5 Nisan 2012 Perşembe

EĞLEN GÜZELİM GÜNÜNÜ GÜN ET



Yalan söylemeyi beceremiyorum ya, kalkışınca da elime yüzüme bulaştırıyorum ya, hah işte bir de saklamayı beceremiyorum. Ne varsa kitap gibi yüzümden okunuyor. Aşık olduğum adamların dünyadan haberi yok sanırdım çünkü kendilerinden köşe bucak kaçardım. Ne zaman ki bir cesaret yüzlerine baktım adamlar resmen ciğerimi okudular. Sonra da o ciğeri baya yaktılar. Neyse, saklamayı başaramama rağmen Lübnan’a gittiğimi ebeveynlerden saklamayı başardım. O da sırf endişelenmesinler diye. Yoksa ilk gördüğüm yerde kendilerine yumurtladım: “Anne, size söylemeyi unuttum ama ben geçen hafta Beyrut’taydım, hani bilesin yane”. Annem artık sadece “Aferin kızım” diyor bana, ne yapsın.

Ya bu arada Ezikböcek’ten 175 şarkılık bir “Ajda abla” koleksiyonu kopyaladım bilgisayara, iki gündür onu dinliyorum. Çok hayranı değilimdir, bir vakitler sanat müziği söylemiş olmasını tasvip etmiyorum, Zeki Müren’le hakkında çıkan dedikodulara inanmıyorum falan ama bazı eski şarkıları var ki, gayet güzel. Mesela koşun dinleyin: Yeni Bir Gün Doğdu Bize.

Bangladeş’te verdiğim bir buçuk kilonun geri dönüşü hızlı olacak sanırım çünkü bir haftada üçüncü kere çiğ köfte yiyorum. Bu ne arkadaşım ya! Tamam, Türk mutfağını özlemiş olabilirim ama yani, o kadar da değil, bir nefes. Önümüzde ki haftalarda rotamızı yurt içine çevirmeyi düşünüyoruz. Daha oralarda da yerim ben, ohoo, güya yaza kilo vererek başlayacaktık. Anneler gittikten sonra (Hiç evde oturmadılar yahu! Ben hafta içi zırt pırt dışarı çıkan bir tip değilim, sayelerinde eve giremiyorum) , hızlıca az yeme düzenine dönüş ve daha önemlisi akşamları koşma faslına geçiş. Ay beni koşarken görseniz, acırsınız. Çocuk irisi gibi ayaklar bacaklar… Zaten nefesim çabucak kesildiği için üç metre koşup otuz metre yürüyorum. Denizde de böyleyimdir. Üç kulaç atarım, nefesim kesilir; on saat sırt üstü yatarım. Bu arada o denizde sırt üstü yattığınızda hissettiğiniz her şeyden uzak dinginliği, başka hiçbir eylem veremez size. Bir tek o zaman bu dünyadan uzaklaştığımı hissediyorum. Gerçi ilk başta “boğulacağım kesin, şimdi alabora olacağım, aha da kulağıma su kaçtı” şeklinde kendimi didelemekten on saniye bile yatamıyordum ama sonra işin sırrını öğrendim: kendinizi bırakacaksınız. Suya güvenip, kendinizi ona bırakacaksınız. O zaten sizi sarıp sarmalıyor, tutuyor; siz sadece onun kucağına yatıvereceksiniz. Ama bu sadece su için geçerli. Onun dışında kendinizi bırakasınız gelse de sakın! Öyle adamın kucağına yatıyorum sanıp kafa üstü çakılırsınız, karışmam. Valla beliniz orta yerinden ikiye ayrılır. Ayrıldı da söylüyoruz, atmıyoruz. Bak konu nereye geldi, ne diyordum ben? Hah, koşacağım. Gezeceğim, göreceğim (bkz: Ajda etkisi).

Bir de bahar geldi ya şimdi, herkeste bir kaşıntı var farkındayım. Bak uyarıyorum öyle tatlı tatlı kaşıdığınız yerler sonradan yara olursa karışmam. Bir rahat durun ama ya! Her bahar aynı şeyler. Çiçekler böcekler neyse de size ne oluyor? Onların işi bu; polen, bal, eşeyli eşeysiz bir takım üremeler. Biz de sadece dert ve tasa biliyorsunuz, bahardan sonra yaz gelecek, işin iyice bokunu çıkaracaksınız. Birlikte tatile gitmeye çalışmalar falan. Oturun canlarım yerinizde, çıkmayınız dışarı, ağaçlara çiçeklere kanmayınız. Beni sinir etmeyiniz. Öyle aptal aptal sırıtmayınız. Olan var olmayan var di mi?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme