba’yı görünce, abuk sabuk şeylerden “o da burada olsaydı” yı çıkarmamak lazım. Lazımlar ve gerekler o kadar çok ki, yapılması gerekenler ve benim yaptıklarım o kadar ters ki, benim algım böyle durumlarda o kadar kendine Müslüman ki; baş etmek için özel çaba gerekiyor.

Taş olsa anlardı; ben de taş, kafama düşünce anlıyorum. Tam kafamın ortasında hali hazırda bir şişlik vardı, aynı konuda aynı yere yenmiş farklı taşlar yüzünden.
Bütün bunlar sanılanın aksine olanlardan değil, olmayanlardan. Olamayanlardan. Ben elimi dahi süremezken, başkalarının avuçlamasından. Ben nefes almaya dahi korkarken, başkalarının ağız dolusu soluklanmasından. Ben ne yapacağımı bilmezken, başkalarının daha da üstüne ne yapacağını şaşırmasından.

Başladığım yere dönüyorum. İlkinin bittiği bunun başladığı yer; şimdi bunun da bittiği yer. Bitişi görebiliyorum. Hep gördüm. Etimden sıyrılan deriyi görmek gibi, sızısından korkuyorum ama dökülmesine engel olamıyorum. Elimden bir şey gelmiyor, zaten gelmesin de. Gelmesin anasını satayım! Dökülsün, çırılçıplak kalayım. Sanki ilk defa dökülüyor! Daha öncekilerden alışığız. Bak zaten ben yine kendi kendime yazıyorum. Muhatabım yok, cümlelerin öznesi yok, takma isim bile yok. Çünkü bu benim derdim. Üzerinde tepinip kapatmaya çalıştığım bir bavul gibi; her yerinden patlayıp dağıldı sonunda. İyi oldu, boş ver. Zaten bu bavulun gidecek bir yeri yoktu.