2 Kasım 2010 Salı

ZAMANE

Bir keresinde adamın biri bana "çok konuşuyorsun ama hiçbir şey anlatmıyorsun" demişti. Çok konuşuyorum evet, hatta üstüne üstlük yüksek sesle konuşuyorum. Mesela o yüzden hiç bir barda sesimi duyurma konusunda sıkıntı yaşamışlığım yok ama aynı sebepten kimseye gizli gizli bir şey de söyleyemem. Ve evet, aslında tüm o laf kalabalığının arasında can alıcı cümleleri kurmuyorum. Çünkü o cümleler için vize gerekiyor. Bir zaman geliyor, karşımdakine dilimin bağı hepten çözülüveriyor. Bu seferde zembereği boşalmış gibi neyim var neyim yok döküveriyorum ortaya. Hep diyorum ya bende ayar yok!

Bu da geçmişten gelen bir ders aslında. Zamanında ortalıklarda açık kitap gibi gezip tüm hayatımı anlatıyordum da ne oluyordu; hiç! Kimsenin gerçekte kimsenin derdi ile ilgilendiği yok. Ya da kimin neyle ilgilendiği ile... Çıkarlarımıza hizmet eden bir yanı olmadığı sürece karşımızdakinin hayatını bilmemize gerek yok, içimizi sıkacaksa anlatacaklarını dinlememizin bir anlamı yok, bize bir fayda sağlamayacaksa neyle ilgilendiğini bilmesek de olur. Muhabbeti güzelse adamın içmeye gideriz, sağda solda tanıdığı çoksa eğer dışarı çıkabiliriz, arabası varsa altında karşıya geçeriz, güzel kız arkadaşları varsa ortamına gireriz, cebinde parası varsa arar bir yerlere davet ederiz, gece "iş çıkacak" kızlardansa bir yemek yeriz, biz kendimizi garantiye almadan birşeycikler yapmayız. Biz buyuz; en basitinden insanız. Önce çıkarımız sonra egomuz, yer kalırsa en köşede bir yerde durur gururumuz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme