10 Şubat 2012 Cuma

DEJA VU

Ancak başka birinin hikayesi ortaya çıkınca kendi hikayenizi anlatabildiğiniz durumlar vardır. Benzer bir şey görünce; sizin de konuşmadığınız, sakladığınız, gömdüğünüz ne varsa ortaya çıkar. Normalde konuşmak istemediğiniz için konuşmadığınız bir şeyden bahsediyorum. Kabullenmesi zor olduğu için uzun zaman inkar ettiğiniz, reddettiğiniz; sonra kabul etmek zorunda olduğunuzu fark edip buna sinirlendiğiniz ve isyan ettiğiniz şeyler. Bütün bu süreci sadece siz biliyorsunuz ve zaten sadece siz bilmek istiyorsunuz. Herkesin her konuda bir fikri var. Çoğu zaman da sadece yardım etmek isterler ama öyle değil. Öyle olmuyor. Yardım etmek isterken ya da siz iyi misiniz, sağlam mısınız diye anlamak için konuyu her açtıklarında; siz bunalıyorsunuz. Sorulan sorulardan, imalardan, bakışlardan ve yüzlerin aldığı o merhamet ifadesinden. Acımak değil hayır, evet o da var ama kastettiğim onun dışında, o merhamet ifadesi. Bu, sadece konunun vahametini yüzünüze vurmaktan başka bir işe yaramıyor. Siz bir tür savunma mekanizması içinde konuyu basitleştirme, yok saymasa da küçültme çabası içindeyken o ifade, daha büyük ve kötü bir şeyler olduğunu yüzünüze vuruyor. Kaçamıyorsunuz. Karşınızdakine kendi taktiğinizle cevap verdiğinizde sizi vurdumduymaz, umarsız sanıyor. Hafife alıyor, ciddiye almıyorsunuz sanıyor. Oysa ki sadece hafifletmeye çalışıyorsunuz.
Yok sayarak hiçbir şeyi yok edemezsiniz. Bu çok net. Defalarca da kanıtlanmış bir şey. Kaçarak hiçbir şeyden kurtulamazsınız. Bu da net. Bunları yapmak sadece kendinizi oyalamak ama bazen de o gerekiyor işte. Tam olarak oyalanmak. Kafada ki duman, sis her neyse işte o dağılana kadar en azından.
Bu sabah ufak çapta bir “deja vu” ydu benim için. Yakınlardan gelen bir ses yüzünden kendime ait sesleri hatırladım. O kadar uzun zaman konuşmamışım ki ben bile varlığını unutur gibi olmuşum. Mümkün olduğundan değil, insan beyninin tuhaf çalışmasından. Yerine başka şeyler koyarak kapatıyorum delikleri. Her konuda olduğu gibi bunda da ikame mallarla idare ediyorum. Hayatımda ki insanların dışında ben o çatlakları ve delikleri yakınım olmadığı halde kendime yakın sandığım iki kişiye gösterdim ve ikisi de çıkıp gitti hayatımdan. Yarım kalmış cümle gibi, havada asılı kaldık. E ben anlatacaktım. Kimseye anlatamadıklarımı ya da anlatmak istemediklerimi anlatacaktım belki. Madem dinlemeyecektin neden sordun ki? Neden dinlermiş gibi yaptın ki? O ses aralığında konuşmak kolaydı sanki benim için, kolaydı sanki sana anlatmak! Şerefsizim iç eziyorlar. Nasıl da büyük ayakları var, bastıkları yer göçüyor.
Kar yağıyordu sabah. Şimdi güneş açtı. Yok ya, öyle metafor falan yapmayacağım, gerek yok. Zaten ben gidiyorum. Başka bir memleketin yine soğuk başkentine. Hava eksilerdeymiş ama kar yokmuş. İçinde kaybolası bir şehir orası, beni de öyle birkaç gün tutuverse yeter.
Bir de, bir gün döndüğümde beni o havaalanında biri karşılayacak, biliyorum. Bir gün…

9 Şubat 2012 Perşembe

CANKURTARAN

Ne istediğini bilmeyen her erkek gibi o da beni bırakıp gittiğinde kendi kendime bu son olacak diye soz vermiştim. Bundan sonra hiçbirinin, hiçbir erkeğin hayatıma değil karışmasına girmesine dahi izin vermeyecektim. Çok da ciddiydim, kararliydim ama o sırada halihazirda hayatımda olan erkeğin farkında değildim.
O kadar iyi gizlenmişti ki... Her an yanımda olmasına, yediğimi içtiğimi onunla paylaşmama hatta beraber uyuduğumuz zamanlara rağmen onu fark edememiştim. Her temasta kendime dokunur gibi hissetmem yanıltmıştı belki de beni. O kadar yakinimdaydi ki! Hani su eski yazar ve Eyfel kulesi hikayesi gibi. Anlatmış miydim? Olsun, yine anlatayım. Eyfel kulesinden nefret ettigi herkesce bilinen bir yazar, her sabah kahvesini kulenin altında ki bir kafede içermiş. Sonunda bir gün garson nedenini sorduğunda " o lanet kuleyi görmediğim tek yer burası çünkü" demiş. İste ben de o kadar iciceydim ki; göremedim. Ve o benim o melankolimi de, hüznümü de sofrada ki yemek gibi paylaşmıştı. Paylaşmış.
Kendi kendime konuştuğumu,kimsenin beni duymadığını sandığım tüm o anlarda beni dinlemiş. Gerci bunlarin yaninda benimle beraber dinlemek zorunda kaldığı o korkunç ve agdali arabesk şarkıları düşününce hala suçluluk hissetmiyor değilim. Ve tabii ettigim bütün o küfürleri de unutmamak lazım. Çok utanç verici! O yine de kaldı. Gerçi gidecek başka yeri yokmuş gibi görünüyor olabilir ama hayır. Gidebilirdi, biliyorum. Herkes gidebilir. Gitmek isteseydi onu nasıl tutabilirdim ki? Hele de o haldeyken. Kendimi zor ayakta tutuyordum.
O kadar bıkkin, yorgun ve usanmış bir durumdaydım ki, fark edemezdim bile gidişini. Ya da daha kötüsü gidişinin benim için ne kadar kötü , ne kadar fena, ne kadar acıklı olacağını... Neyse ki o benden daha direncli çıktı. Daha inançlı. Daha inatçı. Zaten böyle değil mıdır? Birimiz dağılmak üzereyken diğerimiz toparlamak için oradadir. Değil mıdır? Öyle olmadıgı her seferde yalnız kalmadık mı? Çok basit; dağılan bir şeyi toplamaya gönlünüz yoksa ve dağınıklık size göre degilse gidersiniz. Bitti, nokta. Giderler. Gittiler. Gidecekler. O yüzden toparlanın! Kendi basınıza. Evet, tamam şimdi bana söylemesi kolay. Beni toparlayan bir erkek var hayatımda. İcimde. Karnımda...

7 Şubat 2012 Salı

YÜZÜNCÜYE BENDEN GAZOZ!

 
Öyle yazının başlığına bakıp fesat fesat şeyler türetenler varsa avcunu yalar, söyleyeyim. Çünkü bırakın 100’ü, ondan önce birinci (rakamla 1.) için şampanya patlatacak arkadaşlarım var ve onlar da avuçlarını yalamaktalar. İkide bir “rahibe olcam lan ben!” diye boş yere konuşmuyoruz herhalde. Melissa P'nin blogu değil burası.Ya bi dakika ya, ben bunu anlatmayacağım ki! Nereden geldik buraya?


99 üyesi olan bloğumuza hoş geldiniz! 100. Üyeye gazoz ısmarlamaya karar verdim. Hayır, üzgünüm, ilaçlı olmayacak. Bildiğiniz halis mulis gazoz. Şeffaf kola. Çocukluğumuzun Uludağı, Çamlıcası. Şekerli ve gazlı su. Ya elimden gazoz içeceksiniz, daha ne olsun? Diyeceğim ben bile inanmadım.
Bundan 3 sene önce açtığım bu mekan, benim için bir tür terapi merkezi gibi. Hayatımı kuşatan “hain dolma”ları, “içimizde ki İrlandalılar”ı kendimce ifşa edip, yazarak ve çizerek rahatlamaya çalışıyorum. Hani açık açık bir şey anlattığım yok ama anlayan anlıyor işte. Hatta bu aralar, anlayanlar anlamayanlara da anlatıyor. Okan Bayülgen sağ olsun. (ben acaba kafamı neyle meşgul edeceğim derken onun bir hamlesi ile kaç kişiyle bir araya geldik, inanılmaz.)
Yazdığım Göktürk destanı uzunluğunda ki öykülerimi, birkaç günde (kör olma pahasına) okuyan binlerce (şaka gibi yahu!) okuyucuya çok teşekkürler. Bir anda tivitır sayesinde alemin gülü olduk. Alışık değiliz, bir tuhaf geldi önce ama alıştık mı ne? Vakti zamanında yazdıklarını yanlışlıkla biri okur diye korkan ben, bir anda “ay herkes okusun, okusa, okusalar” durumuna geldim ya, ne diyeyim. Bakın hep söylüyorum, ben özgüveni düşük (hatta kalan parçaları da yakın zaman önce yağmalanmış) bir balık burcuyum. Böyle azıcık ilgi görsem, yaz vakti kahvaltıdan sonra mutfak tezgahında unutulmuş tereyağı gibi eririm. Hatta o ilgiyi gerçek sanırım, alırım yuvarlaya yuvarlaya kocaman yaparım, bakınca gözlerim kamaşır……..dur, konumuz bu da değildi. O başka bir şey. Zaten o çığ eridi, artık önümüzü görebiliyoruz. Ama sanırım birkaç kırık kemik var.
Okudunuz, okuduklarınızı yorumladınız, ne iyi ettiniz. Şimdi bu blog sadece benim terapim değil, döküle saçıla yazıyorum ya işte o yüzden, sizin de.
Asıl derdime gelince, ben bisiklet alacağım. Yemin ederim kısa devre var benim beynimde! Otomatik yazıyorum ya! Asıl derdim o değil tabi ki, o başka bir derdim. Bir teşekkür yazısı yazacağım demiştim ya, hah işte onu yazmak için başladım aslında.
Şu son 2 hafta benim için eziyetti. İncecik bir su yılanı, damar yollarımı kullanarak vücudumda gezindi durdu. Kulağıma fısıldanan hikâyeler, geceleri kabusum oldu. Gözümün gördüklerini ve kulağımın işittiklerini unutmaya çalışmak bir tarafa; tenimin hissettiklerini nereme sokacağımı bilemedim. En kötüsü neydi biliyor musunuz? Sanki ben bütün kelimelerimi harcadım ve söyleyecek bir şeyim kalmadı (evet, bunu daha önce söylemiştim, henüz bunamadım). Saçmalık! 29 harfli güzel dilimizde kelime bitmiş olamaz ama işte, öyle geliyor. Getiriyorlar.

Bu 2 hafta biterken en başta mavi polar battaniyeme, sıcaklığı ve sessizliği için teşekkür etmek istiyorum. Bir tek onu ayıklayabildim zaten hafızamda.

Sonra çaydanlığıma ve çay fincanlarıma teşekkürler.

Banyoda ki küvete de ayrıca bir teşekkürüm var; ilk birkaç gün suyun altında oturup içimde ne varsa aksın diye beklememe yardım ettiği için.

Tek kişilikten çıkıp çoklu bir yorgunluğa, birikmiş bir bıkkınlığa ve artık bas baya sinirli bir ruh çatışmasına dönüşürken ben; Stepford Kadınları filminde ki robotik ablalar gibi dışarı sağlam duran suratıma ve vücuduma da teşekkürün yanında tebrikler! Gerçi son gün onların da pili bitti ama olsun.

Bugün Charles Dickens’ın doğum günü. Büyük Umutlar’ı yazdığı için ona da teşekkürler.

Aslında var ya, sana da teşekkürler lan! Yok, yok ciddiyim. Cesaret denen şeyi toplamak, hayal kurmak, hayal kırıklığına alışmak, kabullenmek, inanmak, kanmak, elinde avcunda ne varsa vermek istemek falan filan, bunlar da lazım hayatta. Birine dokunmayı, birini öpmeyi hayal etmek ve hayal ederken bile kalp spazmı geçirmek, biri sana dokunduğunda titremek gibi şeyleri yaşayarak öğrenmek lazım. Birini beklemek, hem de gelmeyeceğini bile bile beklemek ve gelmese de beklemek de lazımmış, yaşadık işte sayende. O çorba pişerken ya da orada bir şarkı çalarken ya da şimdi olduğu gibi önümde bir fincan kahve dururken illa birini anmak; bak gördün mü neler öğretmişsin bana... Hatta altın harflerle bir cümle de sen kazıdın zaten, etti mi sana üç! Cümleler yani.
Sonuç olarak işte teşekkürler. Burada adı geçmeyenler kendilerini biliyorlar ve onlar bu listede değil, onlar ayrı, apayrı. Şimdi, sınıf dağılabilir.

Son not: Ben yazarken üye sayısı 100'ü geçmiş. Gitti gazoz!

6 Şubat 2012 Pazartesi

PAZAR GECESİ SİNEMASI

Hayatta istikrar önemli birşeydir. Yani genelde... İş, güç, ilişki, evlilik vesaireden bahsediyorsak önemli ve gerekli birşeydir. Bundan beş ay önce sebebinden içtiğin adam için beş ay sonra hala içmek, aynı adam tarafından ikinci kere reddedilmek, istenmediğini bile bile denemekte ısrar etmek gibi örnekler gereksiz, manasız, adamın ağzını burnunu kıran birşeydir. Zaten salak olmak lazım. Bir hafta içinde vücudu bu hızla çökertmek, savaşmaya neden olacak kadar ağlama isteği duymak, iç sıkıntısından bir türlü kurtulamamak için salak olmak lazım. Çünkü resim o kadar açık ve berrak ki...
Bu hayatta bazı şeyler değiştirilemez ve bu yüzden o şeyleri sadece kabullenmek gerekir. (Bkz: maaşınız, ev kiranız, 25 yaşından sonra boyunuz, bir Fenerbahçeliyseniz Türkiye Kupası.) Önemli olan da bu kabullenme sürecini nasıl atlattığımızdır. Benim gibi üzerinden iki hafta geçmesine rağmen, Kadıköy'de bir fasıl masasında, gözündeki rimellere aldırmadan ağlayarak değil. Tamam, o mekana en son gidişinde onunla telefonda konuşmuş olman, o zamanlar hala konuşabiliyor olman aklına gelebilir ama bu sana bir Ceylan şarkısı çalarken, Ceylan'dan beter bir yüz ifadesiyle "Ah gönlüm, ondan sana hayır yok" kısmında hönkürme hakkını vermez. Etrafını bir düşün ama ya! Onlar da insan. Ya da ondan bir gece önce kendi evindeki bir dost masasında resmen kalp sıkışması yaşayarak da değil. Tamam, o sırada masadaki herşey; beyaz şarap, beyaz leblebi, muhabbet ve bir de "Nurettin Rençber mi, yok artık" nedeniyle tek eksik "o" gibi gelmiş olabilir. Ama değil. Eksik o değil de benim. Eksiğim gibi, eksik kalmışım gibi hissi var ya, benim tırnaklarımı çeken o işte. Yani çeker gibi olan. Kalbimi sıkıştıran da sensin kadın! Böyle türkü mü söylenir? http://www.youtube.com/watch?v=dFal-BUImzs
Şimdi demem o ki,yarın günlerden Pazartesi. Bir pazarın daha ertesi geldi. Anasını sattığımın pazarlarından zaten nefret ederim ama şu geceleri tam da bu saatlerde başlayıp ikiye doğru ancak biten "gözünü saate dikme" eylemimden daha çok nefret ediyorum. Hiç gelmeyecek birini, gelmeyeceğini bile bile bekleme huyumdan. Şiştim ben yahu! Çok mu dolma yedim acaba?

3 Şubat 2012 Cuma

AYILANA GAZOZ



Sevgili Blog ,

Çok acayip şeyler oldu.

Aman yok be, öyle acayip şeyler falan olmadı, ilgini çekeyim diye öyle başladım. Olanların arasında acayip olan şeylerden biri benim yıllar sonra yeniden bayılmam. En son lisede bayılmıştım. Tipik ergen durumlarında olduğum için aynaya bakıp bakıp “çok şişkoyum ben yeaaa” nidalarıyla kendime hayatı zehir ediyordum. Sonra diyet yapmaya karar verdim ama 15 yaşında ki beynim ölüm orucu ile diyet arasında ki farkı bilmediği için üçüncü gün mutfakta salata yaparken elimi kesmem neticesinde bayıldım. Annem de benimle beraber mutfaktaydı o sırada ve doğal olarak kadın panik oldu. Ben kadına dönüp “anne ya elimi kesmişifriğlgfkhgjn….” deyip cümleyi tamamlayamadan zemine yığılınca, ne yapsın? Son hatırladığım annemin beni kollarımdan sürükleyerek salona taşıdığı. Sonra beni bir kanepeye atıp, Türkiye sınırları içerisinde her bayılana yapılanı yapıp elimi yüzümü kolonyaya buladı. Hayır, tamam iyi geldi ve ben gözlerimi açtım ama annem durması gereken yeri bilmediği için bu seferde kolonya yüzünden fenalaşıp geri bayıldım. Ciddiyim ya! Sonra olay babama da intikal edince benim diyet hayatım o gün sona erdi. Zaten babama kalsa benim 55 kilodan aşağı olmamam lazım. Sanki beni ağırlığımca altına satacak Allahım ya! Boyum 1,60 benim, bir düşünün neye benzerim.
Neyse işte bundan yıllar sonra ilk defa dün sabah bayıldım. Hiç hoş bir duygu değilmiş. Öyle gözler kararıyor, zemin ayağının altından kayıyor falan, sonra hop, yerdeyiz. Bir de midem bulanıyor ki anlatılmaz. Ama o anasını sattığımın otokontrolü orada bile devrede. Bilincim kapanmasın diye telkinde bulunuyor bana: bayılma, bayılma, uyuma layn! Ya bir bırak da gideyim ama di mi? Tansiyon düşmüş bilmem kaça sen hala “dur gitme”. Oldu! Ertesi gün de kendimi yataktan kaldıramadım. Nasıl değil baya. Saatin alarmı çaldı, gözlerimi açtım ama nafile, vücut kıpırdamıyor. Külçe olmuş yatıyor. Biz de ne yapalım, onunla beraber kaldık. Ben en son o çakma Fransız yüzünden böyle yataklara serilmiştim. “Güneş gözlüğü”; üstüne alınabilirsin, izin verdim. Sıkışan vücut hücrelerimin bir kısmının müsebbibi sensin çünkü.
Kendini bu kadar sıkarsan olacağı budur zaten. Hiçbir şeyi takmasam ne kadar kolay olurdu hayat. Ha bir de öyle manyak gibi kartopu oynamasam da olurdu. Bünye doğal olarak kendini sapıttı. Eğil kalk, zıpla hopla. Kickboks yapan bir bünye de olsa bu kadar harekete alışık değil arkadaşım. Ayrıca eldivensiz oynamaktan ellerimi hissetmeyecek kıvama getirmem de çok zekice sayılmazdı sanırım. Gördüğünüz gibi zeka kıvılcımlarımdan yangın çıksa yeridir. Yani işte öyle… Bir daha bayılırsam bunu bir işaret olarak alacağım artık. Ne işareti bilemem ama işaret işte. Mistik bir şeyler falan. Mesela. Ya çok sıkıcısınız ama…

2 Şubat 2012 Perşembe

BARİKA'NIN ÇORAPLARI 3.BÖLÜM




Kaçıranlar ve unutanlar için 2.bölüm: http://barikaninkuyusu.blogspot.com/2011/11/barikanin-coraplari-2bolum.html

En son yine yanlış adamların peşinde koşarken bıraktığımız kahramanımızın hayatı, onu bıraktığımız süre içinde saçmalıklardan saçmalıklara yuvarlanmaya devam etmiştir. İsmi olmayan şahısla tekrar konuşma fırsatı olmayan Barika, onun da yurt dışında bir yerlere gittiğini öğrenir. Bu konuda almış olduğu bir şey yapmama kararının doğru olduğunu hisseden kahramanımız başına geleceklerden habersiz bir kere daha anayurda gider. Burada ılık bir gece yarısı, telefonuna gelen mesajla irkilen Barika, mesaj sahibini görünce irkilmekten şaşkınlığa geçer. Mesajı atan "güneş gözlüğü" dür! Kendisiyle yaklaşık 3 aydır görüşmediği ve saat gecenin 2 si olduğu için ne diyeceğini bilemez ve sadece kem kümlü bir cevap atar. Ama işler bununla kalmaz. Mesajları mailler, mailleri de yeniden görüşme talebi takip eder. Ve sonunda kahramanımız, aylar önce yıldızlı bir gecede tarafından reddedildiği, bu yüzden kalan son özgüvenin de piç olmaması adına koşarak "çivi" nin peşinden gitmesine neden olan "güneş gözlüğü" ile yeniden görüşmeye başlar. Bu arada "çivi" kız arkadaşından ayrılmış ve bunalıma girmiştir. Onu teselli ederken yaklaşabileceğini de düşünen kahramanımız tabi ki yine avcunu yalar çünkü "çivi" iki görünüp üç kaybolmaya devam etmektedir. Bu işin de peşini bırakmakta fayda olduğunu anlayan Barika, "güneş gözlüğü" nün yeniden hayatında olmasına alışmıştır bile. Ama tam da bu arada "çivi", birden ortaya çıkıp nereden ilham aldığı bilinmez bir şekilde küt diye Barika'ya birlikte kalmalarını teklif eder. Bir araya gelip iki fincan kahveyi zor içtiği adamın, evine yerleşmeyi teklif edecek kadar teklifsiz olması karşısında afallayan kahramanımız silkelenerek kendisine gelir ve adamı görmesini sağlayan her yerden adamı siler. Kafasından zaten silmiştir çünkü kafası artık "güneş gözlüğü" ile meşguldür.Başta her şey ayarında, yolunda ve normal görünse de; zaman geçtikçe birşeyler -yine- ilerlemektedir. Yani aslında ateşle barut ya da ekmek kadayıfı ile kaymak yanyana gelince ne olursa onun olacağı bellidir. Görmezden gelmeye ya da kaçmaya çalışan kahramanımız, yapısı gereği bunların hiçbirini başaramaz ve sonunda kendini yeniden "güneş gözlüğü"nün kollarında bulur.Yine o karışık kafasında yazdığı tüm inkarların yerini pembe hayaller alan şaşkın ve saf Barika, bu kez de "güneş gözlüğü" nün kararsızlıklarına ve inkarlarına maruz kalır. Sonunda beklenen olur ve bir gece, iki şişe beyaz şarabın dürtmesiyle kozlarını paylaşırlar. Elinde, avcunda, aklında ve ağzında ne varsa ortaya dökmesine rağmen aynı adam tarafından ikinci kere reddedilmeyi başarır. Bu kez elinde piç olacak kadar bile özgüven kalmamıştır. Lanetinin yeniden dirildiğine emin olan kahramanımız, artık elini eteğini bu işlerden çekip kendini tamamen kapatmaya karar verir. Ama bundan önce yapması gereke bir Paris seyahati vardır ve ilahi bir şekilde bu seyahat, tam da Sevgililer Günü'ne denk gelmektedir.
Rahibe olmak için gerekli şartları araştırmaya başlayan Barika, kararında ciddi midir? Gerçekten kendini dünya zevklerinden mahrum mu edecektir? Yoksa karşısına onu bu kararından döndürecek biri çıkacak mıdır? Bakalım kahramanımızın başına Paris'te neler gelecek.

1 Şubat 2012 Çarşamba

KAR DUASI


15 yıllık İzmirli olmaktan kaynaklı olarak kar görünce “buldumcuk” olmam tabi ki normal. Biz okurken bir keresinde Manisa’ya kar yağdı da koca koca üniversiteliler, 3 santim karda debelendik yeminle. Tabi biz debelenmeye başladıktan beş dakika sonra o 3 santim kar da çamur oldu ve kalktığımızda üstümüz başımız beyaz değil kahverengiydi, o ayrı mesele. Ayrıca ben okulun merdivenlerinden uçarak düştüm o da ayrı bir mesele.Yani diyorum ki bizim ki normal de size ne oluyor sevgili İstanbullular?


Bundan 2 sene önce yine bir kar yağdıydı buralara (bkz: yaşlı ve emekli amca konuşma tarzı), her yer dutluktu o zaman aman yani beyazdı demek istiyorum. Benim Ezikböcek de İstanbul’da benimle beraberdi. O zaman ben Beylikdüzü’nde yani güya İstanbul sınırları içinde görünse de aslında Tekirdağ’a bağlı olan, Balkanlardan gelen o meşhur soğuk hava dalgasının çıktığı yer olan acayip Beylikdüzü’nde oturuyorum ve Ezikböcek’in inadı yüzünden gecenin on birinde, tee Bostancı’dan eve gitmeye çalışıyoruz. Otobüslerin çalışmadığı, Boğaz köprüsünün üstünün karla kaplandığı ve taksilerin -eğer sizi alırlarsa- neredeyse çifte tarifeyle çalıştığı bir durumda hem de. Neymiş, beyimiz eve gidecekmiş! Oldu! Eve gittiğimizde saat gecenin ikisi olmuş, dünyanın parasını vermişiz ve tabi ki donmuşuz. Ama beyimiz evinde uyudu. Tövbe ya! Zaten bir erkeğin aklına uyan bir kadın ne zaman pişman olmamış ki?

O değil de bir de şu var: ben gecelerdir senin için endişeleniyorum, onu ne yapacağız? Acaba neredesin? Nasıl gittin, ne yaptın, ne ettin? Gittiğin yerden nasıl döndün? Yoksa bir kasa şarap alıp, yüksek tavanlı ofise mi yerleştin? Aman "sana ne" desene "ne yaptıysam yaptım". Da işte, benim kafa öyle çalışmıyor. Soramayıp kudurduğum için kendi kendimi teskin etme modundayım, o derece yani. Ama eğer hiçbir şeyin yok, her şey yolundaysa; kaldırımın birinde kayıp böyle Oktay Keresteci (bkz: resim) gibi açılsın bacakların e mi! Amin.