21 Mayıs 2012 Pazartesi

HORTLAK



Şu "Peçete" li yazıyı ( http://barikaninkuyusu.blogspot.com/2012/05/mektup_04.html )hatırlıyorsunuz değil mi? Hatırlayın. Ben de hatırlıyorum. Herkesin hayatında o anda önünde duran bir peçeteye, bir kağıda, ne bileyim gazetenin pazar ekinin kenarına, kitap sayfasının köşesine içinde ne varsa kusmak istediği bir an olmuştur sanırım. Bende de böyle anların "küt" diye geldiği yerler ve buna sebep olan insanlar oldu. Oluyor. Korkarım ki olacak da.
Öyle zamanlarda hep bir şeyler, yazdım, karaladım. Yoksa olacaklardan, yapacaklarımdan korktum. Kişiler değişti ama ben bir türlü değişemedim. Üstüne üstlük bir de onların değişmelerini umdum. Fark etmelerini, aymalarını, anlamalarını, öğrenmelerini, görmelerini... Halbuki ilk saniyede aymadıysa insan bir şeye, üzerinden asır geçse aymaz, unuttum. Hem herkes aynı yerden bakmıyor ki resme. Öyle olsaydı, bunca tartışma olur muydu? Gül gibi sevişir giderdik.
Bugün, Gamzem bana bir mail attı. Daha doğrusu bir zamanlar benim ona attığım bir maili bana geri yönlendirdi. Oradan çıktı bunlar. Te sandığın diplerinden. Tarih 2008'in Mart ayı. Hiç hatırlamıyorum. Hafızamdan sildiğim bir döneme ait. Yazıyı, bu yazıyı yazdığımı da hatırlamıyorum. Ama okuyunca hatırladım neden yazdığımı; içim acıdı. Kendi içimi nasıl da kanırtmışım, nasıl da acıtmışım yuh bana! İnsan kendisine nasıl yapar bunu? Değer mi? Değmedi. Basbaya boşa gitti.
O gece, bahsi geçen yerde tek başıma kalıp, midyecinin önünde nasıl ağladığımı, sonra barın birine girdiğimi, oradakiler -ki hepsi arkadaşımdı- anlamasın diye nasıl çırpındığımı gayet iyi hatırlıyorum. Kişisini ve sebebini s*tir edin; ben yarasını hatırlıyorum.
Çünkü ondan, o geceden tamı tamına iki hafta önce, bir barın önünde ki bir masada aynı adamın beni öptüğünü de hatırlıyorum.
Ve bundan nereden baksanız iki yıl sonra, terası manzaralı, yüksek tavanlı bir ofiste, birinin elinden kaçmak için nasıl çabaladığımı; kalbimin nasıl sıkıştığını da hatırlıyorum.
Olayları zincirlerle birbirine bağlamanın sağlıksızlığını sonradan öğrendim. Bir yara, başka bir yaranın üzerinde açılmıyor. Geçmişinde ki yüzünden bugününe şans veremeyen daha doğrusu vermeyeni görünce, bir kere daha anladım; ben doğru olanı yapıyorum, unutuyorum. Günlük acıları çekiyorum. Dibini görsem de en azından dipte kalmıyorum. Evet, belki çok konuşuyorum ama hiç olmazsa içimde tutmuyorum.
Bugün, bu bahsi geçen mailin muhatabı nerede, ne yapıyor, hiçbir fikrim yok. Bir önemi de yok. Bu olayın öznesi çoktan "ben" oldum. Peçetenin muhatabı ise, artık sahibi. O nerede, ne yapıyor, bu konuda da fikrim yok. Bu olayın öznesini sorarsanız...
Geçmişten gelen bir şeyler benim bugünümü hortlatıyor. Buradan anlayabilirsiniz o günün öznesine bağlılığımı, geçmiştekileri yok sayarak hem de! Bu geçmişimi inkardan değil, tamamen farklı. Sadece bugünün öznesine odaklanmamdan. Zamanında gelip geçenlerin günahını bu sabi sübyanlar mı çeksin? Neden? Ne suçları var? Ne suçum var (dı) ?
Her neyse, o kadar anlattım da buraya koymayacağım sanmayın. Buyrun okuyun:

"Bu hayatta en zor şeylerden birini daha öğrendim tecrübe ederek...
Aşk dediğimiz şey zaten tecrübelerden ibaret.
Her tecrübe biraz daha kapatıyor kapıları.
Biraz daha sıkıyor kilitleri.
Biraz daha derine gömüyorum her seferinde içeridekileri.
Çünkü canının ne kadar daha yanabileceğini tecrübe ediyor insan aşık olduğunda.
Ve kendini ne kadar korumak istersen iste ya da kendini ne kadar korumaya çalışırsan çalış aslında tek istediğin sana acı çektirecek kadar çok yaklaşmak ona...
O zaman şikayet etmenin ne anlamı var?
Bir anlamı yok...
Zaten benim bir şikayetim de yok. Çünkü ben bilerek, isteyerek ve geçmişten bunu tecrübe etmiş olarak geldim buraya. Hepsini göze alarak geldim.

Ama zormuş…
Deli gibi aşık olduğun adamı koca bir geceden sonra kendi ellerinle başka bir kadının yatağına göndermek. Ve sadece arkasından bakmak, sadece bakabilmek, elin kolun düşmüş, o sokağın köşesinden yürüyüp gidişini görmek. Sonra geri dönüp hiçbir şey olmamış gibi insanların arasına karışmak. Evet aşık olmak can yangısını göze almaktır ama bu yangı zormuş, çok zormuş.
Ben yeniden Galata kulesinden bakmak istiyorum bu şehre... Çünkü o zaman daha anlaşılabilir, daha kabullenilebilir, daha sevilebilir duruyor...
Belki daha rahat kabul ederim o zaman insanların birbirinin içine geçişlerini ve bu geçişlerin yer-zaman-mekan sınırı tanımadan, kimi kırıp kimi kırmayacağına aldırmadan gerçekleşmesini...
Belki o zaman gözümü kapatmak, devam etmek, yol almak, aldırmamak daha kolay olur.
İçerden bakınca yani bu kadar yakından, yürüyüp gidenler sanki üstüme basıp geçiyorlar. Farkında olmadan.
Bağlanmak, alışmak, onu bir parçan yapmak, onun bir parçası olmak, ait olmak, sahip olmak, soluk almana, hayatta kalmana, gülmene, ağlamana sebep yapmak, utanmamak, sıkılmamak, elini uzatsan tutacakken parmağını bile kımıldatamamak…
Falan filan desem
Bende yoruldum galiba artık bu tarih tekerrüründen
Bırakalım peşini gitsin desem ama sol tarafı tamamen kesip atmak demek…"

2 yorum:

  1. Sanırım biraz da kendimiz belirliyoruz çekeceğimiz acıları. Sonra acılarımıza alışıyor, onları arıyoruz, boşlukta el yordamıyla bulduğumuz alışılmış acılarımıza "aşk" adını veriyoruz. Seviyoruz, hayal kırıklığına uğruyoruz, kanıyoruz. Sonra iyileşip yeni bir yara almak için kendimizi yeniden boşluğa atıyoruz. Belki boşlukta midemiz civarına yerleşen o duyguyu seviyoruz, belki var olduğumuzu ancak bu şekilde hissediyoruz.

    YanıtlayınSil
  2. Şu yakın zamanda bir kere daha anladım ki; evet ben belirliyorum şu acı dediğimiz şeyi. Ama sorun da çözüm de orada ya; "ben" belirliyorum. Gönüllüyüm yani aslına bakarsan :) Ve ben yaratıyorum. Yaşarken de buradakinden az yazmıyorum. Üstüne, yazdıklarımı bir de oynuyorum.

    YanıtlayınSil