12 Ekim 2010 Salı

ÇOCUK

Hatırlayamadığım kadar uzun bir zaman öncesine dayanıyor başlangıcı. Kısa bir zaman dilimi değil o yüzden. Kendimle olan hesaplaşmam; bitmek bilmeyen bir savaş. Sürekli yargılamalar ve sorgulamalar üzerinde devam eden koyu bir süreç. Mükemmelliyetçilikle memnuniyetsizlik karması bir jüri ile yargılama yapan bir mahkemesi var aklımın kendine karşı. Etrafımda ki herkese binlerce öğüt verebilirim, silkelenen bir dut ağacından dökülür gibi. Ama kendime asla sözüm geçmez. Bir taş gibi, granit bir kaya gibi sert, hiç bir söz işlemez. Acımasızlıksa acımasızlık. Çünkü bu söz dinlemez ben, kafasına eseni yapan ergen bir çocuktur. Her mahkemeden kefaletle salıneveren ve her mahkumiyetten iyi halle çıkıveren, sevimli bir yaramaz. Aklına geleni söyleyen koca bir ağızdır bu çocuk. Çatlaktır ve hep sızdırır bu yüzden. Kendine ait hiç bir sırrı içinde tutamaz. Ağzına büyük gelen şeker gibi kayar düşer gizlemeye çalıştıkları. Olurda ağzını kapalı tutabilirse bu seferde yüzü ele verir kendini. Kocaman, açık bir kitap gibi seriliverir önüne insanların. Ya bir dur, bir sus, bir saklan demeye kalmadan; boğazından hançer hançer yanaklarına çıkan bir kırmızılıktır bazen; bazende dudaklarını yapıştırıp çekemediği bir taşkınlıktır. Taştı mı bir türlü durdurulamaz ki zaten. Bu yüzdendir sevmeye kalkıştı mı ciğerini parçalarcasına içine doldurması sevdiğinin nefesini. Bu çocuk, hiç ders almaz zaten! Kaç kere yenilendi o ciğerlerin çeperleri? Kaç kere kendini yeniden yaptı o hücreler, dokular?
Her yazılıdan kalır ve her sözlüden çakar ama her imtihana girer hala. Çok fena bir pehlivandır bu çocuk, hiç doymaz. Yalnızlıktan ödü kopardı eskiden ama şimdi eskisi gibi korkmuyor duvarlardan. Korksa yazamaz bu kadar çok yazıyı üzerlerine...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme