23 Şubat 2012 Perşembe

BUGUN, O GÜN DEĞİL.

Bugün, o gün değil. 

Önce o telefon konuşması. Sonra başka bır konuşma daha. Koridorun basından sonuna yürüyene kadar gecen bes saniyede hissettiğim o eksiklik duygusu... O kadar istedim ki koşarak sana gelebilmeyi. Gelmeyi değil gelebilmeyi. Çünkü gelirim ama gelemem. Yerime oturduğumda derin bir nefes almasaydım ya da belki o saçma mail düşmemiş olsaydı ekrana; az daha sana yazıyordum. Ne kadar çaresiz hissetmiş olabilirim kendimi sen hesap et. O bahsi gecen bes saniyede aklıma gelen ilk ve tek kisi olmanı aciklayamam. O çaresizlikte koşarak yanına gitmek istediğim insan olmanı aciklayamam. Ama en beteri; bunları sadece bes saniyede de olsa şiddetle hissedip; sonrasında gercege aymak. Nereye koşuyorsun? Kime? 

Bugün, o gün değil. 

Çocukken kumdan kale yapmayı beceremezdim cunku ayarı bır türlü tutturamazdim. Ya çok cıvık olurdu ya da çok kuru. Yani hep dagilirdi, durmazdi. Bazı seyler hala öyle. Ben her seferinde kumu da suyu da koyuyorum ama bır türlü kaleyi tutturamiyorum. Öyle harabe gibi, antik Roma kalıntıları gibi yarım yamalak bır şey çıkıyor ortaya. Hani bir olsa, güzel olacak diyeceğin bir şey. İste öyle hissettim bugün de ben. Yine kumunu ayarlayamamisim gibi kalenin. Alt dudağımı sarkitip sana gelecektim ki, aklım basıma geldi. Hikayeyi bilmen falan filan bahane; beni sen dinle, sen teselli et hissinin hala aniden gelebilmesi çok acıklı be! Ben sana bır kere bunu söylemiştim hatırlıyor musun? Mengene beni sıkarken, "burada olsa keske" diye seni dilediğimi fark ettim demiştim. İste o Allahın cezası duygunun benzeriydi bu da, esiydi. Eğer geçmeseydi.... gecti ama, valla bak. Gecti gitti. 

Bugün, o gün değil. Hep bunu tekrarladım kendime, "bugün, o gün değil." Nefes al, nefes ver. Sırayı bozma.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme