10 Kasım 2010 Çarşamba

YÜZÜK 1

Eylül 1995 - Doğu

Deniz kenarında ki kayalardan birine oturmuş, avucunda biriktirdiği çakıl taşlarını suya fırlatıyordu. Okulu asmaya karar verdiği andan itibaren aklına gelen ilk şey deniz kenarına gitmek olmuştu. Beyaz gömleğinin düğmeleri açık, içinde ki siyah tişörtü pantolonunun üzerine çıkmış, lacivert kravatı çoktan çantasına tıkılmış bir halde sahilden geçen ilk otobüse binmişti. Arkasından avaz avaz bağıran kızıl belaya rağmen hem de! Tanıştıkları ilk gün anlamıştı onun başına nasıl bir bela olacağını.
Tam koridoru dönerken, köşede kafa kafaya çarpıştığının kim olduğunu görmek için gözlerini araladığında görmüştü ilk onu. Bembeyaz yüzünde çilleri, halat gibi iki kalın örgüyle toplanmış turuncuya çalan kızıl saçları ve canının acısından yaşarmış yeşil gözleri ile masal kitaplarında çizilen resimlere benziyordu karşısında ki. “Uff” demişti kız alnını ovalayarak “ne kalın kafan varmış ya! Afallamış bir halde ona bakmıştı. Kalın kafalı mı demişti şimdi bu çilli şey ona? “sen kendine bak” demişti sinirle. Kız, cevap bile vermeden yanından geçip gitmişti. Sonra ilk derste sevgili öğretmeni ikisini yan yana oturtmaya karar verince ikisi de oldukları yerde ayağa fırlayıp itiraz etmişlerdi. Öğretmen, karşısında durmuş hararetle birbirini şikâyet eden bu iki çocuğa ve alınlarının ortasında ki kırmızı şişliğe bakıp; gülmemek için dudaklarını ısırmıştı.

Mayıs 2010 – Şimal

Ufacık bir çizik insanın canını bu kadar yakar mı ya, diye hayıflandı içinden. Altı üstü ufacık bir kağıt kesiği ama bas baya sızlıyordu işte. Hepsi o kara çıyanın yüzündendi. Ona sinirlenip masada ne kadar kağıt, kitap, defter varsa yere fırlatmasa elini çizmeyecekti. Yan masada oturan arkadaşı ağzı açık onu seyrediyordu. Henüz bir şey söylememişti çünkü büyük ihtimalle sakinleşmesini bekliyordu. Dudaklarıyla ufacık yarasında ki kanı emdi. Sonra da sandalyesine çöktü. O kadar sinirliydi ki, yorulmuştu. Kendi sinirinden yorulmuştu. Çaresizlik bastırmaya başlıyordu şimdi de. Ne derse desin bir şeyi değiştiremeyeceğini bilmenin çaresizliği. Omuzları çöktü. Dirseklerini dizlerine dayadı, başını avuçlarının arasına aldı.
Bu teklif, onun için o kadar çok şey demekti ki. Kariyer, para, nüfuz, eğitim, fırsat, fırsat, fırsat. Ama aynı zamanda binlerce kilometre demekti. Gitmek, ayrılmak, bölünmek, dağılmak demekti. Teknolojiden, uçaklardan, olanaklardan ondan bundan bahsedip avutmaya çalışacaktı ama avunamazdı ki. Hangi teknoloji onun boynuna yüzünü gömüp uyumanın yerini tutabilirdi ki? Kendi kendini ikna edemiyordu bir türlü. Onun için mutlu olması gerekiyordu ama olamıyordu. O kadar bencildi ki konu O olunca. Konuşması gerekiyordu. Daha fazla kaçamazdı. Masanın üzerine bakıp telefonunu görmeye çalıştı ama göremedi. Ayağa kalktı, masanın üzerinde değildi. Yerde ki yığına baktı. Oralarda bir yerde olabilirdi, emin değildi. Dizlerini yere koyup, kağıtları aralamaya başladı.

Eylül 1995 – Doğu

Ne yapması gerektiğine karar veremediği zamanlarda gelirdi deniz kenarına. Düşüncelerini temizlesin, berraklaştırsın diye. Şimdi de tutup en büyük kararı ona bıraktıkları için buradaydı. Annesine ve babasına olan kızgınlığı o kadar büyüktü ki aklına geldikçe gözleri yaşarıyordu. “biz boşanıyoruz, ikimizden birini seçip onunla kalmalısın” demek bu kadar kolay mıydı gerçekten? Avucunda ki son çakıl taşını da hırsla fırlattı suya. Seçmeyecekti! İkisini de bırakıp kendi başına yaşayacaktı. Nasıl olsa o sene üniversite sınavına girecekti, hiçbirinin de yanında kalmasına gerek yoktu. Yazardı şehir dışında bir üniversite, ikisini de görmekten kurtulurdu. Tam da bu zamanda, sınavlara hazırlanırken yapılacak şey miydi bu? Hiç mi düşünmüyorlardı onu? Elinin tersiye gözlerini sildi, burnunu çekti. Tam o sırada sesini duydu Şimal’in: “ne o ağlıyor musun yoksa?”
Cevap vermedi hatta dönüp bakmadı bile. Kız beklemeden önünde ki iki kayadan sekti, onun oturduğu kayaya ulaşınca elinde ki çantayı yere bıraktı. İki elini beline dayadığını tam önüne vuran gölgesinden seçebiliyordu. “bi soru sorduk de mi?” dedi sabırsızca. Kafasını kaldırıp baktı, kızgın bir ifade vermeye çalıştığı yüzünde ki endişeyi okuyabiliyordu. Garip bir zevk alıyordu bu kızın onun için kaygılanmasından. Hiçbir şey söylemeden kafasını yeniden denize çevirdi. Kız, ellerini indirip yavaşça yanına oturdu. İkisinin de yüzleri denize dönüktü artık. “ne kadar kötü peki?” dedi kız. “boşanıyorlar” diye cevap verdi Doğu.

Mayıs 2010 – Şimal

Telefonun üçüncü çalışında karşı taraf açtı: “efendim Şimal?” Derin bir nefes aldı, yutkundu, sonra elinden geldiğince sakin bir sesle: “akşam işten çıkınca bir yerde yemek yiyebilir miyiz Doğu, konuşmamız lazım” dedi. İtiraz etmeyeceğini biliyordu. İki dakikalık bir konuşmadan sonra yer ve saat konusunda anlaşmışlardı. Telefonu kapattıktan sonra o darmadağın yığını yeniden masanın üzerine taşıdı sonra da yan masada ki arkadaşına dönüp dil çıkardı. Etrafında ki herkese biraz çatlak hatta fena halde çatlak insan imajı vermeyi seviyordu. Bu sayede ne derse desin, ne yaparsa yapsın onu yargılamak yerine “huyu bu” demelerini sağlıyordu. Bu yolu keşfettiği zamanlar okul zamanlarıydı ve hep işe yaramıştı. Doğu, nefret ederdi bu huyundan; hiçbir şeyin sorumluluğunu almamasından, hep deliye yatmasından. Ne olmuş! O da Doğu’nun bir sürü şeyinden nefret ediyordu. Hatta o anda bizzat Doğu’dan nefret ediyordu. Ki ondan nefret etmek pek becerebildiği bir şey değildi.

Eylül 1995 – Doğu

“ne demek boşanıyorlar?” Ne anladıysan o demek işte demişti cevap olarak. Şimal, yanında beyaz çoraplı ayaklarını ileri doğru uzatmış halde oturuyordu. Cebinden bir avuç çekirdek çıkarıp ona uzattı. İstemem anlamında kafasını sallayınca da omuzlarını silkip avucunda ki çekirdekleri yemeye başladı. Çitlediği kabukları tükürerek denize doğru atıyordu. Birkaç dakika hiçbir şey konuşmadan oturdular. Sonra kız birden “peki sen şimdi kiminle kalacaksın?” diye soruverdi. Bilmiyordu ki… Bu saçma soruya onlar sorduğunda da cevap verememişti. Aslında nasıl cevap vermesi gerektiğini bilemiyordu. Çünkü neden illa birini seçmesi gerektiğini anlayamıyordu. Her ikisiyle de paylaştıkları her ikisine de hissettikleri farklıydı; nasıl ayırabilir ya da nasıl birinden vazgeçebilirdi ki? İkisine birden ihtiyacı varken neden birinden feragat etmek zorundaydı? Gözlerine hücum eden şeyden kurtulmak için hırsla oturduğu kayaya vurdu. Eli acımıştı ama yine de kaldırmadı elini kayadan. Bembeyaz, küçük bir el kapattı elinin üzerini; sonra da fısıldadı: “boşver, sende bizde kalırsın”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme