29 Ağustos 2011 Pazartesi

barika'nın kuyusu: BAYRAM YAZILARI KISIM 1: AREFE YAHUT SEBZE KURUTUC...

barika'nın kuyusu: BAYRAM YAZILARI KISIM 1: AREFE YAHUT SEBZE KURUTUC...: Arefe nin sözlük yahut dini anlamını geçiyorum, bütün evlerde temizlik-alışveriş-yerleşme-düzenleme vesaire anlamına gelir. Gelir, iddiala...

BAYRAM YAZILARI KISIM 1: AREFE YAHUT SEBZE KURUTUCU



Arefe nin sözlük yahut dini anlamını geçiyorum, bütün evlerde temizlik-alışveriş-yerleşme-düzenleme vesaire anlamına gelir. Gelir, iddialaşmayın. Hele evin kız çocuklarına ve annelerine asla aksini iddia etmeyin, tahta kaşıkla gözünüzü çıkarıp yuvasına çamaşır suyu dökerler.
An itibariyle mutfak temizliği tarafımdan bitirildi. Tırnaklarım her temizlik sonrası olduğu gibi yine o şeffaf rengi aldı, tuhaf görünüyorlar. Sinir bozucu olan kısmı; o telle sağı solu sürtmekten kaynaklı olarak kenarlarının tırtıklanması ki hiç tahammülüm yok! Ben, tırnaklarıma biraz düşkünümdür de... 18 yaşıma kadar diplerine kadar (abartmıyorum, ciddiyim) yediğim ve kan tadı alana kadar durmadığım için elimi yıkarken dahi gözümden yaş geldiğinden, bıraktıktan yıllar sonra bile hala "görmemişin tırnağı olmuş" tutumu içerisindeyim. Çantam pek çok zaman bir bayan çantasına benzemese de içinden törpünün eksildiği görülmemiştir. Neyse işte, akşam oturup kendileriyle ilgileneceğim.
Çikolata şeker alışverişinin arasına sebze kurutucusu da ekledim. Ya bu alet bir tek bana mı bu kadar acayip geliyor? Böyle mucize gibi, çeviriyorsun ve 10 saniye sonra içinde ki o rokalar, maydonozlar felan kupkuru oluveriyor. Bir fen-matematik mezunu olmam da şaşırmamı engellemiyor, evet, gayet engellemiyor. Böyle aptal gibi aleti çevirip sonra kuruyan sebzeleri görünce mutlu oluyorum. Hani ışın tabancası verseler elime ancak bu etkiyi yapar.
Annem aşure yaptı. Herkes bayram öncesi baklava-börek yapar, bizde de aşure yapılır. Ben biraz çok severim ve çok yerim de ondan sanırım. Kendi kendimize gelenek yarattık ailecek resmen. Ama annemin aşuresinden başka aşure sevmem o ayrı mesele.
Şİmdi yarın bayram, süper evet, havasına girmeye çalışın bu akşamdan. Sabah babam bizi saat 9 da tepemize dikilerek havaya sokacak nasıl olsa, o yüzden ben rahatım. Siz derdinize yanın. Hadi bakayım akraba felan görün bu gece rüyanızda. Kolonya şişesiyle peşinizden koşarken, ninja yıldızı gib fırlattıkları madlen çikolatalara karşılık; sizde üstlerine baklava şerbeti dökün. Afiyet olsun.

