3 Temmuz 2012 Salı

KAPANMAYAN BAVUL



Aynı adam için iki kadın var benden içeride: aşık olan ve olmayan. Bu ikisi aynı anda yaşayamıyor o aynı adam için çünkü o adamlar hep onları birbirine düşürüyor. Ve her seferinde aşık olmayan hayatta kalıyor. Aşık olanın onca inadına, onca direncine, onca güzelliğine rağmen... Cinayet yeri temiz, tertemiz. Neden biliyor musunuz?
Aşık olduğum hiçbir erkeği ben kendi başıma kafamdan atamadım. Hep onlar kendi kendilerini bir şekilde çıkardılar aklımdan. Onlar başlatmasa da, onlar bitirdi. Birinci dereceden değil, ikinci dereceden cinayet yani.

Sevgim bakidir ama aşkım bitiyor. Dostluğum bakidir ama sevgilim gidiyor. Çok tutasım vardı ama elim kolum tutmuyor. Zaten bana tutacak yer de bırakmıyor. Tek kaybeden ben olsam içim yanmayacak, alışığım ama farkında değil; o da kaybediyor. Falan filan…


Eğer kaçmak ya da birini düşünmemek için gittiğiniz yerlerde, onu daha çok düşünüyorsanız ayvayı yemişsiniz demektir. Bitmişsiniz. Bitmişiz. Bitmişim.
Koskoca Yunanistan (yalan yalan, şu kadarcık ülke) yetmemişti bana, küçücük ilçe mi yetecek?

Denize bakarken, yeşile bakarken, kayaya bakarken... Utanmasanız kahvaltı tabağının kenarında ki maydanoz sapına bakarken bile onu düşeceksiniz. Ayıp lan! Ayıp değil aslında, aptallık. Hem de ne aptallık. Çünkü bir anda bir gece yarısı bir şeyi fark ediyorsunuz: hayatın sizin için duran kısımları, başkaları için akmaya devam ediyor. Yani siz düşüne durun, siz düşünürken insanlar eylemde bulunuyorlar. Askıda kalan bir tek sizsiniz, hayat devam ediyor.

Ah gözünü sevdiğim, ah be canını yediğim akıl; ne var azıcık çalışsan. Azıcık bir kendine baksan, azıcık bir kendine gelsen.

Limanağzı’ndan çıkan motor, beni Kaş’a götürene kadar o yirmi dakikada kafamdan geçenlerden daha tehlikelisi; hissettiklerimdi. Yani onu yanımda hissetmem, tam yanımda oturduğunu, yanı başımda olduğunu. Hem de gözlerimi kapamama dahi gerek kalmadan. Neredeyse nefesini duyacağım. Yok artık! Bu kadar şiddetli ve bu kadar güçlü hissetmemek lazım bazı şeyleri. Hatta hiçbir şeyi…

Ya da bu kadar çok istememek lazım. Gördüğüm her şeyi görsün, duyduğum her şeyi duysun, benimle beraber izlesin, dinlesin, yesin, içsin, benimle beraber uyusun, elinin teki sırtımda, iki kürek kemiğimin arasında dursun diye bu kadar istememek lazım. Denizin içinde uzanırken, renkli sandalyelerde oturmuş etrafa bakarak bira içerken, birisi çok komik bir şey söylediğinde, karşı masada Akbaba’yı görünce, abuk sabuk şeylerden “o da burada olsaydı” yı çıkarmamak lazım. Lazımlar ve gerekler o kadar çok ki, yapılması gerekenler ve benim yaptıklarım o kadar ters ki, benim algım böyle durumlarda o kadar kendine Müslüman ki; baş etmek için özel çaba gerekiyor.

Taş olsa anlardı; ben de taş, kafama düşünce anlıyorum. Tam kafamın ortasında hali hazırda bir şişlik vardı, aynı konuda aynı yere yenmiş farklı taşlar yüzünden.
Bütün bunlar sanılanın aksine olanlardan değil, olmayanlardan. Olamayanlardan. Ben elimi dahi süremezken, başkalarının avuçlamasından. Ben nefes almaya dahi korkarken, başkalarının ağız dolusu soluklanmasından. Ben ne yapacağımı bilmezken, başkalarının daha da üstüne ne yapacağını şaşırmasından.

Başladığım yere dönüyorum. İlkinin bittiği bunun başladığı yer; şimdi bunun da bittiği yer. Bitişi görebiliyorum. Hep gördüm. Etimden sıyrılan deriyi görmek gibi, sızısından korkuyorum ama dökülmesine engel olamıyorum. Elimden bir şey gelmiyor, zaten gelmesin de. Gelmesin anasını satayım! Dökülsün, çırılçıplak kalayım. Sanki ilk defa dökülüyor! Daha öncekilerden alışığız. Bak zaten ben yine kendi kendime yazıyorum. Muhatabım yok, cümlelerin öznesi yok, takma isim bile yok. Çünkü bu benim derdim. Üzerinde tepinip kapatmaya çalıştığım bir bavul gibi; her yerinden patlayıp dağıldı sonunda. İyi oldu, boş ver. Zaten bu bavulun gidecek bir yeri yoktu.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme