25 Ekim 2017 Çarşamba

KONİÇİVA



Samuraylar ve ninjalar diyarından size selam getirdim!

Yaklaşık on gün süren bir Japonya turunun bende bıraktığını şöyle özetleyeyim: düzenin içinde de zarafet, nezaket ve eğlence yaşayabiliyormuş.
Ayak bastığınız ilk andan itibaren sizi otomatik bir içgüdüyle daha kibar, daha nazik olmaya, daha alçak sesle konuşmaya, teşekkür etmeden bir şey yapmamaya iten bir kültür...
Benim gibi sarsak, yüksek sesle konuşan, yerini yönünü zor bulan birine bile itelemeden çeki düzen veren bir görgü...
Bütün bunların yanında dostane ve güler yüzlü bir ahali...

Arkasında taşıdığı tarihi ve şu anda en önden götürdüğü teknolojiyi düşününce Japonya'ya giderken aşağı yukarı ne bekleyeceğinizi biliyorsunuz aslında. O beklediğinizin de hakkını veriyor.

Bizim (@obesefimakinist ile) Japonya'ya girişimiz -herkesin tersine gitmek adetimizden ötürü- Nagoya'dan oldu. Ne var da oraya gittiniz derseniz; uçak bileti daha ucuzdu. Onun dışında Nagoya, Japonya'nın Bursa'sı diye özetlenebilir. Mitsubishi, Honda ve Toyota'nın evi, otomobil sanayi ve bilumum diğer sanayilerin varlığı ile ülkenin 4. en büyük şehri. Dönüş uçağındaki hava yolu dergisinden okuduğum kadarı ile, biraz dışında çok güzel doğal parkları da varmış.

Nagoya'da tek gecelik "ülkeye giriş" kalışından sonra trene binip Osaka'ya gittik. Tren dediğimiz aha da evet o hızlı tren. Biz kendisi ile Çin münasabeti ile tanışıyoruz ama Japon versiyonu -ki adına Shinkansen diyorlar- tanışmış olduk. Hızını içinden değil de daha çok dışarıda bir tanesinin geçişini izlediğinizde anlıyorsunuz. Öyle hönküren bir hızla uçup gidiyor yanınızdan! İçerisi ise rahat, temiz, sakin. Pencereden -evet o hıza rağmen- manzarayı izleyerek ortalama 300 km hızla gideceğiniz yere varıyorsunuz. Daha ne olsun! Ama.. Aması şu: pahalı! Japonya'da ne pahalı değil ki! Ama pahalıların en pahalısı ne derseniz: taksi. Trene 800 km lik yol için verdiğiniz parayı; taksiye 10 km için veriyorsunuz. Oradan hesaplayın işte.

Osaka... demişken kaldığımız hostelin oda anahtarını çantamda unuttuğumu ve göndermem gerektiğini hatırladım yeniden. Acil bir posta ofisi bulmam lazım. Neyse...

Osaka kalesi, parklar, ışıklı caddeler. Her yerde karşımıza çıkıp bende hepsinin fotosunu çekme isteği uyandıran manga afişler. Ertesi gün metro+tren le Kyoto.
Osaka ile ilgili dip not: İçinde cin olan kokteyl içmeyin. Hatta kokteyl içmeyin. Ya da en azından sake üzerine içmeyin.

Kyoto, Japonya'nın eski başkenti. Diğer şehirlerin aksine yüksek binaları olmayan, eski yapıların çoğunun korunduğu ve elden geldiğince otantik tutulmaya çalışılmış bir şehir. Öyle ki içindeki herkes kimono ile geziyor! yok şaka değil ama abartı, tamam, biraz daha açayım konuyu. Kyoto'da satın alabileceğiniz gibi kimonoları kiralayabiliyorsunuz da. Bir sürü kadın ve çift ve hatta aileyi kimonoları ve takunyaları ile gezerken görme nedenimiz de buydu. Ben de dayanmayıp kimonolu bir çiftle fotoğraf çekileyim dedim ama onlar da meğer Çinliymiş. Toprak çekiyor...

Kyoto'nun meşhur Fushimi Inari Tapınağı ya da bizim bir çok fotoğraftan bildiğimiz o turuncu direklerle çevrili yol, kendi içindeki ışık oyunları ile gerçekten etkileyici. Bu arada o bizim direk dediğimiz şeylerin adı torii ve o tapınaktaki yol 32.000 adet torii ile çevrili.

Kyoto'dan sonra sırada yeni bir tren ve bu kez Tokyo. Aha da başkent! Aha da modanın son yıllardaki ikon şehri! Yüksek binalar, gökdelenler, ışıklar, mangalar, afişler, alışveriş merkezleri, lüksünden salaşına mekanlar.

Senso-ji Tapınağı, Asakusa bölgesinde, yeşillikler içinde yükselen turuncu binaları ile Tokyo'nun en eski tapınağı. Bir gün batımına denk gelirseniz renkleri bir seyredin...

En son 1700'lerde patlayan, heybetini onca km uzaktan bile görebildiğiniz ve görünce de "aman bi rahat dursun" diye dua ettiğiniz Fuji Yanardağı; Tokyo'ya yaklaşık 130 km uzaklıkta ve 3700 metre yükseklikte bir arkadaşımız. Tırmanışçılar ve elbetteki dağcılar için anlamı ayrıdır eminim, biz gariban normal insanlar ancak kendisini karşıdan gören Beş Göl Parkı'na gidebildik. Parka geldiğimizde tepeleri bulutlu olan volkan, biz tam karşısına denk gelen noktaya gelene kadar bulutları eteğine doğru indirdi sağ olsun. Böylece doya doya seyredebildik kendisini.

Devasa lotusların yaz boyunca gölün üzerini kapladığı Ueono Park. Biz parkın içindeki Japon Ulusal Müzesini de gezdik. Müze hem Japon hem de Asya genelinin tarihinden bölümler içeriyor. Ama benim favorim kılıçların olduğu bölümdü. Şu gözler kanlı canlı gerçek bir Katana gördü ya; artık gam yemem.

Ve tabi ki manga dükkanları. Binlerce manga serisinin ve kitabının, oyuncaklarının, filmlerinin, müzik cd lerinin, posterlerinin, hediyelik eşyalarının olduğu cennetten köşeler. Instagram hesabımı takip edenlerin arada sırada şahit olduğu üzere kendi kendime bir şeyler çiziktirmeye yahut çizmeyi öğrenmeye çalıştığım şu günlerde tam bir ilham oldu. Bu ilhamın dışında ise, bu hayal gücünün ve yeteneğin genişliğine bir kere daha hayran oldum. Ve tabi rafların birinde yıllar önce televizyona yapışıp izlediğimiz Dragon Ball serisini görünce gözlerim dolmadı değil. Japonca maponca dinlemeden, Goku'nun daha velet olduğu (yukarıdaki resimde de göreceğiniz üzere), serinin ilk kitabını çantaya attım.

Bir de Cadılar Bayramı'na daha bir kaç hafta olmasına rağmen girdiğimiz her avm, her mekan, her bar buna göre dekore edilmişti. Günü geldiğinde ortalıkta nasıl bir parti döneceğini tahmin bile edemiyorum!

Ya, yemeklerden bahsetmeyeyim dedim dedim ama deniz ürünleri konusunda baya seçeneğiniz olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Özellikle yengeç ve ahtapot, sokaktaki o küçük tezgahlarda bile lezzetli. Hatta belki oralarda daha lezzetlidir, bilirsiniz sokak yemeği her zaman tatlıdır. Onun dışında memleketin eti ünlü, boşa ünlü değil, lokum gibi bir şey... Suşi konusunda biz nedense bir iki füzyon mutfağı denedik -yok yumurtalı suşi, yok salamlı suşi falan gibi- gerek yok, yapmayın. Bi de benim Şangay'daki evin köşesindeki suşici o kadar iyi ki bende "aman yarabbi" duygusu uyandırmadı bu suşiler.

İlk Japonya seyahatimizden kalanlar bunun gibi bir şeyler. İlk dedim çünkü hazır Asya'nın bu taraflarındayken bir iki kere daha yoklarız bakarsınız. Hadi hayırlısı...

Not: Japonya'dan fotoğraflar instagram hesabında yatıyor: elvan_tuncer



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder