17 Şubat 2011 Perşembe

SOL BİLEĞİM

Tam olarak nasıl olduğunu ben de anlayamadım. O kadar hızlı oldu ki... Öyle her merak ettiğini deneyecek kadar canına susamış biri de değilim ki merak ettim de yaptım diyeyim. Bir an için elimdeydi; bir an için değildi.
Belki bu üç gündür ensemden girip kesintisiz süren baş ağrısı. Belki uykusuzluğum, yorgunluğum, sürekli ve uzun mesailerden kaynaklanan yer yön yitirmişliğim, dengesizliğim. Belki son yaptığım telefon konuşmasının üzerimde ki yadsınamaz etkisi. Belki de hepsi birden.
Banyo dolabını, ağrı kesici kutusunun dibini (artık sadece orada kaldığı için) yalamak için açtığımda gördüm O'ndan kalan son şey olan tıraş bıçağını. Onu neden bırakmışım ki burda ya da o neden bırakmış ki? Her şeyi almıştı, kalanları da ben vermiştim. Kitaplarını, resimlerini, bana aldığı o ışıklı küreyi de alıp bir poşete doldurmuş ve kapının önüne bırakmıştım. Sonra da kapıcı gelip onu alana kadar yere oturup, sırtım o poşetin üzerine kapadığım kapıya dayalı boş boş öylece kalakalmıştım.
Tıraş bıçağını, çöpe atmak için bardaktan almak isterken bardağı devirdim. Bıçak lavaboya, jileti de lavabonun kenarına düştü ayrıldı. Ben hala çöpe atmak amacındaydım o jileti lavabonun kenarından alırken. Sonra nasıl oldu, ne ara oldu bilmiyorum. Hatırlamıyorum. Saniyede hatta saniyenin onda birinde bir hareket. Bir an sonra lavabonun beyaz fayansında bir küçük kırmızı damla vardı.
Yeniden aynaya baktığımda sanki rüyada gibiydim. Yani gördüğüm sahne gerçek değil de sanki rüyaydı. Yüzüm çarpılmış, bir elimde bir jilet, diğer elimde... Diğer elim kan içinde! Bileğimde ki bir çizgiden, kırmızı bir çizgiden yol yol kan akıyor. Nasıl yaptım ben bunu? Bir saniye öncesiydi ben bu jileti çöpe atıyordum.
Akan kanın vücudumdan çekilişini, sonra omzumdan koluma, oradan da bileğime inişini hatta vücudumdan çıkışını hissettiğimi söylesem? Hala aynanın önünde dikildiğim için yüzümün renginin nasıl yavaş yavaş beyaza doğru gittiğini de gördüğümü söylesem. Çok garip... Elimde ki jileti yavaşça yeniden lavabonun kenarına bıraktım. Sonra giderek çoğalan kanı durdurabilecekmişim gibi kesik bileğimi tuttum. Tuttum ama parmaklarımın arasından sızan kanla beraber tansiyonum da yerlere doğru inmiş olacak ki bünye, dizlerimin hizasından kırıldı. Pembe banyo paspasının üzerinde öylece kalakaldım. Tıpkı dış kapının önünde kalakaldığım gibi.
Yapılacak iş değil evet ama hele de yalnız yaşayan birinin yapacağı iş hiç değil. Kendimi öldüresim yoktu, gerçekten yoktu. Ya da aslında vardı da ben mi farkında değildim? Bu kadar mı kendimden uzak ve bihaberim? Çok yoğunum, çok işim var, çok meşgulüm of puf lar arasında bir yerlerde ben, kendimi bu kadar incitmiş olabilir miyim? Çok mu ihmal ettim? O kadar ki kendi kendine zarar vererek ilgimi çekmeye çalıştı. Ve evet, başardı da.
Pembe banyo paspasının üzerinde, dizlerimin üzerinde oturdum en az bir beş dakika. Neden sonra aklım biraz başıma geldi, hayır, kan kaybediyorum ciddi ciddi. Önce yavaşça ayağa kalktım sonra bileğimi duvarda asılı havluyla sarıp, yatak odasına cep telefonumu bulmaya gittim.
Bugün işyerinde "bileğine ne oldu?" diye soran herkese "hiç, kestim" dedim. Allahtan bunu basit, sıradan bir sakarlık olarak algıladıkları için kimse şüphelenmedi. Tabi ki tek bileğini keserek intihar edilemeyeceği mantığı da bunda etkili olmuş olabilir. Bana gelince, ben hala bunu nasıl ve neden yaptım kendime soruyorum. Ama o bana cevap vermiyor. Yorgunum diyor, meşgulüm diyor, zamanım yok of puf deyip benden kaçıyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme