11 Mayıs 2012 Cuma

MAYIS



Ben tam balkonu temizleyip sezonu açtım ki; hava Kasım ayına geçiş yaptı. Mayıs akşamı yattık, Kasım sabahı kalktık. Bir şey daha var, "Mayıstı, seni o yüzden bağışladım" demiş ya Küçük İskender; Allah onu da bildiği gibi yapsın. Geleceği mi gördün, nereden bildin be adam? Sadece Mayıslarda mı böyle oluyoruz hakikaten biz? Hakikaten bu ayda insanın aklının iplerinde, gönlünün yaylarında ve "olmaz"larında falan bir gevşeme mi oluyor? Bir yakalasam, ona soracağım. O benden daha çok biliyor, biliyorum.

Bir şey diyeyim mi; bacaklarım, bacaklarımın üstleri acıyor. Ağrımıyor acıyor. Yağmurdan da değil, yok, "Mayıs"tan. Normaldir(miş). Allahıma şükür bir tek bacaklarım acıyor. Benden beklenmeyecek bir hissizlik, bir rahatlık, bir gevşeme. Gevşeklik kısmı, Mayıstan mı yoksa bu "acı"dan mı? Gevşememiz de normalmiş-tir sanırız. Cehalet zor iş ağalar! İşte, yaşanmadan öğrenilmiyor bazı şeyler. Ve bazı şeyler gözde büyütüldükçe saçmalaşıyor. Zamanı gelip te ele geçince de bakıyorsunuz ki; bu kadarmış. Olmuş ta bitmiş maşallah. Maşallah...

Allah çektiğine pişman olunacak acılardan korusun, biz değiliz evelallah. Çoklu konuşmamızdan isteyen nasiplenebilir, kalanlar da keyfine bakabilir. Bu bahar saçmalaması, yapılmış tüm saçmalıklara ithafen yazılmıştır. İsteyerek yapılmışsa hiç bir şey saçma değildir. Yeri vardı ki koyduk yoksa açıkta kalırdı. Ah neler anlatacağım da size; yerim dar. Zamanı var. Ama merak olmasın ben iyiyim. Esenlikte ve afiyetteyim. Gazı alınmış bebekler gibi(yiz)yim. Şişlerim indi. Baya dümdüz oldum. Bundan sonrası Allah kerim. Sonrası yoksa da kerim, varsa da kerim.

Bu balkona çiçek lazım. Şöyle pembeli beyazlı. Var mı önerisi olan? Yalnız baştan söyleyeyim; ben bilimum İzmirliden farklı olarak sardunyadan hazzetmem. Şimdi buna göre, var mı önerisi olan?

10 Mayıs 2012 Perşembe

TEK OMZU DÜŞÜK BLUZ



Önümüzde ki beş günlük hava tahmin raporuna göre söylüyorum: yağmur var! Bütün bir hafta sonu yağmur var. Aylardan Mayısmış, mevsimlerden baharmış, hiç dert değil. Aman yağsın, o da bana dert değil. Bu ara bana hiçbir şey dert değil. Öyle işte…

İnsanların kısmetleri ancak gözleri açıldığında açılır. Biliyor muydunuz? Bunu biliyor muydunuz? Çünkü ancak gözünüz açılınca etrafınıza bakmaya başlarsınız. Bir zamandır orada olan ama manyaklar gibi sürekli yere bakarak yürüdüğünüz için görmediğiniz herkesi görmeye başlarsınız. Gözünüzde ki perde inince, “a bak sen, burada neler varmış” şeklinde keşiflerde bulunmaya başlarsınız. Ben size bir şey diyeyim mi; ancak o zaman “başlarsınız”. Yoksa nah başlarsınız! Şu kafanızın arkasında ki deliği sıvayıp kapamadan bir halt yiyemezsiniz. Çünkü cereyan yapıyor canlarım, esiyor dört taraftan, siz de öyle esintisinde savruluyorsunuz. Gerek yok. Biz üç gündür şantiyede yaşadığımız için baya tecrübelendik, ben size hemen bir çimento karayım şurada. Malayı da kapıp geleyim, kapayalım şu deliği. (Son okuduğu kitap Hakan Bıçakçı’nın Apartman Boşluğu olması nedeniyle Barika burada kitaba gönderme yapmaktadır. Ayrıca o kitabı kendisine Hakancığımızdan (evet, bizim Hakancığımız) imzalı olarak getirmiş olan ve kendisi te Bangladeşlerdeyken “bak sana ne aldım” diye resmini atıp gözlerini yaşartan #çevirmen’ e de teşekkürü bir borç bilmektedir. ) Yoksa bak, valla boşa vakit harcıyorsunuz. Değmez. Hayat kısa. (Bunu bir daha söylersem beni vurun!) Bir zamanlar önce bir buçuk yılını, sonra nereden baksanız dört yılını, arkasından aylarını falan böyle harcamış biri olarak (oha toplayınca ömrümün üçte birini böyle geçirmişim ya! Allah da benim cezamı!) söylüyorum bunları size. Her birinin sonunda ben kendi kendime ve dahi sevgili Gamzem bana, sürekli aynı şeyi söyledik: “hayat devam ediyor ve sen etrafındakileri kaçırıyorsun” Zaten kız, ömrünün baya bir kısmını bana bunu söyleyerek; kalan kısmını da Türk kahvesi yapmayı öğrenmemi umarak geçirdi. Sonunda da onu istemeye geldiklerinde kahveleri ben yaptım.( Makine ile evet, ne olmuş? )(Aha bu yazı da parantez manyağı oldu) Ama şimdi bir kere daha söylüyorum, ne zaman ki kafanızı yerden kaldırıyorsunuz; o zaman piii neler neler. Kaldırın bakayım kafalarınızı yerden. Bir bakın bakayım etrafınıza, ha şöyle! Ben size gördüklerimi anlatacağım. Yakında, çok yakında. O zamana kadar bir tavsiyem daha var: tek omzu düşük bluz.
Bir de o ufaktan üzerinize sinen kendine güven duygusu mudur, rahatlık mıdır nedir bilmediğiniz o şey var ya, etrafınızda oluşan hare. Yap desen yapamazsın. Birden beliriyor galiba. İşte o hare bir anda bir yörüngeye dönüşüyor. Hatta o kadar hızlı dönüşüyor ki siz bile şaşarsınız. Şaşıyorsunuz. Şaşıyorum. Dün bir bugün iki, ne oluyor? Demeyin, öyle oluyor. (Bu arada şu son iki gündür bana gelip gidip “ya sende bir değişiklik var, bir güzellik var, neden ki” diyen canım arkadaşlarım, o sizin güzelliğiniz. He valla. )
O yüzden bütün hafta yağmur yağacakmış, hava kapalıymış, güya baharmış falan demeyin. Bahar tabi! Mevsimlerden gayet bahar. Siz de bahar olun bakayım. Ben mi? Ne demiş Yeni Türkü: “İçindeymişik, yeşilmişik, sazmışık”

Not: Resimde ki bayanın benimle uzaktan yakından ilgisi var mı diye merak edenler için he var, ama benden 20 santim daha uzun ve 10 kilo daha zayıf.

8 Mayıs 2012 Salı

TAŞINMALAR VE DEYİMLER SÖZLÜĞÜ





Cümleten iyi günler. Şantiyede ki ikinci günümüzden herkese merhaba. Ne şantiyesi diyen arkadaşlar için bilgi: şirket binamızı taşıyoruz. O kıçı kırık iki oda bir salon evlerimizi taşımak bile günlerce sürdüğünden 1500 kişilik dev şirketi taşımak tahmin edersiniz ki biraz sürüyor. Sürmesi bir yana, binayı da baya bildiğiniz üzerimize yapıyorlar. “Kapı duvar” diye bir deyim var ya, hah işte, aynen öyle. Kapılar duvar ve duvarlar kapı halinde henüz.
Bu sabah elektriğimiz ve internetimiz geldi. Bir kere daha anladık ki biz onlar olmadan birer hiçiz. Çalışan bir eleman değiliz, şirketimize boşa masrafız. Şu dünya da tuttuğumuz yer gereksiz. Ayrıca büyük siyah poşetlerin kokusu kafa yapıyor. (Bkz: #çevirmen)
Bu hengamede ben 50 kiloluk cüssemle, 10 kiloluk koliyi yerden kaldırmaya çalışırken birinin çıkıp “ama kolileri öyle atmazsanız iyi olur, içindekiler kırılabilirghhh” demesi bende başka bir deyimimizi bağırmak suretiyle seslendirme ihtiyacı yaratıyor: canım burnumda! Arkadaşım bir git! O koliyi nereye atacağımı söylediğin an, atacağım yer tam kucağın oluyor. Çok meraklıysan kalk sen kaldır o gavur ölüsünü yerden! (burada ırkçı bir söylemde bulunulmamış, bir koca karı deyiminden faydalanılmıştır, teşekkürler)
Zaten bu çamaşır yıkayıcının hıh deyicisi şahıslar yüzünden insan hayattan soğuyor (resmen deyim manyağı oldu yazı!). Hayır, madem iş yapmayacaksın; bari sus değil mi? Gıcık etmesene insanı. Gördüğünüz gibi sinirliyim. Yorgunluk, toz, toprak, cam sil, ıslak mendil, büyük siyah poşet, yeni kablo, alçı, kurumuş boya, vesaire nedeniyle kafam ambale olmuş vaziyette. Neyse ki sık sık (15 yılda 5 ev) taşınan bir ailenin, yine sık sık ( 6 yılda 3 ev) taşınan çocuğuyum (okuyanlar bilir ama meraklısına: http://barikaninkuyusu.blogspot.com/2011/05/tasima-suyla-degirmen-cevirmeceler.html
http://barikaninkuyusu.blogspot.com/2011/05/veyahut-cevirememeceler.html
http://barikaninkuyusu.blogspot.com/2011/05/ve-hatta-cevirdigini-sanmacalar.html ). Bana o koliler, bantlar, ipler, dolaplar, çekmeceler vız gelir. “Ay dur kaldırma” dediklerinizi biz taşıyorduk zaten, pehey! Ayrıca bardakların olduğu koliyi bulamazsanız, ilk açtığınız koliden çıkan cezveden su içersiniz. Ne olmuş?
Size çok acıklı başka bir şey daha söyleyeyim; şu taşınmada temizlediğim kağıt ve dosyalarla bir şirket daha kurulurmuş. İsraf yahu! Bilgisayar niye var, niye basıyoruz ki biz bu kadar kağıdı? Deli miyiz? Tükürdüğümüz yerden ağaç çıkıyor sanki! Öyle olsa, bu ülke Amazonlar gibi olurdu. Bir de Bangladeş olurdu ama orası zaten yeşil.
Bugün az daha üzerine dolap düşecek ve içinde kapalı kalacak biri olarak bir kere daha anladım ki hayat çok kısaaişsialdşlşalsşdlaldşald……….fenalık geldi di mi bu muhabbetten. Ulan yazıların yarısı buraya bağlanıyor, anlayan anlamıştır zaten hayatın metrajını.
Demem o ki, biz bir süre daha buralardayız. Böyle ortalarda falan. Kafamıza bir şey düşerse ya da elektrik çarparsa duyarsınız, merak etmeyin.

7 Mayıs 2012 Pazartesi

BANYODA Kİ GERGEDAN



Olanca sesiyle "boş ver" diye bağıran bir Adele eşliğinde ne yazabilir ki insan.
Linus, Sabrina'ya bakıp "şu anda istediğim şeye bakıyorum" dediğinde ne diyebilir ki insan.
Yaş otuz ama hala ne kadar çok masala inanıyoruz. Duvarda ki saate doğru uçan tekme atmak isterken oturduğumuz yerde kalabilmemizi sağlayan ne ola ki?
İnanacak bir şeyim var mı diye düşündüm, galiba var. Onca şeye rağmen hala hayal(ini) kurabilecek kadar saf ve aptal bir kafam var. İhtiyacım olan tek şey bir beyin nakli. Şu anda saat on bir buçuk. Benim uyuyabilmeme hala en az iki saat var. Ne kadar ikna etmeye çalışsamda bünyemi, kurulmuş saat gibi. Başka bir şey istesen yapmaz. Daha fenası da var; gözümü kapadığımda gördüğüm sahneleri hiç bir yönetmen benim kadar iyi kurgulayamaz. Kurgulayan yönetmen midir bu arada? Her kimse işte... Ve her sabah gözünü açtığında, uyurken kaçışan her şeyin yeniden üşüşmesine "Allah cezanı versin" denir. Hep soğuk suyla yıka yüzünü ki ayılasın. Yoksa sadece cilt gerginliğinden değil.
Pazar sabahı yine Gergedanımla beraber uyandık. Bütün bir Cumartesi gecesini benimle geçirdi. O kadar sadık ki; nereden baksan aylardır burada. O koca gövdesi ile her yere çarpıyor. Ben yarım litre çamaşır suyu ile banyoyu ve sanki banyoyla beraber bilmem neleri temizlemeye çalışırken kapıdan beni izliyordu. Kocaman ağzını açıp esniyordu bana bakarken. O bile sıkıldı galiba. Ah keşke! Keşke sıkılsa da gitse. Bu ev ne kadar geniş olsa da o kadar değil.

Peçetenin sahibi ya da muhatabı bana peçeteyi sordu. Verdiğim cevabı ben bile anlamadım. Ama şimdi, yatak odasında ki şifonyerin üzerinde duruyor. Hala...



6 Mayıs 2012 Pazar

MED-CEZİR

Neyi nasıl çözeceğini bilemediğin bir an gelir, denize düştüğün yerde yılana sarılırsın. Ki o yılan da öyle kaygandır ki; ona bile tutunamazsın. İyi mi oldu, kötü mü oldu bilemezsin. Gecenin ikisinde Ahmet Kaya çalar, sen de öyle mal olursun. Lal olursun. Yazık olur, başka da bir şey diyemezsin. O "yazık" ları toplasan burdan köye yol olur, dağınık bırakırsın. Söyleyecek çok şeyin varmış gibi gelir sana ama cümle dahi kuramazsın. Peçetelere, kağıtlara, kitap aralarına, kibrit kutularına, defter kenarlarına yazdığın her şey birleşir ama bir metne oturtamazsın. Yerinde duramazsın. Yürümeye kalkarsın, yola sığmazsın.
En iyisi susmaktır bilirsin ama dilini tutamazsın. Anlatmak istediğin onlarca, tonlarca şeyi suya anlatırsın.Yutmak istersin ama yutamazsın. Dünyanın lafını bilirsin ama kendine dinletemezsin.
Öyle işte...
Adam olmazsın, olamazsın. Oldum sanırsın da arpa boyu yol gidemezsin. İnsan vücudunun dörtte üçü sudur, dolunayda med-cezir yapar, sen de hep karaya vurursun. Bir karaya vurursun; bir açığa gidersin. Ama eninde sonunda karaya vurursun. O sana zaten vurmuştur. Yaranı ovuşturursun.

4 Mayıs 2012 Cuma

ERGEN HAYAT SENDROMU




Akşam babam aradı, dün eklediğim yazıyı okumuş ve üzülmüş. (meraklısına: http://barikaninkuyusu.blogspot.com/2012/05/mektup_04.html  ) Benim babam biraz gönül adamıdır, dayanamaz böyle yarım kalmış daha doğrusu yarım bırakılmış hikayelere. “Her şeyi zamanında yaşamak lazım” der. Ben de babama mı çekmişim ne yapmışım bilmem, atlar dururum her yere. Dilimi de tutamam. Kendini tutana da çok fena kızarım. Ne gerek var arkadaşım! Öteki dünyaya mı götüreceksin? Kefenin götünde delik mi açtın sanki? Ya da cep mi koydun diyelim. Kargo pantolonla mı gömecekler seni? (ya o pantolonun adı neden kargo pantolon bu arada?)
Ben söyleyeyim, götüremeyeceksin. Zırnık koklatmaz bu dünya sana, haberin olsun. Nereden mi biliyorum? Araştırdım. 100 kişiye sordum, 1 popüler cevap aldım gayet “götüremezsin” dediler. Bir de baktım ki zaten giden baya hızlı ve telaşlı bir halde gidiyor. Yani istese de yanına bir şey alacak vakti olmuyor. E ne yapacaktık? Tamam, “canım bir bekleyin ben ceketimi alıcam” dediğinde seni dinleyip bekleyeceklerine inanıyorsan ok, sen bir şansını dene. Ama ben şahsen pek tavsiye etmem. “Düş lan önüme” diye o orakla seni bi iteledi mi feleğin şaşar. Zaten kendisinin pek keyfi yok. Ayarı da yok. Şu son zamanlarda fark ettim ki; hiçbir şeyin ayarı yok.
“Hayat, biz planlar yaparken başımıza gelenlerdir.” Aslında hayat şudur ya da budur falan değil, hayat bazen çok puşttur! Görmezden gelin. Yokmuş gibi yapın. Dinleyin, “he, evet, haklısın” deyin ama bildiğinizi okuyun. Ergen çocuk-ebeveyn ilişkisi gibi. 15 yaşınıza dönün, yüzüne kapı çarpın, arkasından nanik yapın, ondan gizli evden kaçın, lafını dinlemeyin, sözünü dinlemeyin, terlik fırlatırsa depar atın, kaçın. Ciddiye almayın! Hayatı bu kadar ciddiye almayın. Çünkü o sizi hiç ciddiye almıyor. Valla diyorum.

MEKTUP

Aşağıda ki not, havaalanının birinde bir barda, bir peçetenin arkasına yazılmıştır. Peçetenin aslı bendedir. Sahibi ya da muhatabı bir gün isterse, benden alabilir. Orjinalinin resmi de aşağıdadır.


“Seninle benim aramda konuşulacak ya da söylenecek bir şey kalmadığını biliyorum. Sorun bu değil. Son bir buçuk aydır 3 gün üst üste kendi evimde kalmadım. Ben düşünmemek istedikçe havaalanlarında, otogarlarda, neyden kaçtıysam o kafama üşüştü. Çok saçma, çok ama çok saçma bir haftaydı. Dün gece Esenler otogarda çorba içip otobüsü beklerken tek istediğim, bu hayatta tek istediğim karşımda oturuyor olmandı. Ve bu akşam havaalanında neden bilmem ağlamak üzereyken tek istediğim seni görmekti. Çok kızgınım ama kendime. En kötü ve en zayıf halimde sana düştüm. Bütün bunların bir anlamı olmadığını bile bile hem de. Ben yine eve gidip uyuyacağım. Vücut hala çökmedi ama kafam çok yorgun. Sana ihtiyacım var, o kadar…”