20 Ekim 2016 Perşembe

Barika'nın kuyusu: BARİKA ASYA'DA: TAYLAND SERİSİ

Barika'nın kuyusu: BARİKA ASYA'DA: TAYLAND SERİSİ: Bir yerinden denize bağlanan tüm kara parçalarına saygımız sonsuzken adaların yerinin ayrı olduğunu söylememize gerek yok sanırım. Kıtanın...

BARİKA ASYA'DA: TAYLAND SERİSİ


Bir yerinden denize bağlanan tüm kara parçalarına saygımız sonsuzken adaların yerinin ayrı olduğunu söylememize gerek yok sanırım. Kıtanın bu tarafına geldiğimden beri Portekizli denizciler gibi ada keşfetmeye çalışıp durmam da bundan. Bu sefer de sizlere Tayland'ın yeşilimsi sularından sesleniyorum.

Her yolculuğumuzda hava alanında bir macera yaşamazsak (pasaportsuz kalmak, elinde koca bavulla bagaj hakkı almadığını fark etmek, aktarma uçuşunun saatini kaçıracak rötara kalmak, falan filan) olmaz diye Phuket hava alanı da elinden geleni yaptı sağ olsun. O kadar seyahatten, ülkeden sonra ilk defa burada elimde Türk pasaportu var diye beni bir saatten fazla tuttular. Yok efendim dönüş biletin nerede, yok efendim kaç gün kalacaksın, nerede kalacaksın, ne yapacaksın? Hayır 51.Bölge'ye değil Phuket'e giriyoruz, bu neyin sorgusu! Arkamda yüz kişilik bir Rus turist ordusu var onlara sor bakayım Phuket'de ne yapacaklarmış, tövbe tövbe! Peki dedim "bi bize mi, biz Türklere mi bu tavrınız?" ; yok İranlılara da yapıyoruz cevabını alınca kendimi daha iyi (!) hissettim bir anda. O bir saatlik debelenmeden sonra nihayet hava alanından (iki kere yanlış kapıdan girip çıktıktan sonra) çıkınca şehir merkezine gidecek otobüsü kaçırdığımı öğrendim. Tipik yol durumlarım işte, uçaktan indikten üç saat sonra nihayet şehir merkezindeydim.

Phuket'de kalmadım, görmedim, anlatacak bir şeyim yok, bi tek iskelesini tanıyorum, merak eden olursa sorsun anlatırım. Ama Phi Phi'yi anlatabilirim.

Phi Phi Adası deyince sanırım bir çoğunuzun aklına tsunami (tsunami deyince de Aysu Kayacı) gelecektir. Ada, 2004 yılında yaşanan tsunami felaketi ile yerle bir olmuş. Uzun bir toparlanma ve inşaat sürecinden sonra yeniden turizme açılmış ama fark ettik ki bununla beraber betonlaşmaya da açılmış. Adanın her yerinden "resort" denilen betonarme lüks oteller çıkıyor. Tropik ada dediğinizde aklınıza gelecek ilk şey bu olmadığı için de gözü rahatsız ediyor. Zaten eşyanın tabiatına aykırı bi kere!

Adanın mihenk taşlarına gelince; (hala izlemediğim) The Beach filminin geçtiği Maya Bay, adanın merkezi olan ve baya şehir merkezi gibi kocaman olan Ton Sai, tırmanıp tepeden tüm adayı izleyebildiğiniz seyir noktası, kola ve cips bağımlısı maymunların yaşadığı Monkey Beach, snorkelle balıkları izleyebildiğiniz adını aklımda tutamadığım koylar...

Bunların içinde herkesin koşarak gittiği ve sanırım bir tür Phi Phi hacısı olduğu Maya Bay o kadar kalabalıktı ki; şu anda yüksek sezonunu yaşamadığı söylenen ada, o döneme geldiğinde o kadar tekne ve o kadar insan nereye ve nasıl sığıyor merak ediyorum.

Gece hayatı mı? Barlar, klupler, partiler, alkol su olup akıyor.................... du ta ki kral hayatını kaybedene kadar. Yaklaşık yetmiş yıldır tahtta olan ve halkı için bir kraldan çok bir baba konumundaki Tayland kralı Bhumibol Adulyadej bizim adaya inişimizin ikinci günü seksen sekiz yaşında vefat edince bütün ülke uzun bir yas dönemine girdi.
Uzun derken en az bir aydan bahsediyoruz. Doğal olarak bir çok etkinlik, parti vs iptal edildi. Parti adası olarak bilinen adaya eğlence umuduyla gelen genç güruhun bu haberi alınca nasıl aval aval ortalarda gezdiğini görmeliydiniz. Biz de kaldırımda oturmuş, etrafımızdaki kepenkler bir bir kapanırken elimizde birayla bu çocukların empati yoksunluğunu ve çaresizliğini izliyorduk.

Uzatmayalım. Ertesi gün feribotla Railay'a geçtik.

Railay, aslında Krabi ile Ao Nang arasında kalan bir yarım ada. En önemli özelliği ise yapısı nedeniyle dünyanın dört bir yanından tırmanışçıları kendisine çekmesi. Sanki bir pastayı dilimlere ayırmışsınız gibi denizin üzerine dağılmış dev kayaların üzerinde her milletten insan var. İpini kapan gelmiş. Sırf onları seyrederek bile gününüzü geçirebilirsiniz.



Ama yok ben illa yüzeceğim diyorsanız saatini iyi kollayın derim. Çünkü gel-git nedir ben o adada öğrendim. Sabah deniz olduğu yerde dururken, öğlen olduğunda aynı deniz almış başını metrelerce öteye gitmişti. Bu durumda normalde denizin dibinde olan kayalar, kumlar, taşlar, yengeçler güneşin altına boylu boyunca yatı veriyorlar. Ta ki su yeniden yükselene kadar.

Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim, Railay'da son zamanlarda gördüğüm en güzel duvar işlerini gördüm. Sahilden içeri doğru uzanan yolu çevreleyen duvarın üzerinde o kadar güzel grafitiler, yazılamalar, çizimler vardı ki; tüm duvarı fotoğraflasam olurdu.

Bütün bu doğal -ya da değil- güzelliklerin dışında yeniden seyahat etmenin en güzel tarafı benim için hala insanlarla tanışmak sanırım. Bir sürü milletten, bir sürü ırktan, farklı insanla muhabbet edebilmek. Onlardan feyz almak, hikayelerini dinlemek, dünya görüşlerini karşılaştırmak, yaptıklarına hayran olmak.
Ben yine şanslıydım. Sadece adalar boyunca tanıştığım insanlardan değil yol boyunca yanında olduğum insandan da ötürü. Bir yılını tamamladığı dünya turunun dört gününe fasulyeden yancı olduğum Turko ( ne yapıyor ne diyor buradan bakabilirsiniz :  https://www.facebook.com/letsgoturko/?fref=ts  ), yoluna kaldığı yerden devam ediyor. Benim içinse tanıştığım en güzel ve özel insanlardan biri olarak haneye yazıldı...







18 Eylül 2016 Pazar

Barika'nın kuyusu: SMOKİNLİ EZİKBÖCEK

Barika'nın kuyusu: SMOKİNLİ EZİKBÖCEK: Ekmek almaya gönderilmekten nefret ederdi. Poligon'un oradaki dördüncü (sanırım) evimizin iki apartman ötesinde hemen köşede bir bak...

SMOKİNLİ EZİKBÖCEK


Ekmek almaya gönderilmekten nefret ederdi. Poligon'un oradaki dördüncü (sanırım) evimizin iki apartman ötesinde hemen köşede bir bakkal vardı ama oraya kadar gitmeye bile üşenirdi. Genel olarak üşenirdi zaten. Yıllar sonra İstanbul'da o dubleks evi tuttuğumuzdaki sevinci iki ay sonra "ya ikide bir merdiven inip çıkmak nedir ya?!" ya dönüşmüştü.
Küçükken üzerine ne giyse pijamasının içine sokardı.
Sucuklu kuru fasulyenin önce kuru fasulyesini yer, sucuklarını sona bırakır, onları en son keyifle yavaş yavaş yerdi.
Börek çörek yapılırken kedi gibi mutfakta gezer, çiğ yufkaları toplardı.
Annemin şekerparesine hiç dayanamaz, mutfağa gire-çıka tepsinin yarısını gümletirdi.
Çocukken hiç bağırmaz, ağlamaz, kendi halinde oyun oynar, oyalanırdı. Bunca sene sonra bile hala bir gece yarısı sokaktan eve döndüğümde onu play station başında bulurdum.
Hakkında emin olmadığı bilmediği konularda konuşmaz. Bilmek istediklerini de öğrenir. "Bu çocuk bunu nereden biliyor" dediğim o kadar çok şey bilir ki beni yaşımdan utandırır. Ama iş bildiklerine gelince ukalanın tekidir.
Çok sevse de sevdiğinin gösterdiği kadarı en klişe tabirle buzdağının ucu gibidir.
Hızlıca parlayıverir ama daha alevi renk almadan söner.
Hatalıysa ya da artık sakinleşmişse benden özür dilemesinin yolu saçımı çekmek, sırtıma ya da omzuma vurmak olmadı çekme takmaktır. Bu dışarıdan primitif gözüken hareketler, bizim bildiğimiz, ikimizin de anladığı dildir.
En zor yollardan sınanmış dayanaklılığı, soğukkanlılığı ve desteği benim için hayatımdaki en büyük güvendir.

Artık otuzuna gelmiş bu koca çocuk bundan on beş gün önce evlendi. Kendi gibi güzel başka bir çocukla...

Nasıl oldu ben de bilmiyorum. Bu çocuklar, kendi kendilerine bir ev kurdular. Bol eğlenceli, oynamalı zıplamalı -hem de bir değil- iki düğün organize ettiler. Bütün geleneklerle, pürüzlerle, ıvır zıvırla baş ettiler. Bize sadece işlerin ucundan tutmak kaldı, elimiz yettiğince...

Ailenin en aklı başında üyesi olarak, hepimizden çok ayağı yere basanı olarak, sorumlukların altından kalkacağına inancım sonsuz.

Ve daha önemlisi, ikisini o pistte dans ederken gördüm ki isteyip de birbirlerine uyum sağlayamayacakları bir şey yok.

İki kişi için olandan farklı ve yeni bir hayat başlıyor gözlerimizin önünde. Benimse içim daha rahat artık ve bugün dönerken çantamda bir ev anahtarım daha var...






21 Ağustos 2016 Pazar

YARA

Yara nedir biliyor musunuz, yani tıbbi olarak? Kaynaklar diyor ki:

Yara, deride veya bir başka organda doku bütünlüğünün bozulmasıdır.

Çok net değil mi, doku "bütünlüğünün" bozulması. Peki nasıl iyileşir onu biliyor musunuz?

Yara iyileşmesi; organizmanın, herhangi bir yerinde oluşmuş doku bütünlüğü bozulmasına karşı homeostazisi yeniden oluşturmak için topyekün verdiği karmaşık bir cevaptır.

Bu daha az net olabilir, sadeleştireyim: Organizmanın, bozulan doku bütünlüğünü yeniden oluşturmak için yani açılan yarayı kapatmak için "hep birlikte" çalışmasıdır.

Bir yeriniz kesildiğinde kesilen yerde hemen bir faaliyet başlar, damarlan önce büzüşür ki kanama dursun. Sonra kollajen lifleri salgılanıp yaranın kenarları birbirine yapışır. Deri hücreleri bir araya gelip yarayı kapatmaya başlarlar. "Sen gelme sen bizden değilsin" demez hiç bir hücre birbirine ya da beyaz hücreler kırmızı hücreleri istememezlik edemez ki o yara kapanabilsin. Sonuçta vücut aynı vücut, o yara da aynı vücutta, senle o, ötekiyle beriki bir araya gelmeden nasıl kapanacak? Diyelim ki hücreler kendi kavgasına daldı, yara açık kaldı, ne olur?

Açık kalan yara iltihap toplar. İltihap da hem yaranın iyileşmesini geciktirir hem de olması gerekenden daha büyük ve deforme bir iz ile kapanmasına neden olur. Ha bu arada açık kalan yaraya dışarıdan bakteriler hücum eder. Vücut yarasının yanında bir de enfeksiyonla uğraşmak zorunda kalır. 

O yüzden vücudunu azıcık olsun seven hücreler kavga etmez bir zahmet bir araya gelir ki içi iltihapla dolmadan yara kapansın.

Yavaştan oluşan ilk iyileşme dokusu pembe renkli ve hassastır. Her an yeniden kanayabilir. O yüzden bir araya gelmiş o hücreler birbirine tam olarak kaynayana kadar dışarıdan bir müdahaleye ve strese maruz kalmamalıdır. Aşırı yara gerilimi ya da yara üzerine uygulanan mekanik stresler yaranın yenide açılmasına neden olur. Onca çaba boşa gider, en başa dönülür.

Yani tüm olay hücrelerin bir araya gelmesinde. Bir araya gelince kapatamayacakları yara yok. Çünkü hücreler bir kere gerçekten birbirine tutundu mu bir daha kopmaz. Bir araya gelmedikleri sürece de okuyup üfleseniz bile hiçbir yara kapanmaz...



18 Temmuz 2016 Pazartesi

Barika'nın kuyusu: NEHİRDEKİ BALIKLAR

Barika'nın kuyusu: NEHİRDEKİ BALIKLAR: 1 Temmuz 2016 akşamı, bir buçuk yıldır yaşadığım Dhaka'da, bir restorana teröristlerin yaptığı baskın sonucu bir çoğu yabancı uyruklu 2...

NEHİRDEKİ BALIKLAR

1 Temmuz 2016 akşamı, bir buçuk yıldır yaşadığım Dhaka'da, bir restorana teröristlerin yaptığı baskın sonucu bir çoğu yabancı uyruklu 20 kişi kılıçtan geçirilerek (en sade anlatımı ile) öldürüldü. O gün ben Kamboçya'ya uçuyordum ve kendi ülkemde, İstanbul'da hava alanında bomba patlayalı sadece bir kaç gün olmuştu.

Tatil boyunca, bugüne kadar güvende olduğumu hissettiğim ve aklıma hiç bu tür eylem olasılıklarını getirmediğim, hatta Türkiye ile kıyasladığımda neredeyse güvenliğimi bir tık yukarı çektiğim ülkeye dönünce "durum ne olacak" ı düşündüm. Beklediğimiz gibi oldu: yabancı uyruklular için küçük çapta bir sıkı yönetim, hareket kısıtlılığı (biz buna evden işe işten eve diyoruz) ve etrafta silahlı adamlar.

15 Temmuz 2016'yı 16 Temmuz'a bağlayan sabaha karşı saat 4'de su içmek için uyandığımda telefonumda 450 (abartmıyorum) mesaj vardı. Son zamanlarda tecrübe ettiğim üzere telefonumda ne kadar mesaj varsa ortalık o kadar karışmış demekti. Nitekim de karışmıştı. Ama bu sefer Türkiye'de!

Bunca kilometre öteden kardeşimin, babamın, ailemin, sevdiklerimin iyi olup olmadığını anlamak, o anda ülkede gerçekten ne olduğunu anlamaya çalışmak, bomba-çatışma-F16 ların uçuşu gibi şeyleri okuyunca kafayı yememeye çalışmak çok kolay olmadı. En son sabah altı civarı, yağan sağanak yağmurda balkon kapısını önüne çökmüş sinirden ağlıyordum.

Doğduğun yerin de doyduğun yerin de bir anda sihrini kaybetmesi, yerinin yurdunun silikleşmesi hissi gelip oturdu o gece içime. Hani ortada kalmışsın gibi... Ben hep yüzümü karartmamayı, ne olursa olsun sakin kalmayı, kasvete kapılmamayı düstur edindim kendime. Şartlar bizi ne kadar zorlarsa zorlasın bir şekilde nefes alacak açıklık varsa almak gerektiğini düşündüm. Geçmiş zaman kullandığıma bakmayın, hala öyle düşünüyorum. Hala yüzümü karartmıyorum.

Yaşanan olaylar ile ilgili hepimiz çok fazla yazdık çizdik okuduk, daha da söyleyecek (farklı) bir şeyim yok benim... Aşağı yukarı bir çoğumuz aynı yerdeyiz. Nereden gelirse gelsin şiddetin, baskının, dayatmanın karşısında durmaya çalışıyoruz. Bunun elimizdeki tek ortak payda olduğunu bildiğimiz halde bunu bile ayrıştırmaya çalışıyoruz ki o ayrı mesele. Ve aslında en önemli mesele. Bizi bir tutacak tek şeyi bizi ayırması için kullanıyoruz...

Bugünden sonra Türkiye'de ya da Bangladeş'te ne olacak kısmı biraz(!) puslu. Ya da ben nerede olacağım ve ne yapacağım kısmı ki sanırım bulutlarını açmaya çalıştığım ilk yer orası. İç huzurunuz olmadan nerede olduğunuzun da ne yaptığınızın da bir önemi yok aslına bakarsanız. O yüzden önce bunun peşine düşmek lazım.

"E ne yapacaksın" derseniz...

Bu sabah, evimin arkasındaki nehri seyrettim. Yağmur çiseliyordu ve nehirdeki balıklar pıtır pıtır zıplıyorlardı. Öyle üç beş de değil onlarca balık! O kadar komik görünüyorlardı ki; ben de belki daha çok balık seyrederim diye düşündüm, daha çok nehirde daha çok balık...