30 Temmuz 2012 Pazartesi

KAYIP VAKASI



Sevgili Blog,

Ya ben yine kayboldum! Tamam, bu artık komik dahi olmayacak kadar sık tekrarlanıyor biliyorum ama ben çok eğleniyorum. Valla ya! Acayip sokaklar, binalar bulup; hep aradığım yerleri kaybolunca görüp “a-aa bu, burada mıymış?” diye hayret edip (ve yine unutup) kendimi eğlendiriyorum.
Bu sefer ki lokasyonumuz: Taksim. Yine… Tophane’den Taksim’e çıkmaya çalışırken neresi olduğunu bilmediğim sokaklara giriverdim. Zaten Tophane’yi bulmam ayrı bir olay. Gözümde “acımız büyük” koleksiyonundan güneş gözlükleri, üzerimde Bangladeş şalvarı, elimde i-pad; yol bulmaya çalışıyorum. (Şimdi kafanızda acayip concon bir o kadar da itici bir resim çizdim değil mi? Olsun, siz hemen benim mavi saçlarımı ve piercinglerimi falan düşünüp aklınızı dağıtın.)Neden? Çünkü bulamıyorum! İnerken de kaybolmuştm. Baktım kayboluyorum; çantamda ki i-pad’i çıkardım harita kısmını kullanmaya kara verdim. Madem bulaştık bu teknoloji denen saçmalığa, bari işimize yarayacak kısımları kullanalım da bir b*ka yarasın değil mi? Neyse, beni tam olarak kurtaramasa da işimi baya kolaylaştırdı sağ olsun.
Sıcak bir yana bir de böyle yokuşlar, inişler. Sanırım bir ara Çukurcuma’daydım. Uyduruyor da olabilirim. Mahalle kasabının hemen yanında Cheers diye bir apartman vardı. Onun yanında da Cheers diye bir bar. Eskiden Cheers diye de bir dizi vardı. (Bir kelime ne kadar çok arka arkaya kullanılırsa o kadar anlamını yitirir. Örnek verelim (sanki az önce vermemişiz gibi): tasma, tasma, tasma, matas, matas.…)
Sokak kedileri vardı. Bir süredir arayıp bir türlü nerede olduğunu bulamadığım o kafe, sangria yapan bir bar -ki onun da yani sangrianın epeydir peşindeyim (burada ki epeydir te 2 sene önce ki İspanya tatiline kadar uzar)-, özel dizayn mobilyalar satan dükkanlar, pidecinin hemen yanında ortasında ahşaptan dev bir bisiklet duran resim galerisi ve ambale olmuş bir ben. Bir de kırmızı pantolonlu, beyaz tişörtlü, Voque’dan fırlamış gibi duran ama en fazla 21 yaşında olduğu için benim adıma suça giren o çocuk…
Kafamın içinde ise sergide kalanlar, o sergiye giremeyenler, sergilenenler ve sergilenmeyenler, sergilediklerim ve sergilemekten kaçındıklarım, serim serim serilmelerim ve bir türlü serinleyememelerim, uzatmayalım, bir kazan dolusu ahali ile sonunda Galatasaray Lisesi’nin yanından çıkıverdim Taksim’e. Saat oldu akşamın sekizi.

Sergi demişken, The Great Masters (Michalengelo, Raphael ve Leonardo) sergisi Tophane-i Amire’de 31 Temmuz akşamı saat 7 ye kadar açık. Vaktiniz varsa mutlaka görün derim. Sergi salonunun tam ortasında duran Davut heykelinin kopyasını seyredin, girişte hemen sağdaki Atina Okulu tablsonun ışıklandırılarak parça parça anlatılışını dinleyin, İsa’nın Son Yemeği tablosunda kim kimdir öğrenin derim. Takdire şayan bir iş yapmışlar, ben size çok geç haber verdim ama olsun, bir saatiniz bile varsa görün. Görünce belki siz de bana katılırsınız: ileride değiliz, gerideyiz. Adamların bundan 500 yıl önce söylediklerinin üzerine bir kelime bile koyamamışız.
Bir de zeka… Zeka ve yaratıcılık. Ne bileyim, insana diyecek bir şey bırakmıyorlar.

Not: Eğer Kanuni döneminde çizdiği proje kabul edilseydi; her gün üzerinden geçtiğiniz Haliç Köprüsü’nü kim inşaa edecekti biliyor musunuz?

3 yorum:

  1. Istanbul ne güzel kaybolduğunda buluyorsun bişeyleri . Oysa bize bizi kaybettiren bulup kaybettiklerimiz değil miydi?

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Ben İstanbul'da hep kaybolunca buluyorum bazı şeyleri ama artık bana beni kaybettiren bir şey yok. Rahatım yani.Şimdilik :))

      Sil
    2. bir gün yine kaybolursun ve bu kez seni kaybettirecek birşey bulursun. Bi de hep aynı yönde kaybolursan ilk kaybolduğun yere gelebilir misin? Kaybola kaybola göl olur mu?

      Sil