12 Nisan 2011 Salı

UCUBE

Sağ kolumda, kol içinde, dirseğimin hizasından aşağı on santim; yine iç tarafta bileğimden yukarı beş santim olmak üzere iki yara izim var. Yani iki yarık… Dikiş izleri ki buruşmuş deri parçaları artık, gözüme eskisi kadar kötü gelmiyor. Hatta sanki hep varlarmış gibi alıştım. Tek kötü tarafı, benim bu elimin parmakları hiçbir şeyi hissetmiyor. Sıcak, soğuk, acı, haz, hiçbir şey. Plastik parmaklar gibi, sadece görüntüyü kurtarıyorlar. Kolumda ki iki yarık birden kaslarımı değil ama sinirlerimi orta yerinden kesip geçtiği için, hareket edebilen ama karşılığında hiçbir şey alamayan bir elim var. Dokunduğun hiçbir şeyi hissetmemek ne demek biliyor musun?


Hastanede gözlerimi ilk açmaya çalıştığımda, gözümün üzerine kaplayan çapaklar yüzünden canım yanmıştı. Birbirine yapışan kirpiklerimi ayırmak için baya bir çaba sarf ettim. Aynı çabayı dudaklarımı kıpırdatabilmek için de göstermiştim ki birbirlerinden ayrıldıklarında kenarlarında ve ortalarında küçücük yırtıklar vardı. Öncesine dair hiçbir şey hatırlamıyordum o an. Travma, sadece vücudumdaydı.

Sağ şakağımdan çeneme doğru hafif bir yay çizerek uzanan bir yara izim var. Toplamda on yedi dikiş atıldı. O yayı öyle bir çiziyor ki yara yara izim; yanağıma hiç değmiyor. Saçlarımı hastanedeyken kestiğimiz için, yaramı tam olarak örtemiyor. Ama en tuhafı sanırım, elimi yüzüme dayayıp pencereden dışarı bakmaya çalıştığım her seferde, canımın acısından çığlık atıp gözlerimi doldurmam. Yüzümün bir tarafını yok saymaya alışamadım.

Hemşire, elinde içinde pembe bir pipet olan su bardağı olduğu halde tepemde dikiliyordu. Sarı röfleli saçlarını kelebek bir toka ile arkasından toplamış, pembe bir ruj sürmüştü. Yavaşça eğildi bana ve “biraz su içmeniz lazım, ağzınızı aralayın lütfen” dedi. Elimle çarşafın kenarını sıkarak dudaklarımı araladım. Ama bana içirdiği su o kadar canımı yaktı ki, gözlerim yaşardı. Sanki boğazımda kocaman yaralar vardı ve su, onlara değdikçe içlerine dolup bütün etleri kaldırıyor gibiydi. Hepi topu da iki üç yudum içebildim


Sağ tarafımda, göğsümün altından göbek deliğime kadar uzanan bir yara daha var. Bikinilere elveda! Sanki sadece bikinilere elveda… Sezaryen yapmış gibiyim. Ama en çirkin yaram bu galiba. Belki orada etlerin çok yumuşak olmasından, belki yaranın yerinden, belki yaranın tipinden, bilmiyorum ama içlerinde en çirkin olanı orada ki yara. Aynaya bakmakta en zorlandığım yerde orası. Yüzüme bile alıştım.

Pencerede ki panjurlar kapalıydı ama dışarıda güneş olduğu belli oluyordu. Günlerden ne, ayın kaçı ya da saat kaç emin değildim. Aslında emin değildim doğru değil, doğrusu; bilmiyordum. Ne kadardır orada yatıyordum ve daha önemlisi neden orada yatıyordum? Ne kadar daha burada böyle hareketsiz yatacaktım. Sağ elimi oynatamıyordum. Doğrulmaya çalıştığım zamanlarda inanılmaz bir acı saplanıyordu midemin olduğu yerlere. Üzerimde ki çarşafı açıp, ne oluyor diye bakmaya ödüm koptuğu için neyim var onu da bilmiyordum. Sadece arada bir gelip örtüyü açıp beni kontrol eden hemşire, vücuduma biraz hava aldırıyordu. Ama o, örtüyü açtığında; ben gözlerimi sımsıkı kapatıyordum.

Bütün bu izler için doktorum bana estetik ameliyatı önerdiğinde dikişlerim yeni alınmıştı ve ben Frankenstein’den biraz hallice görünüyordum. Siyah dikiş ipliklerinden geri kalan o yara izleri daha çok yama gibi duruyordu vücudumda. Bez bebeklerin kopan kollarını nasıl dikerlerse, benim vücudumun belli yerlerini de birbirine öylece dikivermişlerdi sanki. Ama istemedim. Bu hale gelmiş olmamın bir nedeni olmalıydı; bu, yeni bendim. Böyle kalmalıydım.

Banyoya kadar gelebildiğim ve sonunda kendi başıma tuvaletimi yapabildiğim o anda sevinçten; kafamı kaldırdığımda orada bir ayna görebileceğim tehlikesini es geçmiştim. İşte bu yüzden yani bu kadar hazırlıksız yakalanmış olmamdan olacak aynada ki suretime karşı çığlığı basıvermek istedim ama kocaman açtığım ağzımdan sadece bir hırıltı çıktı. Sağ elimi kaldırıp dikişlerime dokundum ama iplerini pütürlerini bile hissedemiyordum. O elimi indirip sol elimi kaldırdım. Şakağımda, dikişin başladığı yerde çıkmış, tek başına dikilen ucu düğümlü küçük siyah ip parçasını çekip; o ipin bütün dikişi ve tabi ki yarayı sıyırıp yırttığını hayal ettim. Sonra elimi göbeğime doğru indirdim. Daha o aptal mavi renkli önlüğün üzerinden bile içeride ki tümsekleri hissedebiliyordum. İçinde hiçbir şey olmayan önlüğü yukarı doğru sıyırdım. Başımı eğip baktığımda o kavisi gördüm. Uzun kavisi… Virajlı bir yol gibiydi.

Ağrı kesiciler şu anda hayatımın temelini oluşturuyor. Evet, bağımlılık yapıyor ve evet ben de bir bağımlıyım. Ama başka çarem yok. Onlar olmadan tüm o hareket acılarına dayanmak, ameliyat artıklarını kaldırıp atmak imkânsızdı. En başta acımı dindiriyorlardı ve ben tüm acılarımı dindirebileceklerini sandım. Artık sadece birer bonbon şekerinden ibaretler benim için. Yaralarımda hissettiğim aslında var olmayan acılar için, aslında bir işe yaramayan haplar içiyorum. Ve bunu gayet bilerek yapıyorum. Bu bilinçli seçilmiş bir zayıflık.

Televizyon izledim uzunca bir süre. Her gün gelip elimi kontrol eden bir uzman ve bana fizik tedavi uygulayan bir terapist vardı. Ama ben en çok egzersizi odamda ki televizyonun uzaktan kumandası ile yaptım. Bir de gözlerimi açtığım ikinci günden sonra gelen bir psikolog vardı. Beni konuşturmak için gelmişti ama yapamadım. Yüzümde ki yara her an açılacak ve içeride ne varsa yanağımdan dışarı çıkacakmış gibi hissediyordum. Nefes alırken bile canım yanarken, konuşmakta neyin nesiydi. Zaten ne anlatacaktım ki? O da sorduğu sorulara karşılık bakışlarımda ki, yüzümde ki herhangi bir değişiklikten, ne demek istiyor olabileceğimi anlamaya çalıştığı tuhaf bir oyun oynadı. Fakat işin komik tarafı ben bir şey demeye çalışmıyordum. Sadece boş boş bakıyordum. Tek isteğim beni artık buradan çıkarmalarıydı ama neden kimse beni almak için gelmiyordu? Ailem, arkadaşım, kimsem yoktu. Günlerdir yalnızdım. Bu doktorlar da bana bir şey anlatmıyordu. E ben zaten soramıyordum. Kısır bir döngüde sıkışıp kalmıştım. Ben neden yalnızdım?

Hastanenin eczanesinde çalışmanın en iyi tarafı o ağrı kesicilere ulaşmak için hiçbir şey yapmak zorunda kalmamak. Beni buraya ilk kabul ettikleri anda şaka yapıyorlar sanmıştım ama yapmıyorlardı. “Eczanenin gece nöbetinden sorumlu olacaksın” dediklerinde beni oyalıyorlar sanmıştım ama oyalamıyorlardı. Tanrıya şükür oyalamıyorlardı! Yeniden beyaz bir önlük giymek, yeniden bir tezgahın arkasında durmak. Yeniden bir şeyler yapmak, yapabilmek, bir işe yaradığını hissetmek. Psikoloğum hala konuşmuyor olmama alıştı, ben de onunla onun istediği gibi gözlerimle konuşmaya alıştım. Uzunca bir süre hiç konuşmayınca, konuşmak gereksiz geliyor insana. Beni asıl dinlemesi gereken insanlar nerede bilmiyorum. Gerçekten dinlemek isteyen birileri olduğunu da sanmıyorum. Bu hastanede sayabildiğim yerinden itibaren beşinci ayım biterken, hissiz sağ elim, sağ şakağım ve göbeğimde ki izle ben yeni bir insanım. Hastanenin eczanesinin gece sorumlusu dilsiz, çirkin kız. Bir ucube.

1 yorum:

  1. elvan harika bir yazı...en azından anlamlandırabilcek bir geçmişim var, yazdığım ama bloguma koymak bile istemediğim... devamını merakla bekliyeceğim...

    YanıtlayınSil