24 Şubat 2012 Cuma

TIRNAK KIRILIR YEN İÇİNDE KALIR



Sabah bir telaş (her zaman ki gibi) evden çıkıyor olmanın etkisiyle, spor ayakkabımı giyerken elimden bir çıt sesi geldi ki offf! Bilen bilir benim tırnaklarım pek kısa olmaz. Kullanamıyorum. Bir kere insan suratını bile kaşıyamıyor. Bir de 18 yaşına kadar tırnağı olmayan biri olarak, görünce “buldumcuk” olmam normal. Hem o tırnaklarla az adam çizmedim….dermişim demeyeyim, annem okursa beni çizer. Ama çok değil valla sadece 3 adamı çizdim: bira kutusu, Arnavut ve çakma Fransız.


Arnavut’un ki çizmek değildi aslında tam olarak. İstiklal’de yürürken elimi tutmuştu ben de neyin hırsıydı hatırlamıyorum ama tırnaklarımı öyle bir geçirmişim ki eline… Ertesi buluşmada (onunla asla ertesi gün diye bir şey yoktu çünkü adamın iki günü asla birbirini takip etmiyordu) bana elini gösterip “bak “ dediğinde; yan yana kabuk bağlamış üç adet küçük yay gibi izi görünce “A-a nasıl oldu?” diyecek kadar hatırlamıyorum hem de. Güldü bana tabi adam. Böyle şeylerin hoşuna gitmesi ise ayrı bir dava ki adam da tek başına apayrı bir davaydı. Bunu “fetişler” başlığı altında, daha sonra irdeleriz. Freud falan okumam lazım önce.

Çakma Fransız’a gelince; lunaparkta ki akşam benimle gondola binme gafletine düştü, yazık. Doğal olarak onun da kolunda kanal açtım. Geçen dört yıl içinde başka şekillerde de çizmiş falan olabilirim ama bak onu da hatırlamıyorum. Neyse ki balık hafızalıyım. Aklımda tuttuklarımla zor baş ediyorum.

Bira kutusu en fenasıydı çünkü otobüste itişirken elimi öyle bir savurdum ki tam göğsünü (Gömleğinin düğmeleri açıktı. Ya öyle değil, otobüste dedim cümlenin başında farkındaysanız) Wolverine gibi çiziverdim. Bugün olsa yırtardım ama işte o zamanlar insaflıydım. Kıyameti koparmıştı. "Bunu görene, bunu nasıl açıklarım" diye. “Açıklama lan!” diyecektim, demedim. Kız arkadaşı yoktu ama etrafında kızlar vardı, işte bir de ben vardım. Yirmi iki yaşındaydım ve çok fena aşıktım. Bugün olsa yüzünü yırtardım çünkü hayatımda ki o meşhur cümlelerden (3 altın) birini ve ilkini o kurdu. Ben de senelerimi verdim onun etkisinden çıkmak için. Çıktığımı sandığım anda aynısına düşmüşüm onu fark etmem de dört yılımı aldı. O da değil cümle; mektup yazdı maşallah (ikinci altın). Üçüncü ve sonuncuyu zaten biliyorsunuz. Daha çok taze, bir aylık. Ay dur, bunu geçelim, hala acıyor.

Bunların dışında çizdiğim, yırttığım ama unuttuğum şahıslardan özür dilerim. Kendi alnıma kendi elimle yanlışlıkla haç çizmişliğim var, ona sayın.

İşte sabah o çıt sesi başparmağımın tırnağının dibinden geldi. Uzun tırnakları olanlar bilirler, o tırnakların ta dibinden kırılması hiç hoş değildir. Can yakar. Benimkisi bir de kopmadı; ucundan asılı kaldı etime. Servise yürüyene kadar dişimle denedim kopmadı, elimle denedim kopmadı. Ben de “eeh” deyip bir asıldım sonunda, dayanamadı koptu. Benim “eeh” ime hiçbir şey dayanamaz zaten. Çok pis koparırım. Kanadı ama ya… Zaten öyle oluyor. Ben koparıp atıyorum ya siz bitti sanıyorsunuz. Halbuki parmağımda yara bandı var ve bunları yazarken de sızlıyor. Kolaydı öyle tırnağı etten koparmak…

Not: Toplamda üç senedir, ikinci defa kendime ait bir parçanın (bu ne demekse) resmini koyuyorum. Üstte ki el, benim elimdir.
Foto için Rapunzel'e teşekkürler.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme