30 Temmuz 2012 Pazartesi
barika'nın kuyusu: KAYIP VAKASI
barika'nın kuyusu: KAYIP VAKASI: Sevgili Blog, Ya ben yine kayboldum! Tamam, bu artık komik dahi olmayacak kadar sık tekrarlanıyor biliyorum ama ben çok eğleniyorum. ...
KAYIP VAKASI
Sevgili Blog,
Ya ben yine kayboldum! Tamam, bu artık komik dahi olmayacak kadar sık tekrarlanıyor biliyorum ama ben çok eğleniyorum. Valla ya! Acayip sokaklar, binalar bulup; hep aradığım yerleri kaybolunca görüp “a-aa bu, burada mıymış?” diye hayret edip (ve yine unutup) kendimi eğlendiriyorum.
Bu sefer ki lokasyonumuz: Taksim. Yine… Tophane’den Taksim’e çıkmaya çalışırken neresi olduğunu bilmediğim sokaklara giriverdim. Zaten Tophane’yi bulmam ayrı bir olay. Gözümde “acımız büyük” koleksiyonundan güneş gözlükleri, üzerimde Bangladeş şalvarı, elimde i-pad; yol bulmaya çalışıyorum. (Şimdi kafanızda acayip concon bir o kadar da itici bir resim çizdim değil mi? Olsun, siz hemen benim mavi saçlarımı ve piercinglerimi falan düşünüp aklınızı dağıtın.)Neden? Çünkü bulamıyorum! İnerken de kaybolmuştm. Baktım kayboluyorum; çantamda ki i-pad’i çıkardım harita kısmını kullanmaya kara verdim. Madem bulaştık bu teknoloji denen saçmalığa, bari işimize yarayacak kısımları kullanalım da bir b*ka yarasın değil mi? Neyse, beni tam olarak kurtaramasa da işimi baya kolaylaştırdı sağ olsun.
Sıcak bir yana bir de böyle yokuşlar, inişler. Sanırım bir ara Çukurcuma’daydım. Uyduruyor da olabilirim. Mahalle kasabının hemen yanında Cheers diye bir apartman vardı. Onun yanında da Cheers diye bir bar. Eskiden Cheers diye de bir dizi vardı. (Bir kelime ne kadar çok arka arkaya kullanılırsa o kadar anlamını yitirir. Örnek verelim (sanki az önce vermemişiz gibi): tasma, tasma, tasma, matas, matas.…)
Sokak kedileri vardı. Bir süredir arayıp bir türlü nerede olduğunu bulamadığım o kafe, sangria yapan bir bar -ki onun da yani sangrianın epeydir peşindeyim (burada ki epeydir te 2 sene önce ki İspanya tatiline kadar uzar)-, özel dizayn mobilyalar satan dükkanlar, pidecinin hemen yanında ortasında ahşaptan dev bir bisiklet duran resim galerisi ve ambale olmuş bir ben. Bir de kırmızı pantolonlu, beyaz tişörtlü, Voque’dan fırlamış gibi duran ama en fazla 21 yaşında olduğu için benim adıma suça giren o çocuk…
Kafamın içinde ise sergide kalanlar, o sergiye giremeyenler, sergilenenler ve sergilenmeyenler, sergilediklerim ve sergilemekten kaçındıklarım, serim serim serilmelerim ve bir türlü serinleyememelerim, uzatmayalım, bir kazan dolusu ahali ile sonunda Galatasaray Lisesi’nin yanından çıkıverdim Taksim’e. Saat oldu akşamın sekizi.
Sergi demişken, The Great Masters (Michalengelo, Raphael ve Leonardo) sergisi Tophane-i Amire’de 31 Temmuz akşamı saat 7 ye kadar açık. Vaktiniz varsa mutlaka görün derim. Sergi salonunun tam ortasında duran Davut heykelinin kopyasını seyredin, girişte hemen sağdaki Atina Okulu tablsonun ışıklandırılarak parça parça anlatılışını dinleyin, İsa’nın Son Yemeği tablosunda kim kimdir öğrenin derim. Takdire şayan bir iş yapmışlar, ben size çok geç haber verdim ama olsun, bir saatiniz bile varsa görün. Görünce belki siz de bana katılırsınız: ileride değiliz, gerideyiz. Adamların bundan 500 yıl önce söylediklerinin üzerine bir kelime bile koyamamışız.
Bir de zeka… Zeka ve yaratıcılık. Ne bileyim, insana diyecek bir şey bırakmıyorlar.
Not: Eğer Kanuni döneminde çizdiği proje kabul edilseydi; her gün üzerinden geçtiğiniz Haliç Köprüsü’nü kim inşaa edecekti biliyor musunuz?
25 Temmuz 2012 Çarşamba
barika'nın kuyusu: GEL GEL SARIŞINIM
barika'nın kuyusu: GEL GEL SARIŞINIM: Dolmuştan inip eve yürüyene kadar beş tane kocaman köpek bana eşlik etti. Yolu ortasında, nereden uçup geldiyse tam ayağımın önüne pemb...
GEL GEL SARIŞINIM
Dolmuştan inip eve yürüyene kadar beş tane kocaman köpek bana eşlik etti. Yolu ortasında, nereden uçup geldiyse tam ayağımın önüne pembe bir çiçek düştü. Sonra evimin hemen orada yeşil bir Vos Vos gördüm. Ve hiç anlatmadığım bir hikaye geldi aklıma.
Benim meşhur küçük kasabadan büyük şehre iniş hikayemi hatırlarsınız. Hani Quicksilver'ı bir müzik grubu sanan ergen Barika. Hah işte o Barika, büyük şehre öyle lök diye düşmek yeterince zor değilmiş gibi bir de liseye düştü. Hem de İzmirli kızların en İzmirlisinden olduğu bir liseye... Annem on beş yaşıma kadar ağda yapmama izin vermemiş (blogta seviye baya düştü fark ettiyseniz) olduğundan ben diz altında olması gereken çoraplarımı neredeyse kalçama kadar çekerdim. İlk sene bize giydirdikleri o kan kırmızısı ceketler yeterince kötü değilmiş gibi gayet 90'lar tarzında beyaz gömlek içine gri balıkçı kazaklar giyerdik. Benim bir de bana iki beden büyük, aslında babamın olan bordo, kilim desenli bir kazağım vardı. Hatta bu hikayenin kahramanı ile lise zamanından ilk resmimizde üstümde o kazak vardır. Aman O da veda gecemizde sarı takım giymişti, ne olmuş?
Kendisi benim -aklımın yerinde olduğu yaşlardan itibaren sayarsak- ilk aşkım olur. (İlkokulda dövüp sınıfa kilitlediğim o veleti saymıyoruz şu anda. )
Ah ne fena, düşünün ki on dört yaşındayım ve o zamana kadar daha aşık olmakla ilgili hiçbir şey öğrenmemişim. Erkeklerle futbol maçı yaptığım ilkokuldan mezun olurken sıramın altına mektup bırakan çocuğa resmen kızmışım, orta okulda folklör ekibimizle Adıyaman yöresi oynacağım derken alnıma güneş geçmiş, bizim kızlar erkeklerle buluşurken ben Gülten Dayıoğlu hatta Kemalettin Tuğcu okumuşum falan. Sonra liseye gelmişim ve benim karşıma da O çıkmış işte. Herkese isim taktım da ona nasıl takacağım, bilemedim. Tanıdığım en yetenekli insan olduğu hatta üstüne bir de tanıdığım tek gerçek sanatçı olduğu için "Artiz" desem bana kızmaz, biliyorum.
Fark ettiyseniz şimdiki zamanlı konuşuyorum. Bugüne kadar anlattığım ya da anlatacağım dediğim onca hikayeden hala konuştuğum iki kişi var: biri o, diğeri de onun adaşı. Ay o da ayrı bir hikayedir sağolsun!
Sarışındı. Hayatımdaki tek sarışın erkektir kendisi. Sezen Aksu'ya bayılırdı, hem de nasıl. Hastasıydı. Lisedeydik ve o aynı zamanda lisenin tiyatrosundaydı. Nasıl olduğunu hatırlamadığım ama tesadüfen olduğunu bildiğim bir şekilde tanıştık ve benden oyun için bir şeyler yazmamı istedi. İşte o aralarda bir yerlerde ama nerede emin değilim, ben aşık oldum bu çocuğa!
Ulan yaş on dört, ergenin dibiyiz, ne yapacağını hali hazırda zaten bilmeyen bünye hepten kendini şaşırdı. Evdekilerden saklayacağım diye kıvranıyorum çünkü ben ne kadar ergensem annem o kadar Gestapo! Kadıncağızla her gün kapıları çarpıyoruz. Ama ah işte, benim dilime vurur. Ne zaman ki birinden hoşlanıyorum, ilgileniyorum; sürekli ondan bahseder olurum. Hala... Etrafımdakilerin anlaması için hiçbir şey yapmalarına gerek yok yani. Annem zaten kurt; bir de ben üstüne beş cümlemden üçünde Artiz'den bahsedince anladı tabi ki.
Bir gün okuldan eve geldim; annem üzerinden dumanlar çıkarak salonda volta atıyor. Daha ben "ne oluyor" diyemeden elinde bir şey sallayarak bana bağırmaya başladı. Bağırdıklarından ziyade elinde salladığı şeye dikkat edince başımda aşağı kaynar sular döküldü. Annemin elinde salladığı şey benim günlüğümdü.
Ben günlük tutmaya ilk yedi yaşında başladım. Babam gemiyle seyire gittiği zaman dönerken İtalya'dan getirmişti. Üzerinde kurbağa resmi olan mavi bir defterdi. Sonra da te yirmi iki mi, üç mü yaşındaydım neydim ancak o zaman bıraktım. O mavi defterin dışında dört tane daha defter ve onlarca hatta yüzlerce kağıt bitti. En başta "bugün beden dersinde takla attık" türünde yazıyordum, sonra, sonra da bunları yazmaya başladım.
İşte annemin elinde salladığı o günlük de tüm defterler içinde en fenası: lise zamanı! Anneye vermişim veriştirmişim, babaya sinirlenmişim, öğretmene küfretmişim, müdür yardımcısına beddua etmişim, aşkımdan ölüyorum ya Artiz'e dair ne varsa yığmışım deftere. O zamandan belliydi benim yazmadan kafamı dağıtamayacağım. Sonuç; salonun ortasında annem "kim bu çocuk?" diye bağırıyor; ben de "sen benim günlüğümü nasıl okursun?" diye. Aman, sonunda yine kapıları çarptık, ben de onunla ilgili yazdığım bütün sayfaları yırttım kopardım! Kendi günlüğüme sansür uyguladığım tek konu da odur yani.
Mezun olana kadar ağzımı açmak bir yana ona belli dahi etmedim. Mezuniyete yanında kız arkadaşı (ama sarı takım da var) ile gelince de ay nasıl üzülmüştüm. Tam Amerikan filmi sahnesi, uzak masadan bunları kesiyorum falan.
Emin değilim ama iki yıl sonraydı sanırım, üniversitede amfinin merdivenlerinde, ondan bir iki yıl sonra Alsancak'ta yolun ortasında, arkasından da sürekli orada burada karşılaşıp durduk. Ortak bir sürü arkadaşımız çıktı, birbirimize haber saldık. Aynı insanlarla çalıştık farklı zamanlarda ve aynı insanlarla okuduk farklı zamanlarda. Zaman hep bir şekilde bizim aramızda dursa da bizi bir şekilde bir araya da getirdi. Ve sonunda yıllar sonra ama gerçekten yıllar (on dört yıl) sonra Alsancak'ta bir barın masasında " ben sana lisede aşıktım" deyiverdim. Ah yüzünü görmeniz lazımdı. Bırakın anlamayı tahmin dahi edemeyeceği bir şey söylemiştim çünkü. O gün koydu zaten benim teşhisimi: Ben şu zamanlama işini bir türlü beceremiyordum.
Şimdi onu bütün Dünya tanıyor. Yavaş ve emin adımlarla... Ve ben de onu on altı yıldır tanıyorum. Kesintilerle ama sürekli...
Korkunç fotoğraflarımız hala duruyor, lisenin bahçesinde çekilen. Yıllar sonra bu kez İstanbul'da, bir tiyatro oyununun çıkışında çorbacıda çekilmiş fotoğraflarımız oldu. Daha da olacak sanırım. Yok, eminim.
E her "aşık olduğum çocuk" hikayesi depresif olacak değil ya, bak bu da gayet sevimli. Kendisi de öyledir söylemesi ayıp.
22 Temmuz 2012 Pazar
barika'nın kuyusu: YEŞİL ŞİLTE
barika'nın kuyusu: YEŞİL ŞİLTE: On beş yaşındaydım. Kasabanın dışında ki o metruk eve, kendimden on beş yaş büyük bir adamla gidecek kadar gözü kapalı bir on beştim. Sekse...
YEŞİL ŞİLTE
On beş yaşındaydım. Kasabanın dışındaki o metruk eve, kendimden on beş yaş büyük bir adamla gidecek kadar gözü kapalı bir on beştim. Seksen beş model, lacivert Renault arabanın ön koltuğunda beyaz üzerine mavi çiçekli bluzumdan ellerini sokup göğüslerimi sıktığında; benimle asıl derdinin ne olduğunu anlamış olması gereken bir on beştim. Anlamadım.
İki katlıymış gibi görünse de, çatısının yarısı uçtuğundan beri bana sonsuzluğa uzanıyormuş hissi veren o evin üst katında ki beton zemine serilmiş yeşil şiltede yatarken anlamalıydım. Bir eliyle saçlarımı ense kökümden kavrayıp diğer eliyle pantolonunun fermuarını indirirken yüzünün aldığı ifadeden anlamalıydım. Anlamadım. Tarihin gördüğü en anlayışız on beşlerden biriydim. On beş yaşındaydım…
Sağlık ocağındaki hemşire olacak kadın elime küçük bir kap tutuşturup yüzüme tükürür gibi “işeyeceksin buna!” dedi. Ellerim o kadar titriyordu ki değil o kabı işerken tutabilmek; tuvalete kadar elimden düşürmeden gitmem bile imkansızdı. Kadın “ne bekliyorsun salak salak” bakışıyla bakıp, omzundaki el örgüsü pembe hırkayı çekiştirdi. Hırka ne kadar samimi ve içtense; hemşire olacak o kadın o kadar uzak ve acımasızdı. Annemi özledim, burnumun direği sızladı. Ağlamayacaktım! O kaltak kadının önünde ağlamayacaktım! Titreyen ellerimi kapla beraber montumun cebine sokup tuvalete gittim.
Üzerimden kalktığında, iki kaşının ortasında bir çizgi vardı. Benimse iki bacağımın arasında dayanılmaz bir sızı. Bu kadar acıması normal miydi? Bunu ona soracaktım ki dilimi ısırdım. Çocuk sanmasındı beni. Değildim. On beş yaşındaydım!
Yeşil şiltenin üzerinde minik çiçeklerle bezeli bir çarşaf vardı. Ama o çarşaf bile şiltenin pisliğini saklayamamıştı. Tam karşımdaki duvarda kırmızı boyayla “Kahrolsun emperyalizm!” yazıyordu. Onun hemen yanında “Hayat dediğin üç kuruşluk boktan bir müsamereden ibaret.” Siyah harflerle. Küçük ama siyah harflerle…
Elimde idrar kabı, kolumda kırmızı, kapşonlu montum hemşireyi buldum. Yüzüme tükürür gibi bakmaktan, böcekmişim gibi bakmaya doğru bir geçiş yapmıştı gözleri. Kabı elimden aldı, “yarın belli olur sonucu, gelir alırsın” dedi. “Sabah mı?” dedim. İğneleyici dersem haksızlık olur, şişleyici bir tonla “Okuldan sonra gelirsin” dedi ve hatta sırıttı bir de. “Gelirim” dedim ama çıkan şey sesten çok nefesti sanırım. Montumu giyip, kapşonu neredeyse çeneme kadar indirdim.
“Hadi kalk toparlan da seni eve bırakayım” dedi bana bakmadan. Anlamadım. Bu muydu? Bu kadar mıydı? Üzerimdeyken boynundaki damarları saydığım, gözlerime baksın diye beklerken yeşil şiltenin kenarlarını sıktığım ama altında yatarken bana bir kere bile bakmayan adam; şimdi de bakmıyordu. Bakmıyordu! Bana bakmıyordu! Güç bela, şiltenin içine gömüldüğüm kısmında doğruldum. Mavi çiçekli bluzumun düğmelerini ilikleyip, ellerime saçlarımı sıvazladım. Avucumda birkaç tel kaldı, kökünden kopmuş. Kalkmama yardım etsin diye bekledim, elimin biri havada. “Ayhan?” dedim ama sesim değil nefesim çıktı ağzımdan sanki.
Eve gidemezdim. Gitseydim de kalamazdım. Duvar görmeye tahammülüm yoktu. O günden beri balkonda sabahlıyordum. Halam bir şey sorar da da cevap vermek zorunda kalırım diye de önüme açık bir ders kitabı koyuyordum. Halam çok soru sormazdı ama çok susardı. Susması, sormasından daha korkutucuydu. Bir delilik anı geldi, bir anda, rüzgar gibi bir şey. “Gideyim de söyleyeyim” geldi. Gideyim halama, anlatayım. Pişman değilim de işte ne bileyim, yanlış yaptım ben. Ama nerede yaptım bilemedim. Sorayım. Sorayım neden gitti Ayhan ertesi gün Gümüşhane’ye, hem de ilk otobüsle. Ertesi gün…
Seksen beş model arabanın ön koltuğuna oturup, emniyet kemerini taktım. Sessizce yanıma oturdu. Kapısını kapattı. Kontağı çalıştırmadan, eli anahtarın üzerinde bir an durdu. Bana döndü. Kalbim ağzıma geldi o bana dönünce. Kontaktaki elini anahtardan ayırıp; benim kucağımda birleştirdiğim ellerimin üzerine koydu. “İyi olacak” dedi. Ama sesi o kadar boğuk çıktı ki, neyin ne zaman iyi olacağını bilemedim. Yüzüme hala bakmazken nasıl bilecektim ki. Benimle aynı yaştaki arabayı çalıştırdı.
Kahvehanenin önünden geçerken o kapüşon bile kapatmıyordu sanki yüzümü. Sanki bir kahve dolusu okey, iskambil, at yarışı oynayan adam; dönmüş bana bakıyordu. Sanki iki bacağımın arasından sarkan bir şey sürüklüyordum arkamda. Sanki hepsi biliyordu. Biliyordu da sanki hepsi kendisine ne zaman sıra gelecek diye bekliyordu. Koşsam daha çok bileceklerdi sanki. Koşamadım, yürüdüm. Babamı özledim. Orada olsa hepsini bir bakışıyla utandırırdı biliyordum. Montuma sarıldım.
Köşeyi dönünce bizim mahalleydi. Ayhan arabayı, bizden bir önceki mahallenin, o dönmediğimiz köşenin sahibi mahallenin sonunda durdurdu. İnecek miydim? Bu kadar mıydı? Ama ben on beş yaşındaydım, o otuz yaşındaydı. Bana neden hiçbir şey söylemiyordu? Ben “iyi olmak” istemiyordum. Ben yanlış bir şey yapmamıştım! “Ayhan ben buradayım!” diye bağırmak istedim ama yapamadım. Bundan beş ay, yirmi yedi gün, on dört saat önce; sıra arkadaşım Yeliz’in doğum gününde, Yeliz’in ablası Sena’yı almaya geldiğinde; pastanenin kapısında çarpıştığın kız benim. Bundan dört ay, on beş gün, yedi saat önce çıkmaz sokaktaki evimizden çıkıp, koşarak alt mahallenin köşesine geldiğimde seksen beş model arabana alıp; kasabanın dışındaki benzinliğe çay içmeye götürdüğün kız benim. Ayhan! Demek istedim, diyemedim. Arabanın kapısını açtım. Kasığımdaki sızı, baldırımdaki çürük, ense kökümde kopmuş iki tel saçın yeri, içimde kocaman bir boşlukla indim. İnerken kapıyı kapatmadan bir saniye önce yüzüne baktım. Bana bakmıyordu. Kapıyı kapattım.
Çıkmaz sokağın başında durdum, asma katın balkonunda halam çamaşırları asıyordu. Bembeyaz bir çarşaf astı tam ben ona bakarken. Gözlerimi kapadım. Ben yanlış bir şey yapmadım, sen de yapmadın, madem iyi olacaktı neden gittin Ayhan? Neyden kaçtın? Gözlerimi açtım. Tam arkamdan vınlayan bir rüzgar geçti, bir gazete kağıdını savurup önümden uçurdu. Halam savrulan çarşafa bir mandal daha taktı. Eve doğru bir adım atmıştım ki gazete kağıdının yapışıp kaldığı duvarda bir siyahlık gözüme çarptı. Küçük ama siyah harflerle “Hayat, üç kuruşluk boktan bir müsamereden ibaret” yazıyordu.
İki katlıymış gibi görünse de, çatısının yarısı uçtuğundan beri bana sonsuzluğa uzanıyormuş hissi veren o evin üst katında ki beton zemine serilmiş yeşil şiltede yatarken anlamalıydım. Bir eliyle saçlarımı ense kökümden kavrayıp diğer eliyle pantolonunun fermuarını indirirken yüzünün aldığı ifadeden anlamalıydım. Anlamadım. Tarihin gördüğü en anlayışız on beşlerden biriydim. On beş yaşındaydım…
Sağlık ocağındaki hemşire olacak kadın elime küçük bir kap tutuşturup yüzüme tükürür gibi “işeyeceksin buna!” dedi. Ellerim o kadar titriyordu ki değil o kabı işerken tutabilmek; tuvalete kadar elimden düşürmeden gitmem bile imkansızdı. Kadın “ne bekliyorsun salak salak” bakışıyla bakıp, omzundaki el örgüsü pembe hırkayı çekiştirdi. Hırka ne kadar samimi ve içtense; hemşire olacak o kadın o kadar uzak ve acımasızdı. Annemi özledim, burnumun direği sızladı. Ağlamayacaktım! O kaltak kadının önünde ağlamayacaktım! Titreyen ellerimi kapla beraber montumun cebine sokup tuvalete gittim.
Üzerimden kalktığında, iki kaşının ortasında bir çizgi vardı. Benimse iki bacağımın arasında dayanılmaz bir sızı. Bu kadar acıması normal miydi? Bunu ona soracaktım ki dilimi ısırdım. Çocuk sanmasındı beni. Değildim. On beş yaşındaydım!
Yeşil şiltenin üzerinde minik çiçeklerle bezeli bir çarşaf vardı. Ama o çarşaf bile şiltenin pisliğini saklayamamıştı. Tam karşımdaki duvarda kırmızı boyayla “Kahrolsun emperyalizm!” yazıyordu. Onun hemen yanında “Hayat dediğin üç kuruşluk boktan bir müsamereden ibaret.” Siyah harflerle. Küçük ama siyah harflerle…
Elimde idrar kabı, kolumda kırmızı, kapşonlu montum hemşireyi buldum. Yüzüme tükürür gibi bakmaktan, böcekmişim gibi bakmaya doğru bir geçiş yapmıştı gözleri. Kabı elimden aldı, “yarın belli olur sonucu, gelir alırsın” dedi. “Sabah mı?” dedim. İğneleyici dersem haksızlık olur, şişleyici bir tonla “Okuldan sonra gelirsin” dedi ve hatta sırıttı bir de. “Gelirim” dedim ama çıkan şey sesten çok nefesti sanırım. Montumu giyip, kapşonu neredeyse çeneme kadar indirdim.
“Hadi kalk toparlan da seni eve bırakayım” dedi bana bakmadan. Anlamadım. Bu muydu? Bu kadar mıydı? Üzerimdeyken boynundaki damarları saydığım, gözlerime baksın diye beklerken yeşil şiltenin kenarlarını sıktığım ama altında yatarken bana bir kere bile bakmayan adam; şimdi de bakmıyordu. Bakmıyordu! Bana bakmıyordu! Güç bela, şiltenin içine gömüldüğüm kısmında doğruldum. Mavi çiçekli bluzumun düğmelerini ilikleyip, ellerime saçlarımı sıvazladım. Avucumda birkaç tel kaldı, kökünden kopmuş. Kalkmama yardım etsin diye bekledim, elimin biri havada. “Ayhan?” dedim ama sesim değil nefesim çıktı ağzımdan sanki.
Eve gidemezdim. Gitseydim de kalamazdım. Duvar görmeye tahammülüm yoktu. O günden beri balkonda sabahlıyordum. Halam bir şey sorar da da cevap vermek zorunda kalırım diye de önüme açık bir ders kitabı koyuyordum. Halam çok soru sormazdı ama çok susardı. Susması, sormasından daha korkutucuydu. Bir delilik anı geldi, bir anda, rüzgar gibi bir şey. “Gideyim de söyleyeyim” geldi. Gideyim halama, anlatayım. Pişman değilim de işte ne bileyim, yanlış yaptım ben. Ama nerede yaptım bilemedim. Sorayım. Sorayım neden gitti Ayhan ertesi gün Gümüşhane’ye, hem de ilk otobüsle. Ertesi gün…
Seksen beş model arabanın ön koltuğuna oturup, emniyet kemerini taktım. Sessizce yanıma oturdu. Kapısını kapattı. Kontağı çalıştırmadan, eli anahtarın üzerinde bir an durdu. Bana döndü. Kalbim ağzıma geldi o bana dönünce. Kontaktaki elini anahtardan ayırıp; benim kucağımda birleştirdiğim ellerimin üzerine koydu. “İyi olacak” dedi. Ama sesi o kadar boğuk çıktı ki, neyin ne zaman iyi olacağını bilemedim. Yüzüme hala bakmazken nasıl bilecektim ki. Benimle aynı yaştaki arabayı çalıştırdı.
Kahvehanenin önünden geçerken o kapüşon bile kapatmıyordu sanki yüzümü. Sanki bir kahve dolusu okey, iskambil, at yarışı oynayan adam; dönmüş bana bakıyordu. Sanki iki bacağımın arasından sarkan bir şey sürüklüyordum arkamda. Sanki hepsi biliyordu. Biliyordu da sanki hepsi kendisine ne zaman sıra gelecek diye bekliyordu. Koşsam daha çok bileceklerdi sanki. Koşamadım, yürüdüm. Babamı özledim. Orada olsa hepsini bir bakışıyla utandırırdı biliyordum. Montuma sarıldım.
Köşeyi dönünce bizim mahalleydi. Ayhan arabayı, bizden bir önceki mahallenin, o dönmediğimiz köşenin sahibi mahallenin sonunda durdurdu. İnecek miydim? Bu kadar mıydı? Ama ben on beş yaşındaydım, o otuz yaşındaydı. Bana neden hiçbir şey söylemiyordu? Ben “iyi olmak” istemiyordum. Ben yanlış bir şey yapmamıştım! “Ayhan ben buradayım!” diye bağırmak istedim ama yapamadım. Bundan beş ay, yirmi yedi gün, on dört saat önce; sıra arkadaşım Yeliz’in doğum gününde, Yeliz’in ablası Sena’yı almaya geldiğinde; pastanenin kapısında çarpıştığın kız benim. Bundan dört ay, on beş gün, yedi saat önce çıkmaz sokaktaki evimizden çıkıp, koşarak alt mahallenin köşesine geldiğimde seksen beş model arabana alıp; kasabanın dışındaki benzinliğe çay içmeye götürdüğün kız benim. Ayhan! Demek istedim, diyemedim. Arabanın kapısını açtım. Kasığımdaki sızı, baldırımdaki çürük, ense kökümde kopmuş iki tel saçın yeri, içimde kocaman bir boşlukla indim. İnerken kapıyı kapatmadan bir saniye önce yüzüne baktım. Bana bakmıyordu. Kapıyı kapattım.
Çıkmaz sokağın başında durdum, asma katın balkonunda halam çamaşırları asıyordu. Bembeyaz bir çarşaf astı tam ben ona bakarken. Gözlerimi kapadım. Ben yanlış bir şey yapmadım, sen de yapmadın, madem iyi olacaktı neden gittin Ayhan? Neyden kaçtın? Gözlerimi açtım. Tam arkamdan vınlayan bir rüzgar geçti, bir gazete kağıdını savurup önümden uçurdu. Halam savrulan çarşafa bir mandal daha taktı. Eve doğru bir adım atmıştım ki gazete kağıdının yapışıp kaldığı duvarda bir siyahlık gözüme çarptı. Küçük ama siyah harflerle “Hayat, üç kuruşluk boktan bir müsamereden ibaret” yazıyordu.
barika'nın kuyusu: RAĞMEN
barika'nın kuyusu: RAĞMEN: Çok alakasız, çok zamansız ve çok yersiz olmasına rağmen Aylardan Temmuz olmasına rağmen Şiirden hiç anlamamama, hazzetmememe rağmen Her sey...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