28 Ağustos 2011 Pazar

29 NUMARA

Günlerden Pazar, aylardan Bayram, evlerden İzmir. Bu sefer bir hafta. Genelde 24 saatlik kalışlarla sınırlanan İzmir turnesini bu kez bayram nedeniyle uzatıyoruz. Üstelik bu sefer eve tatil için dönüş yapan tek çocuk değilim. ezikböcek'te artık evci çıkıyor. Vay! Tam bayram şekeri reklamlarında ki ailelere benzedik.
Şehirler arası otobüs yolculuklarına katlanabilmenin tek yolu vardır: uyumak. Benim gibi molada dahi gözünü açmayarak uyumak. Aksi takdirde -en sonuncusu öyle olmuştu ve bir faciaydı- kafayı cama dayayıp hesaplaşma üstüne değerlendirme yaparak, kilometre başına sıfır uyku ile yolculuk yaparsın. Çoğalmayalım; yaparım. Yaptım. Ögh, çok fena...
Ama bu sefer uyudum. Of çok yorgundum, daha binmeden serviste gözler ağırlaştı, bir mahmurluk geldi, hani dedim biri beni kucaklasa da otobüse koyuverse ben uyuyorken. Bindim baktım ki oturmam gereken koltukta bir adet kız çocuğu boylu boyunca yatmakta. "Ya sen kalk be uyuyacağım" diyeceğim diyemedim. Annesini bekledim. Annesi geldi, a-a bir de baktık ki; o da 29 ben de 29. Hay bin kunduz! Aşağı indim, muavine, "ya ben uyuyacağım da kaç numarada uyuyacağım ben?" yerine "bi bakar mısınız?" dedim. Baktı, dedi ki "bu 29 değil 25" Yok artık! O nasıl 25? Ben dahil senden daha muavin iki kişi daha senden önce ona 29 demişti.
Neyse, sonuç; 25 te uyuduk n'apalım. Rakam dediğin nedir ki bir banknotun üzerine değilse.

26 Ağustos 2011 Cuma

GALATA YA İNEN TRAVMATİK YOL



Ben dün akşam Galata'ya indim, kuleye. Hani o köşeyi dönüp kuleyi gördüğüm anda ki his var ya, sırf onun için gittim. Ya ne kadar çok olmuş gitmeyeli. Bu kadar ara vermezdim halbuki ben bu kuleyi görmeye. Zamansızlık mı desek yoksa son zamanlarda yolun yukarısında, aşağısından daha fazla vakit geçirmekten mi desek bilemedim. Neyse... Dün akşam yürürken dakikada bile değil, 10 saniye de bir değişen bir ruh hali sirkülasyonu vardı.
Ta meydandan aşağı kadar...
Selpak satan topal amca, 1.90 boyunda ki dal gibi incecik, siyahlar giymiş nefis abla, kumpircinin önünde ki "biz Amerikalıyız" diye bağıran 3 sarışın erkek, saz çalıp türkü söyleyen ve aynı zamanda bir sigaradan saniyede dört nefes çekebilen kör dede, kızı, torunu, kilisenin önünde ki turist kafilesi, dondurmacının maymun ettiği turist abla, "on yedi yaşında ki kızla ilişkiye girerse acaba tutuklanır mı ya da kızın babası öğrenirse evlenmek zorunda kalır mı" konusunu arkadaşlaryla konuşan 18 lik bıçkın delikanlı ve tayfası, pavyon şarkıcısı gibi giyinmiş bir hatuna "nerede sahne alıyoruz bu akşam" lafını atan üniversiteli çocuklar, İstiklal'in ortasında durup fotoğraf çektiren karı-koca, Starbucks ta kahve içen Arap kızını dışarıdan seyreden yedi tane nine...
Aşağı yolda "ben sosyal içiciyim Sevim" posteri ama sağ taraftan yırtılmış. Haymatlos'ta Selim Sesler'in, Ritim de "bira 2,5 tl" nin, Babylon'da Nauvelle'nin varlığını haber veren afişler.
Yelpazeler 2 lira, bir de minicik tefler var, al cebine koy.
Ben o yolda ki kartpostallardan alıp, arkasına acayip bir not yazıp, onu da adamın birinin ofisinin kapısının altından atmıştım. Geçmiş zaman olur ki... Üzerinde Galata Kulesi'nin resmi vardı.
Dilim ananas almıştık bir keresinde de ya, kim vardı yanımda? Hatırlamıyorum.
Meydan da top oynayan çocuklar vardı. Ve yerlerde oturanlar. Ve duvar dibinde içenler. Ve kule yine olanca ihtişamı ile oradaydı ve yine benim gözüm ondan başkasını görmüyordu.
Çay içmekten ağzımın içi kalaylanmamış kazan gibi olsa da bir çay daha içebildim kahvede. Üzerine de bir soda. En dip masada, kimselere görünmeden, küçük not defterimin arka ortasına yazılmış uzun notu kopardım; cebime koydum. Bir otobüs yolculuğunda, gece yarısı başım cama dayalı yazmıştım. Kalktım, meydanı geçerken topun üzerinden atladım. Benim gibi kuyruğu olan bir kız yanımda geçerken "kuyruk kardeşliği" dedi.
Bu kez o notu kimsenin kapısının altından atmadım. Tam yokuş bitip sokağa çıkarken ilk çöp kutusunun önünde durdum. Yırttım, sekize böldüm, çöpe attım. Sonra da yürüdüm. Meydanı da geçtim, heykeli de geçtim. Sarı dolmuşa bile bindim. Ama o hain sarı dolmuş tam Boğaz köprüsünden geçerken radyoda Sıla'nın bir ara o benim günde 72 kere dinlediğim şarkısının çalmasına izin verdi. Arabesk misin nesin arkadaşım ya!Hain işte ne olacak!

