25 Temmuz 2012 Çarşamba

GEL GEL SARIŞINIM



Dolmuştan inip eve yürüyene kadar beş tane kocaman köpek bana eşlik etti. Yolu ortasında, nereden uçup geldiyse tam ayağımın önüne pembe bir çiçek düştü. Sonra evimin hemen orada yeşil bir Vos Vos gördüm. Ve hiç anlatmadığım bir hikaye geldi aklıma.

Benim meşhur küçük kasabadan büyük şehre iniş hikayemi hatırlarsınız. Hani Quicksilver'ı bir müzik grubu sanan ergen Barika. Hah işte o Barika, büyük şehre öyle lök diye düşmek yeterince zor değilmiş gibi bir de liseye düştü. Hem de İzmirli kızların en İzmirlisinden olduğu bir liseye... Annem on beş yaşıma kadar ağda yapmama izin vermemiş (blogta seviye baya düştü fark ettiyseniz) olduğundan ben diz altında olması gereken çoraplarımı neredeyse kalçama kadar çekerdim. İlk sene bize giydirdikleri o kan kırmızısı ceketler yeterince kötü değilmiş gibi gayet 90'lar tarzında beyaz gömlek içine gri balıkçı kazaklar giyerdik. Benim bir de bana iki beden büyük, aslında babamın olan bordo, kilim desenli bir kazağım vardı. Hatta bu hikayenin kahramanı ile lise zamanından ilk resmimizde üstümde o kazak vardır. Aman O da veda gecemizde sarı takım giymişti, ne olmuş?
Kendisi benim -aklımın yerinde olduğu yaşlardan itibaren sayarsak- ilk aşkım olur. (İlkokulda dövüp sınıfa kilitlediğim o veleti saymıyoruz şu anda. )
Ah ne fena, düşünün ki on dört yaşındayım ve o zamana kadar daha aşık olmakla ilgili hiçbir şey öğrenmemişim. Erkeklerle futbol maçı yaptığım ilkokuldan mezun olurken sıramın altına mektup bırakan çocuğa resmen kızmışım, orta okulda folklör ekibimizle Adıyaman yöresi oynacağım derken alnıma güneş geçmiş, bizim kızlar erkeklerle buluşurken ben Gülten Dayıoğlu hatta Kemalettin Tuğcu okumuşum falan. Sonra liseye gelmişim ve benim karşıma da O çıkmış işte. Herkese isim taktım da ona nasıl takacağım, bilemedim. Tanıdığım en yetenekli insan olduğu hatta üstüne bir de tanıdığım tek gerçek sanatçı olduğu için "Artiz" desem bana kızmaz, biliyorum.
Fark ettiyseniz şimdiki zamanlı konuşuyorum. Bugüne kadar anlattığım ya da anlatacağım dediğim onca hikayeden hala konuştuğum iki kişi var: biri o, diğeri de onun adaşı. Ay o da ayrı bir hikayedir sağolsun!

Sarışındı. Hayatımda ki tek sarışın erkektir kendisi. Sezen Aksu'ya bayılırdı, hem de nasıl. Hastasıydı. Lisedeydik ve o aynı zamanda lisenin tiyatrosundaydı. Nasıl olduğunu hatırlamadığım ama tesadüfen olduğunu bildiğim bir şekilde tanıştık ve benden oyun için bir şeyler yazmamı istedi. İşte o aralarda bir yerlerde ama nerede emin değilim, ben aşık oldum bu çocuğa!
Ulan yaş on dört, ergenin dibiyiz, ne yapacağını hali hazırda zaten bilmeyen bünye hepten kendini şaşırdı. Evdekilerden saklayacağım diye kıvranıyorum çünkü ben ne kadar ergensem annem o kadar Gestapo! Kadıncağızla her gün kapıları çarpıyoruz. Ama ah işte, benim dilime vurur. Ne zaman ki birinden hoşlanıyorum, ilgileniyorum; sürekli ondan bahseder olurum. Hala... Etrafımdakilerin anlaması için hiçbir şey yapmalarına gerek yok yani. Annem zaten kurt; bir de ben üstüne beş cümlemden üçünde Artiz'den bahsedince anladı tabi ki.
Bir gün okuldan eve geldim; annem üzerinden dumanlar çıkarak salonda volta atıyor. Daha ben "ne oluyor" diyemeden elinde bir şey sallayarak bana bağırmaya başladı. Bağırdıklarından ziyade elinde salladığı şeye dikkat edince başımda aşağı kaynar sular döküldü. Annemin elinde salladığı şey benim günlüğümdü.
Ben günlük tutmaya ilk yedi yaşında başladım. Babam seyire gittiği zaman dönerken İtalya'dan getirmişti. Üzerinde kurbağa resmi olan mavi bir defterdi. Sonra da te yirmi iki mi, üç mü yaşındaydım neydim ancak o zaman bıraktım. O mavi defterin dışında dört tane daha defter ve onlarca hatta yüzlerce kağıt bitti. En başta "bugün beden dersinde takla attık" türünde yazıyordum, sonra, sonra da bunları yazmaya başladım.
İşte annemin elinde salladığı o günlük de tüm defterler içinde en fenası: lise zamanı! Anneye vermişim veriştirmişim, babaya sinirlenmişim, öğretmene küfretmişim, müdür yardımcısına beddua etmişim, aşkımdan ölüyorum ya Artiz'e dair ne varsa yığmışım deftere. O zamandan belliydi benim yazmadan kafamı dağıtamayacağım. Sonuç; salonun ortasında annem "kim bu çocuk?" diye bağırıyor; ben de "sen benim günlüğümü nasıl okursun?" diye. Aman, sonunda yine kapıları çarptık, ben de onunla ilgili yazdığım bütün sayfaları yırttım kopardım! Kendi günlüğüme sansür uyguladığım tek konu da odur yani.
Mezun olana kadar ağzımı açmak bir yana ona belli dahi etmedim. Mezuniyete yanında kız arkadaşı (ama sarı takım da var) ile gelince de ay nasıl üzülmüştüm. Tam Amerikan filmi sahnesi, uzak masadan bunları kesiyorum falan.
Emin değilim ama iki yıl sonraydı sanırım, üniversitede anfinin merdivenlerinde, ondan bir iki yıl sonra Alsancak'ta yolun ortasında, arkasından da sürekli orada burada karşılaşıp durduk. Ortak bir sürü arkadaşımız çıktı, birbirimize haber saldık. Aynı insanlarla çalıştık farklı zamanlarda ve aynı insanlarla okuduk farklı zamanlarda. Zaman hep bir şekilde bizim aramızda dursa da bizi bir şekilde bir araya da getirdi. Ve sonunda yıllar sonra ama gerçekten yıllar (on dört yıl) sonra Alsancak'ta bir barın masasında " ben sana lisede aşıktım" deyiverdim. Ah yüzünü görmeniz lazımdı. Bırakın anlamayı tahmin dahi edemeyeceği bir şey söylemiştim çünkü. O gün koydu zaten benim teşhisimi: Ben şu zamanlama işini bir türlü beceremiyordum.
Şimdi onu bütün Dünya tanıyor. Yavaş ve emin adımlarla... Ve ben de onu on altı yıldır tanıyorum. Kesintilerle ama sürekli...
Korkunç fotoğraflarımız hala duruyor, lisenin bahçesinde çekilen. Yıllar sonra bu kez İstanbul'da, bir tiyatro oyununun çıkışında çorbacıda çekilmiş fotoğraflarımız oldu. Daha da olacak sanırım. Yok, eminim.
E her "aşık olduğum çocuk"  hikayesi depresif olacak değil ya, bak bu da gayet sevimli. Kendisi de öyledir söylemesi ayıp.

1 yorum: