22 Kasım 2010 Pazartesi

TATİLDE NELER YAPTIK KOMPOZİSYONU...

Sezen Aksu / Allahın varsa…
(Kurabiye gibi çocuklar dedi ya! Nasıl bir kadınsın sen?)


Uzun tatil, iyi bir şey değil ama bu tamamen benim şahsi kanaatim. Yani “saçmalama” ile başlayan tüm karşıt yanıtlarınızı sunabilirsiniz. Hele de böyle 10 günler sürenler hepten tuhaf. Sabahları 9 da kalk ( benim sevgili babam saat 9 oldu mu “hadi kalk kızım saat 11 oldu, bayramda bu kadar yatılır mı” nidası ile odaya girer çünkü babamın kullandığı saat dilimi başka bir meridyen ve paralelden geçiyor), güneşli balkonda kahvaltını yap, gazeteni oku, çayını iç, bilgisayarı aç sağa sola sataş, birkaç bir şey oku, sonra gelsin kahveler (sonra da neden bu midem hep ağrıyor benim de). Öğle yemeğine ne yesek konulu günlük tartışma programına müteakip (bu yüzden kilo alıyorum ben eve gidince. Yahu bizimkiler daha bir sofra toplanmadan ertesi öğüne dair plan yapmaya başlıyorlar. Ben ve sindirim sistemim kendilerine yetişemiyoruz!) televizyonda izleyecek bir şey var mı acaba çıkmazına gir. Ki yok! Allah için, evde oturanlara acımamak elde değil. Görsel medyanın durumu içler acısı…
O arada komşularla, arkadaşlarla herkesle dedikodunun dibine vur! Bayram bayram cehennemi garantile, yerini sağlamlaştır.
Büttttüüün bu ritüel hep devam etsin ama tamam mı? Şaka bir yana en garibi uzun aralardan sonra yeniden anne-babayla aynı evde olma kısmına adapte olmak. Evde hep birileri var. Ne yediğinle ne içtiğinle ilgilenen, gece iyi uyudun mu, üşüdün mü diye soran, sabah kahvaltısına tahin-pekmez yapan, her sabah senin için yumurta haşlayan, patates kızartan, sen istedin diye bir kazan aşure pişiren, geç kalıp otobüsü kaçırınca seni taa gelip Konak tan arabayla alan… Buna uyum sağlamaya başlarken biter bu düzen ve sonra sen elinde bir koca valiz, bir laptop, bir çuval boy çanta ve en son olarakta çantalı çift kişilik nevresim takımı ile sabahın 2 sinde, dımdızlak kalakalırsın Bostancı Gösteri Merkezi nin önünde. Olacak iş mi?
Ve tabi yıllar geçse de değişmediği için Allaha şükrettiğim dostlukları düzeni hiç bozulmadan yaşamak. Ancak birkaç ayda bir görsem de her seferinde o masadan sanki daha dün akşam kalkmışım gibi geri oturabildim. Oturabiliyorum. Yüzümde ki her çizgiyi, her mimiği bilen insanlara dert anlatmak zorunda kalmıyorum. Fütursuzca konuşuyorum, gülüyorum ve asla “acaba” lar doluşmuyor kafamın içine. Ki biz kavgalar, gürültüler, kırgınlıklar, kızgınlıklar atlattık. Ama bir yerde tutturduk kıvamı: biz asla birbirimizden vazgeçmedik!
Velhasıl kelam, uzun ev tatilleri insanda bir tür jet lag yaratıyor. Saat farkından ziyade düzen farkı nedeniyle. Ve ben her seferinde aidiyet sorunumu tekrarlıyorum bu aralar. Kendimi bir yoklamadır gidiyor. Nerede, nasıl olduğuma, kim olduğuma, nereye ait olduğuma ve aslında bir yere ait olup olmadığıma dair. Cevabını henüz veremediğim ve hatta her seferinde farklı cevaplar verdiğim bir soru yumağı bu.

2 yorum:

  1. en sevmediğim şeydi bu kompozisyon.. kompozisyonu severdim de tatilde ne yaptın sorusu berbat.. ne tatili bi kere :)

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. of ne kadar eski bir yazı. sayende bir daha okudum. o zamanlar kafam hep bununla meşguldü: ben nereye aitim?

      Sil