11 Temmuz 2012 Çarşamba

GREK HEZEYANLAR



Sanal alemden adam çıkmaz! (Yok, siz alınmayın. Siz, siz, ikiniz) Mı? Çıkabilir de… Ama yine de çok güvenmemek lazım. Size ilk ve tek sanal aşkımı anlatayım da bahtımın pardon aklımın orta yerine birlikte tükürelim.


İnsan hiç görmediği birine aşık olabilir mi? Olabilir. Ya da o aşk değildir de işte aşk sanabilir. Ama aşıkmış gibi yaşar ki işte o da benim. Hatta bokunu çıkarıp sadakat tutulması bile yaşayabilirim, o kadar da saf ve salağımdır.
Neyse…
Bundan yıllar önce, arkadaşlık sitelerinden birinde (Ulan, o zaman daha yaş 23 falan ne işin var arkadaşlık sitesinde. Hayır, şimdi olsa anlarım. Ama bu yaştan sonra beni anca Esra Erol paklar) bir çocukla tanıştık. Millet o sitelerde sevgili, yatacak adam-kadın, evlenecek bir şaşkın arar ve ona göre davranır ya; ben anında çocukla kanka oldum. Arkadaşım, adı üzerinde “arkadaşlık sitesi”, mecbur muyum “burada seni bulduğuma inanamıyorum, sen bana Tanrının ve adminin bir lütfusun” tribine girmeye? Hayır, değilim ki giremedim de. İlk günden bir çizgi roman muhabbeti açıldı ki, dayanamam. Ah erkeklerin bilmediği müthiş sırrım bu zaten. Ben, bana kur yapıldığında ya da iltifatlar edildiğinde değil; tesadüfen çok meraklısı olduğum bir konuda konuşmaya başladığı an aşık oluyorum adamlara. Bir de kıymet verdiğimi bildikleri bir şeyi bana gösterdiklerinde. Bu nasıl anlatılır ki… Ben çok tuhaf ve küçük şeylere takılan, onlardan kendine eğlence çıkaran bir tipim. Uçan balonlar, dolunay, deniz kabukları falan gibi garip şeylere düşkünlüğüm vardır. Hiç de saklayamam (neyi saklayabildim ki zaten anasını satayım!), hemen belli ederim. Hayvanat bahçesinde, önümüzde ki tavus kuşu birden kuyruğunu açınca az daha sarılıyordum yanımda ki “adam”a. O da hiç hazzetmezdi böyle şeylerden. İşte benim bu hallerimi fark edenler, sonradan bunları kullanabiliyorlar. Ben de gayet izin veriyorum.
Anlamıyorsunuz değil mi? Verdiğim bu tepkileri yani. Beni anlamadığınızı biliyorum. Bu kadar küçük ve size göre gereksiz-önemsiz şeylere neden bu kadar anlam yüklediğimi anlamıyorsunuz. Aslında çok basit: bana kendimi iyi hissettiriyorlar. Başımı kaldırdığımda gökyüzünde dolunayı görüp te mutlu olmadığım bir an yok. Bunun için mantıklı bir açıklama yapmak zorunda değilim, çünkü açıklaması yok. Sadece bana kendimi iyi hissettiriyor. Aşık olduğun insanı düşünmek gibi. Zaten eğer o zaman diliminde aşıksam, dolunaya baktığımda aklıma da ilk o adam geliyor. Bir bütün gibi…

Ben ne anlatıyordum, hah, Yunanlı. Yunanlı çünkü gerçekten Yunandı kendisi. Daha doğrusu Yunan asıllı Türktü. Ailesi hala İstanbuldaydı ama o bir iki yıl önce çalışmak için Atina’ya gitmişti. Makine mühendisiydi ve…. Onca konuşmadan sonra gelen resime dayanarak söylüyorum: çok yakışıklıydı. Fotoğraf çekiyordu. Biz siteden ta ilk gün çıkmış; msn den konuşuyorduk ya da mailleşiyorduk. Derken derken, aylar oldu, ben de baya baya yörüngesine girdim adamın. La ne kolay etkileniyorum insanlardan! Sonra bir gün İstanbul’a geleceğini söyledi. Anam, beni bir görün! Yavuklusu askerden gelen köylü güzeli Kezban! Ne çarpıntılar, ne beklemeler. Altı üstü internetten tanıyıp konuştuğum bir adam. Sesini bile duymamışım daha, o kadar. Uzatmayalım. Geldi. Beni hiç aramadan tekrar Atina’ya döndü.

Nasıl bir hayal kırıklığı… Anlatılmaz yaşanır. Ne planlar yapmışım. Onu, Nardis’te Melis Sökmen konserine götüreceğim, caz dinleyip şarap içeceğiz beraber. Acınası halime hep beraber boyun bükelim. Peki ben ne yaptım dersiniz? Tabi ki çenemi tutamadım. Upuzun bir mail yazdım. Onu nasıl beklediğimi, yaptığım planları falan anlattığım kocaman bir mail. Elbette ki cevap gelmedi. Hatta çocuk benim bir tür sapık, takıntılı bir manyak olduğumu falan düşünmüş olabilir. Ben olsam kesin düşünürdüm. “La bi kahve içecektik altı üstü, manyağa bak neler yazmış kafasında” demiştir. Der. İşte böylece kapandı bu konu. Biz de bir daha hiç konuşmadık. Benim yediğim haltın saçmalığını anlamam bir iki senemi aldı. Geç olsun, güç olmasın. Bugün görsem "naber len?" derim kendisine. Valla bitince de bir rahatlık, bir gevşeklik geliyor ki bana, inanılmaz.

Bu olaydan nereden baksanız bir beş yıl falan sonra, bir gece kuzenimle beraber oturmuş eski fotoğraflara bakıyorduk. Bana bir fotoğraf uzatıp “bak bu da benim anaokulu aşkım” dedi. “a-a ne şirin, adı neydi” dedim. Adını söyledi. “Yabancı mı” dedim. “Yunan mı, neydi” dedi. Bir an için “yok canım!” geçti içimden. Durdum. “Bana bak, bunun tam adı……..olmasın” dedim. Yine uzatmayayım canlarım, araştırmalarımızın sonucunda ortaya çıktı ki benim takıntım Yunanla, kuzenimin anaokulu aşkı Yunan çocuk; aynı kişi.

Şimdi, dünya küçük mü? Evet! Ben sorunlu bir tip miyim? Evet. Akıllandım mı? Hayır! Dağılabilirsiniz.

Not: Fark ettiyseniz yazımı, geleneksel Yunan halk dansları ile süsledim, hadi yine iyisiniz.

2 yorum:

  1. Bazen derinde saklı olan hayalleri yükleyecek insanlar bulabiliyoruz galiba. Karakter çoğu kere bizim hayalimizdeki pek uymuyor ama çocukça gelse de yine de her türlü çarpıntı yaşamı yaşanası kılıyor bence. En azından kendi hayallerinin önüne kalın bir kabuk örülmediğinin ispatı. Sanırım sanal da olsa yalan söyleyemeyenlerden olmak işin eksi tarafı.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. sanal da olsa gerçek de olsa, aklına geleni söylemek ve yapmak benim eksi tarafım zaten :))

      Sil