25 Ağustos 2011 Perşembe

ŞİKE ŞİKE FUTBOL



Ben ta çocukluğumdan (nereden baksan en az 8 yaşımdan) beri futbol izlerim. Hem beni tanıyan hem bir zamandır bu blogu okuyan ahali de bilir bunu. Bütün bu zaman içinde saçma sapan bir sürü maç izledim. İçinde oyunun ve şikenin döndüğüne emin olduğum maçlar. Ya bana biri çıksın 92-93 sezonunda Galatasaray'ın 8-0 yendiği ve şampiyon olduğu Ankaragücü maçını anlatsın mesela! Bizi şampiyonluktan etmesini geçtim; göz göre göre de olmaz ki ama... 2005-06 sezonunda Juve ve Lazio ligden düşüp; Milan da ağzının payını alırken hepimiz "hadi beaah!" nidalarıyla seyrediyorduk. Ki ben o zamanlar azılı bir Juve taraftarıydım ve ellerim böğrümde kalakalmıştım.
E ben bunu neden söyledim, şu yüzden: ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Bunlar ne ilk ne de yeni konular.

Bizim ligimiz de üç mü beş mi kaçsa o büyüklerimiz de hiçbir zaman sütten çıkma ak kaşık olmadı. Eninde sonunda bir gün bütün bu çarpık ilişkiler patlayacaktı zaten. Bana tuhaf gelen; onca haber, belge, itiraf, sanık, kanıt, o, bu varken; takım taraftarlarının kendilerine ve takımlarına sanki hiçbir şey yokmuş gibi davranılmasını beklemesi. Pardon da nasıl olacak bu? Tertemiziz öyle mi? Yo, değiliz.
Biz kupayı iade ederken en azından "tamam ya, varsa bir şey bulun; o zamana kadar biz de en azından bir şeyler yapalım" dedik; sokaklara dökülüp "napıonuz uleyn" naraları atmadık.
Bundan 1 ay kadar önce Caddebostan'a indiğimiz Pazar günü tesadüfen Fenerbahçelilerin yürüyüşünün olduğu gündü. Gülesim geldi desem... Takımı zor durumda olan taraftara asla gülmem aksine ben de onunla yürürüm takım ayırmadan ama arkadaşım bu kadar da salağa yatılmaz ki! Bütün alem bir oldu deli gibi sizi küme düşürmeye çalışıyor. Ya başbakan sizi tutuyor korkmayın, düşmezsiniz. Keşke bir durulup bir sakinleşip bir deseydiniz "ne oluyor?"
Kimse temiz değilken ve artık herkese, hepimize lekesi bulaşmışken öyle değilmiş gibi yapmak nedir ki?
Hepimiz zarar gördük. Oynanacak maçlardan, atılacak gollerden, kaçan penaltılardan, kurtarılan şutlardan, rövaşatalardan, koşu yoluna toplardan, duvar pasından, ofsayta düşen golcüden konuşacağımız yerde paradan, puldan, marka imajından, kriz yönetiminden konuşuyoruz.
Futbol, futbol olmaktan çıkalı çok oluyordu zaten (o Beckham akıllısı gidip Victoria ile evlendiğinde anlamalıydık zaten futbolun bitişinin yakın olduğunu) ama biz yine de bir umut ite kaka devam ediyorduk taraftarlığımıza. Her maçtan zevk almaya çalışmaya da devam ediyorduk ki son dönemde kaç tane iyi maç izlediniz bu ligde? Artık tutkusu ve isteği kalmasada görev icabı sevişen çiftler gibiyiz anasını satayım! Bir kaç akşam önce El Classico vardı. Benzetme falan yapamayacağım gerçekten, yapılacak konu değil. Ama gözlerim doldu resmen. Çok özledim... Kendi kendime takımımı protesto edeceğim diye 1 yıldır stada gitmiyordum ama bu sene gideceğim çünkü gerçekten çok özledim. Hem belki (bkz: Polyanna ısırığı) bu şerden de bir hayır çıkar? Bir anda herkesi bir futbol ama sadece futbol hevesi sarar. Oyuncusunu da, direktörünü de, taraftarını da, gazetecisini de... Biz de yeniden maç izleriz belki.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

İSMİ LAZIM DEĞİLGİLLER



İstemediğin ot dibinde bitermiş! Evet, biter! Eve çekirge girer mi ya?
Şu hayatta bi tanecik hayvandan korkuyorum. O da bu şey. Ben ki kardeşi yan odadan "ablaaaağğğğğ" diye çığırınca, elinde terlikle uçarak giden ve bilumum hamam böceği yahut kakalak ve hatta örümcek ne varsa kaşısında alaşağı eden, fare görünce yerinden dahi sıçramayan kız; bu mendebur hayvanı görünce vallahi çığlıklar atarak kaçıyorum. Tam seyirlik!
En son Yunanistan da Patras ta, şehrin orta yerinde böyle resmen İstiklal Caddesi gibi bir yerde, abartısız elim kadar (obsesifmakinist şahidimdir) o kahverengi mutantı görünce; var gücümle çığlığı basmam bir yana, bir de olduğum yerde tepinmişliğim var. Ama başka türlüsü olası değildi ki! Hayvan bir zıplasa benim üzerimi örterdi! Hayır, senin şehrin ortasında, o medeniyette ne işin var? Neyse, kabusa mahal vermemek için susuyorum.
Ama biter mi, hayır. Arkasından dönüşte, İpsala da gümrükte, hani o alerji olup ayak bileğimde baloncuk çıkmasına neden olan sineklerin olduğu gümrükte, lap diye şortuma bir şey atladı. Korka korka kafamı çevirmemle küçük boy ismi lazım değilllerden birini görmem bir oldu. Çırpınma ile silkelenme arasında kuzene dönüp "o ne yağğğğğğğğ dşglkdşdşggfgffşş?!?!" diye bağırınca sağolsun bu diri ve naciz vücudumu terk etti kendisi. Ondan sonra da otobüse binene kadar kaşındım durdum.
İşte geçen gece de "obsesifmakinist" le balkonda otururken ben bi mutfağa gideyim dedim su almaya. Gitmez olaydım. Tam dış kapının önünde öyle yeşil yeşil duruyor körolası! Ya ne işin var senin benim evimde? Ben çağırdım mı, gel dedim mi? Bi uzak dur işte değil mi? Ne mi yaptım; tabi ki ta balkona seslenip kuzeni yerinden kaldırdım. Maşallah o da elinde bir karton torba ile kurtardı beni, üstelikte o ismi lazım değil mahlukatı da öldürmeden.
Ya bu korkuların üzerine git, elinle tut o şeyi barış onunla şeklinde (ığhhhhh korkunç) neyşınıl cografik safsataları falan anlatmayın bana sakın! Düpedüz korkuyorum yahu! Tabi ki hiçbir mantıklı açıklaması yok, hangi korkunun var ki? Ama bu benim korktuğum ve hatta tiksindiğim ve de nefret ettiğim gerçeğini değiştirmiyor. Hem çirkin, hem zıplıyor ya! Daha ne olsun. Bak bu kadar yazdım ya valla içim kalktı. Ben gidip bir su içeyim. Böğğghhhh...

not: tabi ki resmini koymayacağım, onun yerine kurbağa koyayı da yesin yutsun inşallah!

23 Ağustos 2011 Salı

TEŞHİS

Doktorun odasından elimde zarfla çıkarken kapının önünde ki hemşire mi sekreter mi ne olduğu belirsiz sarışın ablayla göz göze geldik. Yüzünde ki ifadeden o kadar tiksindim ki; “kaltak!” diye bağıracaktım az daha. Zaten o anda bana göre bu bok çukuru dünyada ki bütün kadınlar orospu, bütün erkekler de orospu çocuğuydu. Derin bir nefes alıp, başımın üzerinde duran güneş gözlüğümü taktım ve sensörlü kapıdan dışarı çıktım.

Hastanenin kapısının önünde duran taksilerden birine el ettim. Binerken zarf hala elimdeydi. Taksici amcaya işyerinin adını söyledim. Öğle tatili bitmeden yetişirsem belki yemek yiyebilirim diye hesaplıyordum. Sanki yemek yiyecek halim kalmış gibi… Ama taksiye bindikten beş dakika sonra işe gidemeyeceğim gerçeğini kabul etmek zorunda kaldım. Deliler gibi ağlamak veya hiçbir şey yapmadan sadece bir bankta oturmak gibi manasız ve gereksiz şeyler yapmak daha çok ilgimi çekiyordu. Taksici amcaya “Biz Beşiktaş a devam edelim buradan” dedim. Adamın da canına minnet “tamam abla” dedi.
Kabul edelim ki bu, beklenen bir şeydi. Genetik olarak buna zaten hazırlıklı olmak gerekiyordu ama genetik olarak hazır olmam; mental olarak da hazır olduğum anlamına gelmiyor. Olayın kendisi sürpriz olmasa da zamanlaması kesinlikle sürpriz. Hayatımı artık bir düzene soktuğumu sandığım, içinde ki fazlalıkları temizlediğim, boşlukları doldurmaya çalıştığım, bir şeyler yapmak için uğraştığım bir sırada; buna en son ihtiyacım olduğu anda… Ya ben ne saçmalıyorum? Buna ne zaman ya da nasıl ihtiyacı olur ki zaten bir insanın!
Taksi, stadın oradan dönüp aşağı doğru inerken bana fenalık gelmişti bile. “Burada inebilir miyim ben?” dedim hızla. Sanki o arabanın içinde on saniye daha durursam infilak edecekmiş gibiydim. Taksiden iner inmez derin bir nefes aldım. Sonra bir daha, bir daha… Nefesim ve kalp atışım düzene girene kadar birkaç dakika daha dikildim Dolmabahçe sarayının kapısının önünde ki kaldırımda. Etrafıma bakındım, ya çarşıya doğru yürüyecektim ya da Ortaköy’e gidecektim. İkisini de istemedi canım. Ben de Taksim’e gitmeye karar verdim. Ne kadar kalabalığın içine girersem o kadar kaybolurum diye umdum. Koca yeşil çantamdan kulaklığımı çıkardığım sırada müzik denen şeye tahammülüm olmadığını hissettim. Çünkü çok savunmasız bir haldeydim ve bu haldeyken her şarkı bana bir şey hatırlatacaktı. En son ihtiyacım olan şey de; hayaletlerdi.
Yokuş yukarı yürürken öğleden sonranın sıcağından olacak, nefesim kesildi. Ellerimi dizlerime koyup birkaç saniye soluklandım, sonra devam ettim.
Meydana geldiğimde saat 4 falandı sanırım. Kızılkayalar’ın önünde durup ne tarafa yürüyeceğime karar vermeye çalıştım. Aslında gitmek istediğim yer mi, gitmem gereken yer mi diye kendimi yerken fark ettim ki gidecek yerim var mı ki?
Yukarı doğru yürüsem; yürüyemezdim. Yürüyecek yerim yoktu. Koşarak çıktığım kapılardan tekrar girecek halim yoktu. Hem beni tanıyan değil, tanımayan insanlara ihtiyacım vardı. Geçmişimi, ırsi şanssızlıklarımı bilmeyen birilerine anlatmam lazımdı. Benim ağlamama dayanabilecek, ağlasam da umursamayacak, beni o kadar tanımayan birilerine ihtiyacım vardı. Benim de görür görmez yanında kendimi koyvermeyeceğim birilerine ihtiyacım vardı.
Adamı tanımıyordum, hem de hiç. O da beni tanımıyordu, hem de hiç. İki kere feysbuktan konuşmuşluğumuz vardı o kadar. Yani ne anlatırsam anlatayım, sokaktan geçen herhangi bir kadının anlatacağından daha fazla etkilemezdi onu. Ben de Galata’ya doğru yürüdüm.
Ah o kule var ya o kule… Şu İstanbul’da hiçbir yer, köprü bile bana kendimi bu taştan silindir kadar iyi hissettirmedi. Bakkaldan radyo sesi geliyordu. Tarkan çalıyordu “inci tanem” mi neydi o şarkı, o işte. İçeri girip iki Efes istedim. Siyah poşete koyup verdi. Kuleyi ortalayan banka oturup telefonumu çıkardım. Adamın telefonu yok ki bende! Girdim feysbuktan mesaj atayım diye, bir baktım telefon numarası da var. Ben de mesaj attım: “bir tane biram var, kulenin dibindeyim.”
Elinde içkiyle, tek başınayken kendisini davet eden bir kadına hayır diyecek erkeklerin sayısı kaçtır? Azdır. Ve neyse ki o da azınlıktan değildi, zaten oracıkta olan evinden aşağı indi ve geldi.
“nasıl tanıdın beni?” dedim. Hiç görmemişti çünkü. Eliyle saçımı işaret etti, “kuyruğundan” dedi. “ve bir de burada tek başına bir bankta oturan başka kız olmamasından…” Güldüm.
Biraları açarken anlatmaya başladım. Arka cebime tıkıştırdığım beyaz A4 kağıtta neler yazdığını ve bunların bana neye mal olacağını anlattım. Dinledi, sadece dinledi ve birasını içti. Sonra, anlatacaklarım bitti. Söyleyeceklerim de… Durdum, önüme baktım. Hala ağlamadığım için şaşkın, konuşmaktan yorgun öylece durdum. “ne yapacaksın şimdi?” diye sordu. Yüzüne bakmadan “kimseye söylemeyeceğim. Bana sürekli soru soracak, aldığım nefesi sayacak kimseye söylemeyeceğim” dedim. Güldü. Saçmaladığımı biliyordu, ben de biliyordum. Ama hayatımda bir kere baya baya inat edecektim. Bir an vardı biliyordum, artık kimseden saklayamayacağım; işte o ana kadar kimseye söylemeyecektim. Biten biranın şişesiyle beraber ayağa kalktı “yukarı gelmek ister misin?” dedi. Güldüm. Haliç manzarası… “hayır” dedim. “peki sen bilirsin” dedi. Tam arkasını dönüp gidecekken durdu, ben elimde ki şişeyi çeviriyordum “Siktir et ya!” dedi. “ciddiyim, siktir et!”
Güldüm. “Di mi ya” dedim.