16 Eylül 2010 Perşembe

SWOT

Swot analizi:
Bayanlar baylar, dün akşam ofiste oturmuş harıl hurul yapmış bulunduğum swot analizini hayatıma uyarlıyorum. Buyurunuz:

Güçlü yönler:
- Hala 30 altı yaş
- Fazla sağlam bir bünye (hasta dahi olmaz, o kadar yani!)
- İrade
- Birden fazla kişiliği idare edebilme becerisi (bkz: son 3 yıl)
- Uyku ve yemek konusunda minimum problem yaratma
- Güçlü sosyal yapı (?)
- Her koşulda hiçbir şey yokmuş gibi yapabilme becerisi (bkz: son 17 yıl)
Zayıf yönler:
- Neredeyse 30 olan yaş
- Fazla inanç ve gereğinden fazla güven duyma
- Kolay kandırılabilme
- Düşük özgüven
- Ayarı çabuk kaçırma, bir bağlandı mı etini koparmadan ayrılamama
- Sınırlarını bilememe
Tehditler:
- Dengesiz, vurdumduymaz, ne istediğini bilmeyen adamlar
- Sınırlarımı benden daha iyi bildiğini sanan adamlar
- Hatta galiba bütün adamlar
- Erken bunama (çok ciddiyim, 50 me gelmeden Alzheimer olma ihtimalim çok ama çok yüksek)
- Midem
- Zaaflarımdan da öte onların fark edilmesi
Fırsatlar:
- Hala ilk Müslüman rahibe olabilirim
- Hala her şeyi bırakıp sadece yazabilirim (bu klavyede neden a larımın şapkaları yok!!!)
- Görmediğim ülkeler, şehirler, kasabalar, köyler…
- Daha kazanmadığım paralar (ne zaman kazanacağımı soranlara: umursamaya başladığımda sanırım)


Fark ettim ki hala “hala” diyebilecek durumda olmak bile bir fırsattır…

15 Eylül 2010 Çarşamba

SON...

Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar. Ölümleri olur zaferleri , öpüşürken yok olan ateşle barut gibi . William Shakespeare, Romeo ve Juliet
.......................
Çığlığından titreyen camlar ve havalanan çarşaflar…
Başı yeniden yastığa düşerken, uzun siyah saçların yastığa yayılışı
Sıkıca kapanan avuçlarını sonunda açıp, buz gibi beyaz örtülere bastırdığında
Dört tırnak kan izi…
Çizgi çizgi mi olsun, çapraz mı gelsin izler?
Gözbebekleri yukarı doğru kayıp ardında sadece akını bırakırken son gördüğü şey, komodinin üzerinde duran tuzluk.
Ses çıkaracak kadar tel kaldı mı boğazında?
Neyden bahsediyoruz biz?
Sevişmemizden mi ölümümüzden mi?
Nefes al! Nefes al!

KUTSAL KİTAP

Kafanız karıştığında, algınız köreldiğinde ya da görüşünüz bulandığında, bazen dışarıdan bir yardım iyi gelebilir. Ne bileyim yazılı bir metin belki… Kutsal kitaplar vardır hani bunun için. Binlerce yılın içinde bir zaman diliminde yazılmış, yazdırılmış, inmiş, indirilmiş kitaplar. Neye değil belki daha çok nasıl inandığınıza dair size destek olan kitaplar. Kurtarıcınız olan kitaplar vardır. Siz o saçma sapan, depresif halinizin ortasındayken; elinizden tutup sizi ayağa kaldıran, sizi iyice bir silkeleyen ya da yeniden bir şeylere inanma gücü veren. Umudunuzu yitirmemeniz gerektiğini çünkü en olanaksızın bile olabildiğini anlatan kitaplar vardır. Sizi o deli gibi ağlama isteğinizden sıyırıp alan, yavaş yavaş teselli eden kitaplar. Kutsal kitaplar vardır bu hayatta ve herkesin kutsal bir kitabı vardır. Tam ortasından açıp, gözüne çarpan ilk cümleyi okuduğunda bile, ta içine giriverdiğiniz kitaplardır onlar. Ortasından, sonundan, 52. Sayfadan, 5.satırdan, hiç fark etmez neresinden olursa olsun bir yerinden tuttuğunuz kitaplardır.
Düşünmemenin yolu başka şeyler düşünmektir. Size başka şeyler düşündürebilen kitaplardır kutsal kitaplar. Sizi, içinde durduğunuz o çukurdan çıkarıp; yemyeşil bir çayıra bırakıverirler. Nefes aldırırlar size, siz o manasızlıklardan soluksuz kalmışken… Gözünüzün önüne, üzerinden çağ da geçse bozulmayan, yıpranmayan, eskimeyen bir dünya kuruverirler.
Herkesin kutsal kitabı kendinedir. Tevrat, İncil, Kuran, Zebur, Mahabarata, Mesnevi, Das Kapital, Kamasutra, Othello, Sefiller, Suç ve Ceza, Simyacı, Prens, Kürklü Venüs, Küçük Prens, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, Tutunamayanlar, Uğultulu Tepeler, Kavgam, Büyük Umutlar…
Benimde bir kutsal kitabım var. Beni sinirlendiren, gülümseten, hayal kurmamı sağlayan ve bana özgüven veren bir kitap. Hayatımda ne eksikse onu tamamlayan yani. Bana her daim kendimi iyi hissettiren. Son sayfaya geldiğimde artık, bir kere daha beni bir şeylerin varlığına inandıran. Ben her seferinde, bana inandırdıklarının tersini görüp yine o kitaba muhtaç hale geliyorum ama olsun, ironisi de güzel…
Öyle ağır, ağdalı bir kitapta değil. Yalın, sessiz sessiz derdini anlatan ama ta içeride bir yere işleyen bir kitap. Tokat gibi, inançlı ve dirençli cümleler kurabilen bir kitap. Bir taraftan da o kadar naif ki; neredeyse diğer yanağınızı döndürüyor size.
Hiçbir şeyin ve hiç kimsenin göründüğü gibi olmadığına, çok değer biçtiklerimizin bunu taşıyamayacak kadar omurgasız; az değer verdiklerimizin bunu hak etmeyecek kadar değerli olabileceğine, her şeyi kaybetseniz de kendinize olan inancınızı asla kaybetmemeniz gerektiğine, her koşulda hep dik durmaya, aileye, sevgiye ve hoş görüye dair bir kitap. Daha da fenası, kadın ve erkek olmakla ilgili bir kitap. Tam anlamıyla güçlü iki karakterin savaşı var merkezde çünkü. Önce “ben” diyen bir kadın ve erkeğin çatışması var. Bencillikle kendini koruma içgüdüsü arasında gidip gelen bir çatışma bu. Anlayışın yitirilip yitirilip yeniden bulunduğu bir sürtüşme, dinlemekten ve söylemekten kaçınmanın neden olduğu bir kapışma var arada. Belki o yüzden on bilmem kaç sayfa önce evire çevire dövmek istediğiniz karaktere, sayfalar sonra sarılmak istiyorsunuz. Onlarda kararsız, ürkek, temkinli başlarken; birden canavar gibi dikiliveriyorlar birbirlerinin karşısına. O çarpışmanın şiddetini okumanın verdiği haz, çok az kadın-erkek hikayesinde vardır.
Kendi zamanının doğru tasvirinde netçe görülen eksiklikler, yanlışlıklar, vurdumduymazlıklar içinde var olma çabası veren bir karakter var çünkü tepede: maddi kazancıyla değil; fikir zenginliğiyle sıyrılabilen, dürüstlüğü ve değerlerine inancı karşısındakinin de kendi gibi olduğunu görmesini engelleyecek kadar kör edici olan bir kadın. Ailesini, tüm nobranlıklarına ve aymazlıklarına rağmen savunması da bu yüzden. Bile bile… Kendini sürekli kontrol altında tutan, şüpheciliği baş ağrıtıcı boyutlara varan bir kadın. O kadar ki; neredeyse kendini hayatının aşkından edecek!
Adama gelince… (bir iç geçirme efekti) Orada ki vahametin boyutuna örnek vermek gerekirse: kadına aşkını ilan ettiği sayfada hakaretleri öyle bir boyutta ki; sinirle çeviriyor insan sayfayı. Zekasının, algısının, sahip olduklarından ötürü karşısındakine verebileceklerinin bilincinde olmanın neden olduğu kibri, her şeyin önüne koyarak, kendine o kibirden bir duvar örerek, hem kendi duygularından hem kadından kaçmayı deniyor. Kendince haklı egosu, kendine izin vermiyor. Ama geri de duramıyor. Eline değmeden, yüzüne bakmadan ve hiç sezdirmeden, o kadın için, hiç kimsenin yapmayacağı şeyleri yapıyor.
Kendisiyle ve karşısındakiyle hep kavga halinde ki bu iki karakter, ancak birbirlerinde huzur bulabiliyor sonunda zaten. Bende o son sayfada…

Cevap veriyorum: Gurur ve Önyargı, Jane Austen

14 Eylül 2010 Salı

SABAH SEREMONİSİ

Sabaha Gripinle başlamak iyi bir fikir olabilir de olmayabilir de: “her nereye gidersen, kendinle yüzleşirken, kimse duymaz yalan söyle!” Böyle bir şey söylenir mi şimdi sabah sabah, daha ayılmamışken!
Ama liste zaten saçma sapan şeyler düşünmem ve serviste uyuyamamam üzere hazırlanmış gibi. Hani başkası da değil, ben hazırladım.
Mavi Sakal… “Ne kadar” çalıyor. Bu albümün ilk çıktığı zamanı hatırlıyorum. 19 yaşındaydım sanırım. Nalan la beraber Alsancak D&R da ki imza gününe kaçmıştık beraber. Güven Erkin Erkal da vardı ve ben gayet aşıktım adama. Her hafta o radyo programını radyoya yapışıp dinlediğim zamanlar. Bana Mor ve Ötesi’ni, Kesmeşeker’i,Acil Servis’i ilk dinleten adam. Bana müzik dinlemeyi öğreten adam. Yıllar sonra Flugtag da onu vip tribününde görünce yanına gidip elini sıkmıştım. “10 yıl oldu” demiştim ben sizi tanıyalı. İyi mi ettim yoksa adama kendini yaşlı mı hissettirdim bilmiyorum ama o gözleri görünce yine içim hopladı.
Bir sabah, İzmir de, otobüs durağında okula gitmek için beklerken yağmur başladı. Hava daha tam aydınlanmamış. Önümde duran sokak lambasının ışığında yağmuru seyrederken; kulağımda da “İki Yol” çalıyor. Klip gibi… Kendi kendime klip çektiğim yaşlar zaten. Sadece siyahlar giydiğim, kısacık saçlarımla erkek çocuklarına benzediğim yaşlar. Gamzeyle “Kumdan Kaleler” i almaya gittiğimiz kasetçide ki uzun saçlı çocuk… Ben yine aşıktım tabi. Ya ben ne kadar çok aşık olurdum! Sardunya da ki uzun saçlı, sarışın garson. Uzun saç, hepsinin kesişme kümesi. Normallik seviyesi yerlerde maşallah!
Zeki shuffle ım Mavi Sakal’ın ardına Muse bağlıyor. Matthew Bellamy i ilk sahnede canlı görüşümü de, o sesi ilk canlı duyuşumu da hiç unutamayacağım sanırım. İlk parça bitene kadar hipnotize olmuş halde sahneye bakışımı da… Şu fani hayatımda izlediğim en iyi konser olarak kaldı hafızamda. Bir de benim Çeşme Antik Tiyatro’da bir Bryan Adams konseri faciam var ki, sahne önüne koşarken amfi tiyatronun 8 er metre genişliğinde ki basamaklarından yuvarlanıyordum az daha. Dedim ya, benim her şeyim ayarsız! Kontrol mekanizması eksik doğmuşum ben. Ne sesimi, ne yüzümü ne de ellerimi kontrol edememem de bu yüzden zaten.
Ve tabi ki i-pod umun vazgeçilmezi: Hoobastank- The Reason. Hani bir ara konusu açılmıştı ya, bir erkeğin bir kadına armağan edebileceği en güzel şarkılar diye, benim listemde bir numarada bu şarkı. Tamam, birinin “sebebi” olmak istemem ama işte, ne bileyim. İçinden kelebekler geçen bir şarkıdansa bu daha bir gerçek sanki.
Ama bunun arkasından gelen Starsailor; ya bu adamın sesi bende neden hep melankoli, hüzün hatta neredeyse depresyon başlangıcı yaratıyor bilemedim. Bir de tuhaftır ama bu adamı bağrıma basma ve onu teselli etme ihtiyacı ile dolup taşıyorum her seferinde. (kontrolden çıkmış anaç duygular…) (bkz: Alcoholic)
Tamam, geldik, iniyoruz… Arkamda Gizem de, Justin den Candan Erçetin e uzanan bir repertuarla yaptı sabah seremonisini.
Bir programın daha sonuna geldik. Yarın sabah yeniden görüşmek dileğiyle; yapımda ve yayında emeği geçen tüm arkadaşlarım adına iyi günler dilerim. Esen kalın…

13 Eylül 2010 Pazartesi

MISIN?

Yasaklıyorum kendime okumayı. Yazdıklarını okumayı. Ben zaten her okumayı cümlelerin yanında yapıyorum ya, şimdi seninkileri okurken senin cümlelerinin yanına yaklaşamıyorum bile. Sadece okurken bile kalbi sıkışıyorsa insanın nasıl korkmaz o cümlelere yaklaşmaktan. Bu sefer elimi süremiyorum hiçbir kelimeye, yanağımı yaslayamıyorum, yanına uzanamıyorum hiçbir sözcüğün. Uzaktan gelen kum fırtınasını seyreden hesabı, kaçmam gerekirken, inadına son saniyesini bekliyorum kaçma fırsatının. Hep dibine kadar yuvarlanmam gerek çünkü! Hep abartmam gerek! Acı çekilecekse de , nefret edilecekse de! Hep ayarsız olmam gerek çünkü!
Daha kadın olamamışken kadın gibi hissetmek fazla geliyor bu bedene. Benim bildiğim şeyler değil bunlar. Cehaletimle açlığım birleşiyor. Bir canavar çıkacak ortaya az kaldı. Kim sakinleştirecek? Kim gözlerinin içine bakıp; hızından ciğerlerini acıtan nefesini düzene sokacak? Kimde var bu cesaret? Kim yol gösterecek, kim doyuracak açlığını?
Kimse… Beni yine benimle, o baş edemediklerimle bırakacaklar, bırakacaksın. Mısın? Bırakma! Sen bırakma! Yorarım, kanırtırım insanın içini, ellerinin içine tırnaklarını geçirerek yumruklarını sıkarsın ama yapma, dayan! Benimle kal… Yavaş öğrenirim ama öğrendiklerimi unutmam ben. İyi öğrenirim.
Bu sefer kaçmama izin verme. Sonunda ben o duvarda bir tarafı çatlatmışken, o çatlaktan sızabil. Karşı duvarın arkasında kalan bahçeye. İstemesem, yolunu açar mıydım?
Okumayı yasaklıyorum ama yazmayı yasaklayamıyorum. Taşıyor sanki içimden. Ne kadar bent varsa yıkılmış, tutamıyorum. Kimse yapamadı bunu da sen nasıl yaptın? Ne kadar çok sözcük ve ne kadar çok cümle yazdırdın bana. Sen de bütün bu cümlelerin değerini bilenlerdensin. Anlarsın beni. Anlarsın birisi yüzünden yazacak hale gelmeyi. Sana da yazdırdılar çünkü! Sen de yazdın. Bağıra çağıra, kıra döke yazdın. Sırılsıklam oldu yazdıkların. Olmadı mı? O yüzden anlarsın. Mısın?
(Ağustos 2010)

6 Eylül 2010 Pazartesi

PERVANE

Bıraktım artık hayatındaki yerimi sorgulamayı çünkü az önce fark ettim yerimi. Bir bezelye tanesinin üzerinde duruyor kocaman yatağım... Hep rahatsızım ben. Hiç tatmin olamadım. Hem şüphelendim, sıkıntılandım ve bir türlü rahat nefes alamadım. Hiç derin bir uyku çekemedim bu yatakta ben. Sıcaktan sandım bazen, bazen de soğuktan. Kah yastığa suç attım kah yatağa ama bir türlü yakalayamadım o bezelye tanesini. Bir türlü çıkaramadım yatağın altından.

Ne kadar çok hayal etmiştim ben seni. O kadar çok ki hayalgücüm sana dayalıydı uzunca bir süre ve bütün hayallerimde, başrolde değilsen bile figüran olmuştun. Ne kadar zor biliyor musun hayalgücüne sınır getirmeye çalışmak. Kendine "hayır, onu düşünme" demek. Gözünün önüne gelen resimleri silmek.

Ne kadar hazırdım biliyor musun tüm bu hayalleri gerçek yapmaya. Hatta benim gücümün yetmediklerini bile. Ben ki bunca yılın içinde bile caymadım senden. Ta ki...

Her tahammülün bir sınırı var. Bende ki tahammülün bile. Evliyalık sabrının sınırına dayandığı yerden kopuyor benim iplerim. O kadar incelmişler ki görünmüyorlar bile. Tek kızdığım kendimi olmadığım bir şey sanmama izin vermen. Sanki gerçekten oradaymışım gibi hissettirmen. Bütün bu maskeler, kostümler, provalar. Ana sahnede rolüm varmış gibi... Sufle vermeme bile izin vermiyorsun halbuki.

Ben seni çırılçıplak gördüm sanıyordum. Bütün o etin, kılın, tüyün altını ama hayır, yine sadece etmiş gördüğüm. Hayal kırıklığından daha çok can acıtan bir şey daha varsa, bul getir. Hemen teslim olacağım.

Ama o zamana kadar, kayıp gidiyorum. O kadar yavaş ki hissetmiyorsun bile değil mi? Anlamıyorsun bile. Hala hep etrafında dönüyorum sanki değil mi? İyi bak! Çemberi genişletiyorum. Yörüngenden daha rahat çıkabilmek için, daha geniş açılardan alıyorum artık virajları. İyi bak! Döne döne, yana yana gidiyorum...

2 Eylül 2010 Perşembe

KAPI

İtekleye itekleye seni kapıya kadar getirdim. Kendi kendine gidemeyecek kadar halsizdin. Çık git diye iteklemedim seni ben o kapıya, ben kalayım ama sen git diye itekledim. Yaralarını sar ki yeniden açabilelim diye. Kanıyor, evet, biliyorum. Ama geçer. Kurur. Kuruduktan sonra sil onları, bastırmadan. Bastırmadan sil ki yeniden kanamasınlar. Nazik ol yaralarına karşı. Ben açarken olamasam da sen silerken ol. Otamak sana kaldı ve zordur kendi kendini onarmak ama yapacak bir şey yok. Git, tamir et kendini. Kabuk değiştir, kuyruğunu bırak, ölü hücrelerinden kurtul. Bu kapı kapansa da hep burada. Kapısız kalmamaya bak. Temiz kalan, sağlam kalan yerlerini korumaya bak. Çünkü yeni yaralar açacağız. Eskilerin üzerine değil, yeni yerlere...