12 Haziran 2012 Salı

GELDİ DÜĞÜN ALAYI FALAN



Düğünler gelinler içindir. Öyle olmasa kadınlar; onca saç, makyaj, tarlatan ve tel toka eziyetine katlanmazdı. O gelin topuzu dediğiniz şeyin, saçların firketeler yardımı ile kafa derisine yeniden eklenmesi olduğunu bilmeniz lazım. Bilin! Düğün gecesi gelinle damadın kasap havasından, damat halayından vesaireden hali kalmışsa bile, gelinin saçını açmaya çalışırken uykuları geleceği için gerdeğe girememeleri çok mümkün. Ha bir de gelinlik denilen nesne var. Dışarıdan bakıldığında sanki ayaklarınız yokmuşçasına ve havada süzülürmüşçesine sizi yerden kesen, kabarık bembeyaz o elbise; aslında bir kamuflaj. Hemen altında tarlatan denilen, tellerden yapılma bir etek, üzerinde bütün gece dik durmanız ve hatta hoplayıp zıplamanız gereken 10 santimlik bir topuklu ve heyecandan titreyen bacaklar bulunduran bir kamuflaj. Duvak ise, tel tokalar (yine çıktılar bak) ile saça iliştirilen o yüzden de zırt pırt düşecekmiş gibi bir his bırakan, elinizle ikide bir yoklamanız ya da düzeltmeniz gereken bir tül parçası nihayetinde. Ki uzun olanına etrafınızda kaç kişi varsa basar ve o tel tokalarla birlikte saçınızı ve kafa derinizin bir kısmını da alarak “ay pardon canığğmmm” derler. Böyle durumlarda adam vurmak nefsi müdafaaya girer, devam ediniz. Gelin makyajı… Hımmm, porselen makyaj. En riskli kısım. Bizim kına saçını yaptırdığımız yerde gelinin birinin üzerine bir kilo sim döktüler, kızın derisi görünmüyordu. Hatta bence bütün gözenekleri kapanmıştı ve o gece pistin ortasında yığıldığında kimse bunun “sim zehirlenmesi” olduğunu anlamayacaktı ki; ablası kollarını ve göğsünü lavaboda yıkayarak bir faciayı önledi.


Buzdağının içeriden görünen kısmı bu kadar değil ama dışarıdan görünen kısmı nasıl güzel, nasıl zarif, nasıl çekici; insan bakmaya doyamıyor. Her yere nazar boncuğu saçasın geliyor. Hele bir de içinde ki çocukluk arkadaşınsa…

Ama o arkadaşın bana ettiğini insana düşmanı etmez! Ya aynı yaştayız, neredeyse aynı boydayız, onun ayağı 34 numara benim 36 (onda da ayak yok anasını satayım!) ama o, benden önce evlendi. İyi halt yedi! Sayesinde birlikte ve içinde büyüdüğümüz bütün ahali kafaları bana çevirdi bir anda. Ne var? Evet, ben de otuz yaşımı geçtim. Evet, ben hala bekarım ve sanırım çok ama çok uzun zaman daha öyle kalacağım. Ah elimde kalasıca erkekler adam olmayı öğrenene kadar evimde kalacağım. Böyle çok mutluyum, huzurluyum. Yıllardır söylüyorum inanmıyorsunuz: “Ben böyle iyiyim”. Bu halimle bile, yani kimseden bir şey beklemezken, istemezken sadece elimdekilerle yetinmeyi bilirken bile, önlerine acayip şartlı bir anlaşma koymuşum gibi davranıyor adamlar. Ne evlenmesi? Daha ilişki denen şeyden bile ödleri kopuyor. Hatta ne ilişkisi, aynı yatağa bile….. tövbe tövbe! Bak yine tepem attı. Her neyse… Demem o ki sevgili büyüklerim ve küçüklerim, beni kendi halime bırakın gitsin. Bir de el atacağız demediler mi! Yahu nereye el atıyorsunuz? El atabilecek bir popülasyon var sanki etrafta. Ben söyleyeyim, yok. Ne yurt içinde ne de dışında. Yoksa bunca yıldır bunca yolculuk arasında elbet denk gelirdi di mi? Yani yapacak bir şey yok, el mel atmayın siz. Hallederim ben. (Neyi halledeceksem…)

İşte bütün bunların arasında elimde kına tepsisi, tepsinin üzerinde ki mumların alevinden yüzüm al al olmuş halde kızcağızın tepesinde dikiliyorum. (O halimi komik bulup kare kare resmimi çeken arkadaşlarla bilahare hesaplaşırız elbet.)Kız ağlatmak bir tarafa ben bir de pis pis sırıtıyorum, deli olduğumuzu düşünecekler. Zaten kınadan yaklaşık üç saat önce, yeni evlerinin yatak odasında makyaj yaparken konuştuklarımızı duysalar da öyle zannederlerdi. Ya da yine kınadan bir iki saat önce oturup kocaman Adana dürümleri lüplettiğimizi görseler. Anamın kınası sanki, hey Allahım. Bütün o heyecansızlık, ertesi gün yani düğün sabahı yerini doğal olarak strese bıraktı. Benim kına yakarken ağlatamadığımız arkadaşım, kuaförde kardeşini görünce dökülüverdi.

Sağdıç olacak kızlara tavsiyeler: pipet taşıyın. O makyajlı saçlı haliyle geline su içirmek zor oluyor. Pipet olursa kolay içer. Ha bir de pudra alın yanınıza. Ayakları terleyip o apartman gibi ayakkabıdan kayı kayıvermesin. Onun rujunu, telefonunu, terliklerini, peçetelerini, fotoğraf makinesini, çantasını vesairesini siz taşıyacaksınız ona göre. Ama zaten bıraksalar kızı da taşıyacaksınız, o kadar yani.

Bu arada açık hava düğün yeri işletmecilerine söylüyorum: o çimenlere topuklarımız batıyor, yürüyemiyoruz. Beton yol yapın ama yaparken de lütfen tüm yapın. Öyle şekilli olsun diye boşluklu yapıyorsunuz ya bu seferde aralara giriyor topuklar, yine yürüyemiyoruz. Azıcık mantık yahu!

Mantık demişken Antalya'dan İzmir'e neden İstanbul aktarmalı uçtum ben? Bir günde üç kere uçağa binilir mi kardeşim, ne gerek var?

Masa altına mutlaka içki lazım. Ayık kalmamak lazım. Yoksa ayık kafayla insan 250 kişiyi öpemez.

Damat halayı güzel bir şey ama o en son hızlandığı yerde topuklu ayakkabınızla yandakinin uzun eteğine zart diye basmayın tamam mı? Ayrıca lütfen halaylarda halay başını takip edelim. O üç ileri giderken siz kuzey doğu yönünde iki geri gitmeyin, hoş olmuyor.

Bütün bunlar bir yana da, kız vermek zor oluyor. Ama mutlu olduğunu bilmek hatta ayan beyan görmek güzel bir şey be! Darısı (isteyenlerin) başınıza, hadi bakayım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme