22 Ağustos 2012 Çarşamba

BAYRAM TEMİZLİĞİ

Bayramdan sonra ki ilk iş günü ve bir sakinlik söz konusu. Bilgisayarda ki gereksiz yazıları, resimleri ve mailleri temizleyeyim dedim çünkü nerdeyse çökecek. Sonra elime öyle şeyler geçti ki; ben de inanamadım. Fotoğraflar, yazılar, yarım bırakılmış öyküler, öykü taslakları... Bazılarına devam edersem iyi bir şeyler çıkacak, bekleyin.
Aşağıda ki yazı 17 Nisan 2009'da yazılmış. Başı yok, sonu yok, öylece kalmış. Neden ve kime yazıldığını ben tabi ki hatırlıyorum. Benim için çok da unutulası bir dönem değil. Benim fikrim, o günden bugüne bir gram değişmedi ama geçmişten o güne kadar baya değişmişti. Çünkü yazıda ki ilk cümleyi zamanında ben birilerine kurmuştum. Gel gör ki hayat bana o işin öyle olmadığınu gayet güzel öğretti.

"Ben kendi hayatımı düzene sokmadan başkasını bu hayata dahil edemem ya da başkasının hayatına dahil olamam.

Bu cümleyi kurmak kadar mantıksız bir şey olmadığını zaman içinde gayet net bir şekilde öğrendik. Çünkü hayat, asla düzene girmez. Her an için başka bir yerinden kısa devre yapabilir. Para, sağlık, iş, ev, aşk, dostluk, aile… herhangi biri yüzünden her an karışabilir. Demem o ki; hayatın garantisi yoktur. Olmaz! İnsanoğlu bu konuda acizdir. Kontrol edemeyeceği şeylerle çevrilidir etrafı. O yüzden tüm bu karmaşanın içinde bir şekilde nefes alıp vermeni kolaylaştıracak herhangi bir şey çıktığında karşına; derin derin nefes almalısın.
Birine bir şeyler hissetmek korkutucudur. Özellikle de kontrolü hiçbir şekilde elinden bırakmak istemeyen, egosu çok yüksek ve bencil insanlar için. Zırhında delik açılmasını istemeyenler için. Üz ama üzülme, kır ama kırılma ya da ne olursa olsun sağlam dur asla devrilme diyenler için. Asla bağlanma çünkü koparken canın çok acır diyenler için. Asıl onlar için çok zordur. Ama nereye kadar kaçabilir insan, insanlardan? Birine kapılmaktan, bağlanmaktan, değer vermekten. Arkadaşlıktan, dostluktan, paylaşmaktan nereye kadar kaçabilir insan? Kim sonsuza kadar kimseye güvenemeden, inanmadan, bağlanmadan yaşayabilir ki? Doğasından gelmez.
İnsanoğlu hep bir şeyleri arar hayatı boyunca. Ne aradığından emin olamadan, eksikliğini hissettiği bir şeyi arar. Yalnız kalsın diye yaratılmamıştır çünkü insan. İyi bir dost, bir sevgili, bir eş, bir aile… her neyse o, resmi tamamlayacak olan, onu arar. Bulduğunda ise tek bir mesele vardır: korkaklık etmemek; canının acımasından korkmamak. Her seferinde canın acıyacak, her yanına sokulduğun seni ısıracak diye bir kural yoktur ki. Oldu ki canın acıdı; bu, o süreç içinde yaşadığın hiçbir şeye de değmediği anlamına mı gelir? Bir kere bile iyi hissettiysen kendini herhangi biri ile birlikteyken; bu değebileceğini gösterir zaten."

Ha derseniz ki ne değişti? Hiçbir şey. Ciddiyim. Geçen üç yılda ben, beni ısırmalarından korkmadığım gibi her an dişlerimi geçirmeye de hazırdım. Sonuç olarak biri omzumda, biri boynumda ve biri de göğsümde olmak üzere üç ısırık izim var. Ama derin derin nefesler alabilmeme yardımcı oldukları anlar için o ısırıklar kalsın, zararı yok. Siz benim dişimi geçireceğim zamanlardan korkun...

Not: Fotoları tabi ki yayınlamayacağım, ne sandınız. Çok merak edenler için Twitter'da fotomuz var, onunla idare edin.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme