8 Kasım 2010 Pazartesi

KUSMAK

İşaret parmağımı itebildiğim kadar ileri ittim. Önce tırnağımın küçük dilimi sıyırışını hissettim sonra da o bildik kasılmayı; midemin aşağılarından gelen ve engellenemeyen kasılmayı. Ağzıma doğru yükselen o ekşi tadı da tanıyordum. İki elimle tutundum klozetin iki tarafına ve içeride ne varsa boşalttım. Kustum. Ta çocukluğundan beri yardım olmadan kusamam. Mide bulantısından kıvranıp yattığım çok saatler bilirim ama şimdi ne o kadar zamanım vardı ne de o kadar sabrım. Tuvaletin aynasında durmuş bembeyaz yüzüne bakıyordum. Elimi yüzümü o aptal sensörlü musluklarda yıkamak eziyetini yeni bitirmiştim. Alnımın kenarlarından şakaklarıma, oradan da yuvarlanıp çeneme inen damlacıklara takıldı gözüm. Elimin tersiyle çenemi sildim. Sonra da yine sensörlü kağıt havlu veren makineden bir parça koparıp yüzümü sildim. Berbat görünüyordum çünkü berbat hissediyordum.
İnsanlar bunu nasıl bu kadar kolay yapabiliyorlardı? Nasıl hiç tanımadıkları insanlarla aynı yatağa girebiliyorlardı? Bunu bu dünyada milyonlarca insan, milyonlarca defa yapmıştı; peki hepsi de ertesi sabah kusmuş muydu? Yoksa bu ilk seferdi diye mi bu kadar mide bulandırıcıydı? Bir daha ki sefere barın birinden tanımadığım bir adamla çıkıp yatınca ertesi gün kendimi bu kadar kötü hissetmeyecek miydim? İnsan buna alışabilir miydi? Bir dakika! Bir daha ki sefer olacak mıydı? Bu, alışkanlık yapan bir şey miydi?
Adam, benden daha beter durumda olmalıydı. Acaba? Gece tam o anda, anladığında yüzünde beliren ifadeyi odanın karanlığına rağmen o kadar net görmüştüm ki. Dua etmiştim içimden: ”Lütfen, lütfen durmasın. Buraya kadar geldim, buna tekrar katlanamam, lütfen burada bu işi bitirsin.” Neyse ki adam sarhoştu. Anladığı şeyi aslında yanlış anladığını düşündü ki ben de o öyle düşünebilsin diye o anda yapabileceğim her türlü hamleyi yaptım. Konuyu açmadan kapamak zorundaydım.
Ellerim lavabonun kenarlarında, hala aynaya bakıyordum. Belki baktıkça yüzümde ki beyazlık yerini biraz daha insan rengine bırakır diye umuyordum. Hayatımda hiç sigara içmemiştim, tadını dahi bilmiyordum ama o anda canım o kadar sigara istiyordu ki! İnsanın canı hiç tatmadığı bir şeyi isteyebilir mi? Kendimi başkalarının sigara dumanlarının içime çekerken yakaladığım anları düşündüm. Yıllar içinde fark etmeden tiryaki olmuştum bile belki de.
Bara ilk girdiğimde aklında olan bu değildi. Hiçbir zaman o niyetle gitmezdim ki zaten. Hatta bunun niyeti nasıl olurdu ondan bile emin değildim. Sadece artık düşünmek istemiyordum. Tek başıma barda ki taburelerden birine oturmuştum. Tanıdık kimseyi istemiyordum yanımda çünkü tanıdık demek, konuşmak demekti. Ama konuşmak falan istemiyordum artık. Yeterine insanla, yeterince konuşmuştum. Onun ne kadar hain, ne kadar yalancı, ne kadar adi olduğunu sayıklayan kız arkadaşlarıma da; ” boşver, zaten adam değildi kızım” diyen erkek arkadaşlarıma da artık tahammülüm yoktu. Madem herkes başından beri bu kadar iyi gözlemlere ve keskin yargılara sahipti de neden bunca zamandır susmuşlardı? Ya da herkes görmüştü de; ben nasıl kaçırmıştım tüm bunları?
Ne kadar zaman sonra fark etmiştim barın en son ucunda ki taburede oturan adamı hatırlamıyorum. Hatırladığım bir anda elimde ki bira bardağını hafifçe kaldırıp, adama çarpık bir gülümseme yollayışımdı. O kadar basit yaratıklardı ki erkekler! Sadece bir el hareketi, sadece bir bakış, sadece bir dudak kıvrılması bile ilgilerini çekmeye hatta onları harekete geçirmeye yetiyordu. Yine öyle olmuştu işte. Adamın taburesinden kalkıp; yanımda ki tabureye geçmesi sadece saniyeler almıştı ve adam daha o aşamada bile yalpalıyordu. Elimde olmadan gülmüştüm ama adam bunu da üzerine alınıp sırıtmıştı. İlk pişmanlık anı orasıydı işte. Sırıtan adamlardan nefret ederim. Gülümsemek ya da gülmek değil, sırıtmak. İçinde yılışık ve yapışkan bir şeyler barındıran bir şeydir sırıtmak.
Alnımı önümde duran aynanın soğuk yüzüne yasladım. Sırlı cam, tenimin ateşinden buğulanacaktı neredeyse. Alev alev yanıyordu vücudum. Sanki berbat bir virüs bütün vücudumu ele geçirmişti. Hastalık kapmış olabilir miydim? Allah aşkına ilk seferde bunu başarmış olabilir miydim gerçekten? Bende bu şans varken evet, olabilirdi. Hem bu riski göze almamış mıydım? Bu riski o anda düşünmüş müydüm? Gerçekçi olmak lazımdı. Normalde asla tek başına bara gitmeyen, tek başına içmeyen ve barlardan adamlarla çıkmayan biri, bir gecede bunların hepsini yapabiliyorsa zaten düşünmeyi bırakmış olmalıydı.
Adam, fazla konuşmuyordu. Bunun için bile o anda ona hayran olabilirdim. Konuşmamak… Elinde ki bira şişesini her içişinden sonra sertçe tezgaha vurup bana dönüyor ve sadece iki-üç kelimelik sorular soruyordu ve bunlara aldığı iki-üç kelimelik cevapları kabul ediyordu. Ve inanılmaz bir hızla içiyordu. Hiç onun kadar hızlı ve onun kadar çok içen bir adam görmemiştim. Ve elleri o kadar, o kadar erkek eliydi ki… İlk ellerine bakarım hep erkeklerin. Kadın eli gibi zarif, ince parmaklardan, küçük ellerden, şekilsiz ellerden hoşlanmam. Erkek eli diye bir kavram vardır. Hani tuttuğunda kavrayacağına emin olduğunuz ellerden bahsediyorum. Benim kaçıncı biramdı emin değildim ama sadece onun bira şişesini tutan ellerine bakıyordum. Sanki aklımı okumuş gibi bir anda o ellerden birini benim bacağıma koydu, kulağıma doğru eğildi ve “ben tuvalete gidiyorum, sakın bir yere kaçma” dedi. Dediği şeyin manasızlığı, elini koyup bastırdığı bacağımda ki alev topu yüzünden önemini yitirmişti. Tezgahta önümde duran bardağı kafama diktim.
Bu tuvalette kaç dakikadır duruyordum acaba? Birazdan odada ki kızlardan biri çıkıp gelecek, “canım neyin var, iyi misin?” cümlesi ile başlayan, benim için endişelendikleri yanılgısı yaratmak istese de içerdiği merak her şeyi bastıran bir konuşma yapacaktı bana. Normalde kocaman bir günaydınla işe başlayan bu kızın, bütün sabah neden hiç konuşmadığını merak ediyorlardı. Emindim. Ben de bir sürü şey merak ediyordum. Ne halt etmeye bu sabah işe gelmiştim ki? Evde kalıp yatmalı ve o yorganın altından hiç çıkmamalıydım. Yaptığım saçmalıkla yüzleşmeden normal hayat dönmeye çalışmamalıydım. Ama işte ben ve benim yersiz “ben iyiyim” davranışlarım. Yoksa davranış bozukluğum mu demeliyim.
Bana göre yüzüncü biraydı içtiğimiz. Ve o el uzun zamandır bacağımdaydı artık. Diğer else tezgahta ki bira şişesini kavrıyordu hala. Hangi cümleden sonra olduğuna emin değilim ama neden bilmem artık kurduğu cümlelerin yarısını benim kulağıma söylüyordu. Aslında mekanda ki ses sisteminde ya da ses seviyesinde hiçbir değişiklik yoktu ve ben o zaman zarfı içinde bir tür duyma kaybı falan yaşamamıştım ama sanırım bu da bir tür ritüeldi. Sakin olmalıydım. Burada anormal bir şey yoktu. Elimi, bacağımın üzerinde duran elinin üzerine koydum. Bunun anlamını ikimiz de biliyorduk. Düşünün ben bile biliyordum. Bu, “tamam” demekti. Adam, vizeyi almıştı.
Sabah değildi daha uyandığımda. Hala geceydi, hala karanlıktı. Üzerimde örtülü duran pikenin altında, benim karnımın üzerinde bir kol vardı. Pikeyi yavaşça kaldırıp baktım, o kolun devamında bira şişesi tutan el vardı. Başımı çevirip yana doğru baktım ve omuzlarına gelen saçları dağılmış, yüz üstü ama diğer tarafa dönük yatan bir adam gördüm. Ve sızı bir anda geldi. Saplandı sanki. Bacak aramda ki mi yoksa burnumun direğinde ki mi daha yoğundu bilemedim. Orada bir saniye daha yatarsam hıçkırarak ağlayacaktım ki; bu hiç hoş bir uyanma şekli olmazdı yanımdaki için. Önce pikeyi kaldırdım yavaşça, sonra da üzerimde ki kolu. Onca alkol ve her şeyi bitirmiş, rahatlamış bir adamın uykusunda olmasının da yardımıyla beni hissetmedi. Zaten benimle o anda ilgilenmesini gerektirecek hiçbir ilişki kalmamıştı aramızda. Benim kadar duygusal bir salak bile bunu bilecek kadar haberdardı bu işlerden. Karanlık odada cep telefonumun ışığıyla eşyalarımı bulup, yerlerden topladığım giysilerimi giyip, karanlık odadan çıkmam, karanlık koridordan kedi gibi geçip dış kapıyı bulmam, oradan da açıp apartmanın içine çıkmam toplamda sadece beş dakikamı almıştı. İşin bana göre en zor tarafına gelmiştik. Sensörlü kat lambası beni kaale alıp yandı, söndü. Elimi salladım yukarı doğru, yeniden yandı, söndü. Üçüncü de artık hareket etmek zorunda olduğumdan, dış kapıyı yavaşça kendime çektim. Kapının kilidinin yuvasına oturduğu o kapanış sesini duymamla merdivenlerden koşa koşa inmem bir oldu.
Tuvalette kalma rekorumu kırmama ramak kalmıştı ki kapının açıldığını duydum. Çalıştığım katta ama başka odalardan birinde ki kızlardan biri içeri girdi ve bana gülümsedi. Ben de ona gülümsedim. O tuvaletlerden birine girip kapıyı kapatınca bende diğerine girip kapıyı üzerime kapattım. Klozetin kapağını kapatıp üzerine oturdum. Yok, biraz daha kalacaktım burada. Daha ofise gidemezdim. Başım ağrıyordu, midem bulanmıyordu artık ama çok iyi durumda da değildi. Kahve mi içsem yoksa soda mı bilemedim. Belki de sadece ılık su içmeliydim. Peki doktora gitmeli miydim? Ya hamile kalmışsam? İlk seferde insan hemen hamile kalır mıydı canım? Ben de bu şans varken ben kalırdım. Bir tür Avrupa filminin içinde gibiydim.
Binadan çıktığımda kendime ilk sorduğum soru: ben neredeyim? Oldu. Normalde bile yeri, yönü benim kadar karıştıran biri, gecenin bir vakti o kafa ve o ruh hali ile kendini bilmediği bir sokakta bulursa ne yapar? Önce kısa süreli bir panik, sonra acaba nereden taksi bulurum hesabı yapar. Bende öyle yaptım, telefonumun saatine baktım, dörttü. Acaba Anadolu da mı Avrupa da mıydım? Taksiyi hatırlamaya çalıştım, buraya nasıl gelmiştim, köprüden geçmiş miydik biz? Ben köprüyü hiç gözümden kaçırmazdım. Geçmiş olsak bilirdim. O zaman hala Avrupadaydık. Arnavut kaldırımından bir yokuşun başında duruyordum. Aşağı doğru baktım, sadece karanlık vardı. Yukarı doğru baktım, sokak lambasının ışığında bir sokak tabelası çarptı gözüme. Tabelaya doğru yürüyüp adını okudum ama bana hiçbir şey ifade etmedi. Etmezdi de, edemezdi. Yıllara rağmen hala bu şehirde ne nerededir bilmiyordum ki! Hala elimde tuttuğum kot ceketimi üzerime giyip lambaların ışığında yürümeye başladım. Elbet her sokak bir caddeye çıkardı.
Kahve içecektim. En iyisi buydu. Hatta bir de yanına kaşarlı poğaça alacaktım çünkü acıkmıştım. En son ne zaman yemek yediğimi düşündüm ve bir gece önce barda yediğim fıstıklardan başka bir şey gelmedi aklıma. Bu durumda epeydir mideme bir şey girmemişti ki zaten girmiş olanları da ben bu sabah çıkarmıştım. Boş mideyle yeterince sağlıklı düşünemiyordum ama zaten düşünecek ne vardı ki? Adamı bir daha hayatım boyunca görmeyebilirdim. Ya da o bara bir daha gitmeyebilirdim. Zaten o yüzden normalde gitmediğim bir yer seçmemiş miydim? Birileriyle karşılaşma riski olmayan bir yer. Kimlerin takıldığını dahi bilmediğim bir yer. İşe de yaramıştı işte. Hiç tanımadığım bir adam bulmuştum. Nerede kopmuştu benim ipim tam olarak?
Caddeye benzeyen bir yere çıkmıştım sonunda. Cadde değildi de daha çok birkaç sokağın kesiştiği bir büyük sokak gibiydi. Geçen arabaların sesini duyup gelmiştim buraya ama nedense o anda korkuvermiştim. Gecenin dördünde tek başına oralardan dikilen bir kadın olarak, oluşabilecek her türlü terslikten ben sorumlu olacakmışım gibi hissetmiştim çünkü. Lambanın ışığından biraz daha uzağa, loşluğa doğru geçtim. Gözünü sevdiğimin taksileri bu şehirde her saat ve her yerde çalışmaz mıydı? Da burası neresiydi? Ya buradan taksi geçmeyen bir yerde idiysem? Yok, değildi. Uzaktan o sarı tepe lambasını gördüğüme şu hayatımda hiç o kadar sevinmemişimdir.
Eve geldiğimde saat beş olmuştu bile. Çünkü tahmin ettiğim gibi köprüyü geçmemiştim. Ve tahmin edemediğim bir şekilde Galata nın aşağı sokaklarından birindeydim. Taksinin arkasında kafamı koltuğa dayamış bir halde köprüden aşağı uzanan manzaraya bakıyordum. Taksinin camı hafif aralıktı ve rüzgarı içime çekiyordum ki beni biraz ayıltsın. Başımda ki ağırlık, giysilerimde ki sigara kokusu ve hala süregelen sızı yüzünden berbat bir haldeydim. Ve beklendiği üzere ayıldığım her saniyede pişmanlık sızısı da ince bir bulut gibi geliyordu yavaş yavaş. Sonunda taksiden inip eve girdiğimde üzerimdekileri çıkaramadım bile. Öylece, örtüsünü de açmadan yattım yatağın üzerine. Ayak ucumda duran katlı battaniyeyi de çekip üzerime örttüm. Zaten en fazla bir saat uyuyacaktım. Değmeyecekti yatmama bile ama kendi yatağımda yatma hissine ihtiyacım vardı. Bütün o şeyler hiç olmamış gibi kendi yatağımda uyanmaya ihtiyacım vardı. Cenin pozisyonu almış bir halde o battaniyenin altına yattım. Alnımı dizlerime dayadım ve içimden O’na lanet okudum! Sebebi O’ydu. Bütün bu şuursuzluğun nedeni O’ydu.
Ne olacak sanki demiştim en sonunda. Bunca yıl, bu kadar yaş ve bu kadar kaçıştan sonra ne kazandım? Hiç! Ne oldu, kimi, neyi bekledim? Bekledim de ne buldum? Hiç! Sonunda da barın birinde tanıştığım adamın birinin yatağına gidivermiştim işte. Öylece bitirivermiştim bir gecede! Her şeyi. Onun benden aldıklarına karşılık bende asla geri dönülemeyecek olanı yapmıştım kendime. Artık benim de bir farkım yoktu ondan. Şimdi eşittik işte! Artık adil dövüşebilirdik…

12 yorum:

  1. Okuduklarıma İnanamıyorum Harfi Harfine Okudum Hepsını Yanlız Sen Gercekten Bunları Yasadın Mı ?

    YanıtlayınSil
  2. bilmem, emin değilim...:))

    YanıtlayınSil
  3. işin şakası o... yaşamadım ama yaşayabilirdim ve yaşasaydım böle bişey olurdu biliyorum. o yüzden yazdım.

    YanıtlayınSil
  4. Üzücü Umarım Böyle Bir Yola Düğşüpde Bu Kötü ve İğrenç Şeyleri Yaşamazsın..

    Mutlu Olman Dileklerimle Sevgiler :)

    YanıtlayınSil
  5. sanırım o kadar ileri gitmem, sonuçta bu gözlemle hayal gücünün birleşimi ama büyük konuşmamayı da öğreniyor insan. teşekkürler dileklerin için. sen de mutlu ol!:)yine görüşürüz.

    YanıtlayınSil
  6. Gitme Zaten Pişmanlık Çekme Yani Büyük Konusmamakta Gerek Zati :))

    Takibime Aldım Senı Zaten Hoscakal :))

    YanıtlayınSil
  7. Barika o aklına söyle hayal kurmaktan bir süre vazgeçsin! En azından ben bu yorumu yazdığım vakit böyle şeyler düşünmüyor olsun, oldu temennim! Giden içinde bir söz... Hafıza-i beşer nisyan ile malüdur! yani insan neye, niçin ağladığını unutacak, nasıl üzüldüğpünü unutacal, kime, neden güldüğünü unutacak unutacak ki, tekrar ağlayabilsin, gülebilsin, kahkaha atabilsin.... saat beş olmuş çalışamya devam! Hörmetler:)

    YanıtlayınSil
  8. giden gitti zaten, kalan sağlar bizimdir... ama hayal kurmaktan vazgeç derken? :)))

    YanıtlayınSil
  9. Hayal kurmamdan vazgecme Barika'm..
    Gidenler gittiklerine yansiiiin dursunlar. Okuyanlarda kendilerinden birseyler (!) bulsunlar.
    Mutlu kal !

    YanıtlayınSil
  10. geçemiom zaten icocum... yoksa hayat zorlaşır ki zaten zor :))

    YanıtlayınSil
  11. Hayal gücüne sağlık tek solukta okudum yine.

    YanıtlayınSil