18 Mayıs 2012 Cuma

ANKARA'NIN TAŞI



Sevgili  Blog,

Tura bu akşam Ankara ile başlıyoruz. Ankara nedir, ne değildir bunu döndüğümde konuşacağız zaten ama ondan önce Ankara eskiden neydi benim için, size onu söyleyeyim.

Ben çocukken sık sık geldiğimiz, soğuk ve ayazı bol şehirdi Ankara. Gözümde hep gri, hep koyu, hep karanlıktı. Hala da öyledir. Bir keresinde kışın çok karlı bir zamanında, Dikmen'deydik. Hala hatırlıyorum, o yokuştan arabaların nasıl kayarak in(eme)diğini ve inene kadar da nasıl sürekli birbirlerine geçirdiklerini. Tabi biz bunu evin penceresinden izliyorduk ama evde de elektirkler kesilmişti. Tam kış felaketi! Bundan bir kaç hafta önce apar topar bir gece yarısı gittiğimdeyse, o günün sabahında tepemizde boza pişiren bir güneş karşılamıştı bizi. Ki buradan sizin de anlayabileceğin gibi sıcağı, soğuğu kadar çekilmezdir. Karasal iklim işte, canım ya...
Eminim iyi tarafları, yerleri, kişileri, mekanları vardır. Her şehrin vardır. Da işte deniz yok ya. Valla klişe olsun diye söylemiyorum ama ben 30 (tamam la 31) yılımı hep deniz kenarı şehirlerin, denize bakan taraflarında geçirdim. Suya doğdum resmen. Arıyorum arkadaşım ne yapayım. Hem siz ne derseniz deyin, fark ediyor. İçinden deniz, nehir, göl bilimum su geçmeyen şehrin insanı ile bozkırın insanı fark ediyor. Gerçi o "deniz kenarı insanı" hep bir rahat, hep bir gevşek olduğundan acayip sinir bozuyor ama yine de ne bileyim işte.
Tepenin birinden uzaklara, bir manzaraya bakarken gözünüz deniz aramaz mı? Biri rakı dedi mi, aklınıza deniz kenarında masalar gelmez mi? Canınınızın en sıkkın, ruhunuzun en bıkkın olduğu zamanlarda bir su kenarına inmek size iyi gelmez mi? Bana gelir. Belki balık olmamdandır belki değil, canım sıkılınca suya değdiğim an içim açılıyor. Lan bulaşık yıkasam iyi geliyor, o kadar! O yüzden sanırım içinden su geçen şehirlerde iyiyim ben. O yüzden sanıırm o tepemizde boza pişen gün, onca derdin arasında sabah kalkıp ilk iş arabayla Gölbaşı'na gittik. Aha da su diye... O yüzden sanırım ne zaman bir göl kenarından geçsek babama arabayı durdurtup, inip ellerimi ayaklarımı suya sokmadan yola devam edemedim. Ya da bir yerde denize yaklaşabiliyorsam, nehire inebiliyorsam hatta parkta kıçı kırık bir fıskiye bile olsa; tüm o sulara değmeden içim rahat etmedi. En son bu sene Nisan ayında, Seferihisar'da denize girerek kendi rekorumu da geliştirdim. Aferin.
Demem o ki; Ankara başkentimizdir, canımızdır, falandır filandır. #ezikböcek'in yeni evidir, o yüzden kıymetlidir. Bu aralar Bezhat Ç. sayesinde gözümde daha da bir kıymetlidir. (galiba aslında Bezhat Ç. benim gözümde acayip kıymetlidir; adam Tokatlı olsa, Tokat'a kıymet vereceğimdir.) Ama biraz kurudur işte sanki. Kuraktır. Bana bir tren mesafesindedir fakat tren seferleri durdurulduğundan can sıkıntısıdır. Şehirler arası otobüs firmaları konusunda tecrübelerime tecrübe katmaktadır. Uçak mı? İzmir aktarmalı İstanbul-Ankara uçağı var, haberiniz var mı? (Ayrıca Ankara aktarmalı İzmir-İstanbul uçağı da var) Hani böyle çok fena halde hava alanı hava alanı gezesiniz varsa, tercih edebilirsiniz. Ya da insan bir yerden bir yere uçakla, otobüsle gittiğinden daha uzun zamanda gidebilir mi diye denemek isterseniz nefis bir seçenek olabilir. Ben zaten Esenler, Dudullu, Samandıra, İzmir otogar, Aşti beşgeninde seçeneklerime seçenek katıyorum.

Muhatabına not: Bazen diyorum ki; o otogarlarda benim gördüklerimi "sen" görseydin; ne yazılar yazardın, ne muhabbetler kurardın. O kadar iyi biliyorum ki bunu; görebiliyorum. "Sen"i tam o anda, orada insanlarla konuşurken görebiliyorum. Bu da benim lanetim.

4 yorum: