15 Eylül 2010 Çarşamba

KUTSAL KİTAP

Kafanız karıştığında, algınız köreldiğinde ya da görüşünüz bulandığında, bazen dışarıdan bir yardım iyi gelebilir. Ne bileyim yazılı bir metin belki… Kutsal kitaplar vardır hani bunun için. Binlerce yılın içinde bir zaman diliminde yazılmış, yazdırılmış, inmiş, indirilmiş kitaplar. Neye değil belki daha çok nasıl inandığınıza dair size destek olan kitaplar. Kurtarıcınız olan kitaplar vardır. Siz o saçma sapan, depresif halinizin ortasındayken; elinizden tutup sizi ayağa kaldıran, sizi iyice bir silkeleyen ya da yeniden bir şeylere inanma gücü veren. Umudunuzu yitirmemeniz gerektiğini çünkü en olanaksızın bile olabildiğini anlatan kitaplar vardır. Sizi o deli gibi ağlama isteğinizden sıyırıp alan, yavaş yavaş teselli eden kitaplar. Kutsal kitaplar vardır bu hayatta ve herkesin kutsal bir kitabı vardır. Tam ortasından açıp, gözüne çarpan ilk cümleyi okuduğunda bile, ta içine giriverdiğiniz kitaplardır onlar. Ortasından, sonundan, 52. Sayfadan, 5.satırdan, hiç fark etmez neresinden olursa olsun bir yerinden tuttuğunuz kitaplardır.
Düşünmemenin yolu başka şeyler düşünmektir. Size başka şeyler düşündürebilen kitaplardır kutsal kitaplar. Sizi, içinde durduğunuz o çukurdan çıkarıp; yemyeşil bir çayıra bırakıverirler. Nefes aldırırlar size, siz o manasızlıklardan soluksuz kalmışken… Gözünüzün önüne, üzerinden çağ da geçse bozulmayan, yıpranmayan, eskimeyen bir dünya kuruverirler.
Herkesin kutsal kitabı kendinedir. Tevrat, İncil, Kuran, Zebur, Mahabarata, Mesnevi, Das Kapital, Kamasutra, Othello, Sefiller, Suç ve Ceza, Simyacı, Prens, Kürklü Venüs, Küçük Prens, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, Tutunamayanlar, Uğultulu Tepeler, Kavgam, Büyük Umutlar…
Benimde bir kutsal kitabım var. Beni sinirlendiren, gülümseten, hayal kurmamı sağlayan ve bana özgüven veren bir kitap. Hayatımda ne eksikse onu tamamlayan yani. Bana her daim kendimi iyi hissettiren. Son sayfaya geldiğimde artık, bir kere daha beni bir şeylerin varlığına inandıran. Ben her seferinde, bana inandırdıklarının tersini görüp yine o kitaba muhtaç hale geliyorum ama olsun, ironisi de güzel…
Öyle ağır, ağdalı bir kitapta değil. Yalın, sessiz sessiz derdini anlatan ama ta içeride bir yere işleyen bir kitap. Tokat gibi, inançlı ve dirençli cümleler kurabilen bir kitap. Bir taraftan da o kadar naif ki; neredeyse diğer yanağınızı döndürüyor size.
Hiçbir şeyin ve hiç kimsenin göründüğü gibi olmadığına, çok değer biçtiklerimizin bunu taşıyamayacak kadar omurgasız; az değer verdiklerimizin bunu hak etmeyecek kadar değerli olabileceğine, her şeyi kaybetseniz de kendinize olan inancınızı asla kaybetmemeniz gerektiğine, her koşulda hep dik durmaya, aileye, sevgiye ve hoş görüye dair bir kitap. Daha da fenası, kadın ve erkek olmakla ilgili bir kitap. Tam anlamıyla güçlü iki karakterin savaşı var merkezde çünkü. Önce “ben” diyen bir kadın ve erkeğin çatışması var. Bencillikle kendini koruma içgüdüsü arasında gidip gelen bir çatışma bu. Anlayışın yitirilip yitirilip yeniden bulunduğu bir sürtüşme, dinlemekten ve söylemekten kaçınmanın neden olduğu bir kapışma var arada. Belki o yüzden on bilmem kaç sayfa önce evire çevire dövmek istediğiniz karaktere, sayfalar sonra sarılmak istiyorsunuz. Onlarda kararsız, ürkek, temkinli başlarken; birden canavar gibi dikiliveriyorlar birbirlerinin karşısına. O çarpışmanın şiddetini okumanın verdiği haz, çok az kadın-erkek hikayesinde vardır.
Kendi zamanının doğru tasvirinde netçe görülen eksiklikler, yanlışlıklar, vurdumduymazlıklar içinde var olma çabası veren bir karakter var çünkü tepede: maddi kazancıyla değil; fikir zenginliğiyle sıyrılabilen, dürüstlüğü ve değerlerine inancı karşısındakinin de kendi gibi olduğunu görmesini engelleyecek kadar kör edici olan bir kadın. Ailesini, tüm nobranlıklarına ve aymazlıklarına rağmen savunması da bu yüzden. Bile bile… Kendini sürekli kontrol altında tutan, şüpheciliği baş ağrıtıcı boyutlara varan bir kadın. O kadar ki; neredeyse kendini hayatının aşkından edecek!
Adama gelince… (bir iç geçirme efekti) Orada ki vahametin boyutuna örnek vermek gerekirse: kadına aşkını ilan ettiği sayfada hakaretleri öyle bir boyutta ki; sinirle çeviriyor insan sayfayı. Zekasının, algısının, sahip olduklarından ötürü karşısındakine verebileceklerinin bilincinde olmanın neden olduğu kibri, her şeyin önüne koyarak, kendine o kibirden bir duvar örerek, hem kendi duygularından hem kadından kaçmayı deniyor. Kendince haklı egosu, kendine izin vermiyor. Ama geri de duramıyor. Eline değmeden, yüzüne bakmadan ve hiç sezdirmeden, o kadın için, hiç kimsenin yapmayacağı şeyleri yapıyor.
Kendisiyle ve karşısındakiyle hep kavga halinde ki bu iki karakter, ancak birbirlerinde huzur bulabiliyor sonunda zaten. Bende o son sayfada…

Cevap veriyorum: Gurur ve Önyargı, Jane Austen

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme