21 Kasım 2014 Cuma
Barika'nın kuyusu: ŞEYTAN DÜRTTÜ
Barika'nın kuyusu: ŞEYTAN DÜRTTÜ: Bir gece önce elimde telefon, yatağın yan tarafında benim adam, uslu uslu yatıyorduk ki beni şeytan dürttü. Mübarek şeytanın ...
ŞEYTAN DÜRTTÜ
Bir gece önce elimde
telefon, yatağın yan tarafında benim adam, uslu uslu yatıyorduk ki beni şeytan
dürttü. Mübarek şeytanın da (anlam kayması) gecenin o saati işi gücü yokmuş,
geldi beni dürttü. “Bana baksana bi’ sen” dedi, “ne bu rahatlık?” Elimden
telefonu bırakmadan “anlamadım” dedim. Daha da bir sokuldu bana, o kadar ki
nefesi kulağımın içinde “tamam, belki üç yıl oldu yatağına gireli ama ne bu
rahatlık, eminlik” Telefonu kucağıma koydum, neden emin olmayacakmışım ki dedim
içimden kendisine. Pis pis sırıttı mendebur: “İnsanoğlu -ki yaratılışını
bilirim sıpanın- çiğ süt emmiştir, her
an her şey beklenir”. Haklı, beklenir, insanoğlu bu; dünya üzerindeki yüzlerce
canlının soyunun tükenmesinden sorumlu falan, sicili epey karışık. “E ne yapacağız” dedim. Sanki kuyuya taşı atan
kendisi değilmiş gibi “bilmem” dedi. Saat olmuş gecenin ikisi, tepemin tasını
attırmaya mı geldi bu iblis derken hala kucağımda duran telefona baktım. Sonra benim
adamın yattığı taraftaki komodinin üzerinden turan telefonuna. Bakışımı yakalayan
şeytan yine pis pis sırıttı. Doğru yoldaydım (buradaki doğru baya görecelidir,
üstüne varmayınız). Tabiri caizse horul horul uyuyan sevgilimin üzerinden
sarkıp telefona uzandım. Birkaç saliselik bekleme ve durumu kontrol etme
sırasında kalbimin çarpıntısından üzerimdeki saten atletin dantelleri bile
titredi sanırım. Şimdi uyanıp gözünü açsa, ben böyle üzerinden komodine doğru
uzanmış, ne yapıyorsun dese? Aman, allah aşkına, bir erkeğin dikkatini dağıtmak
ne kadar zor olabilir ki; hele de üzerindeysen…
Telefonu alıp sessiz ve yavaşça tekrar arkama yaslandım. Top
atılsa uyanmaz sevgilim, horultusunu dahi kesmeden uyumaya devam etti. E ben şimdi ne yapacaktım bu telefonla? Baktım şeytan almış başını gitmiş bile. Pis mendebur ne olacak! Verdi elime telefonu kaçtı şerefsiz. E o zaman koy yerine yat uyu di mi? Hadi canım sizde, unuttunuz mu bu hikayenin kadın kahramanı benim, kadınım yani, yani o telefonu artık yerine koyamam.
Saf sevgilimin de saf ben gibi açılış şifresi, parolası, kodu modu olmadığı için hart diye açıldı telefon. Duvar resmi de bizim geçen sene Datça’da çektirdiğimiz fotoğraf, saçlarım güneşten neredeyse turuncu olmuş, burnumda çiller çıkmış, o da bir tür sarı esmer olmuş. Dile kolay on beş gün yattık Datça’da güneşin altında, normaldir.
Menüyü izleyerek önce Facebook’a baktım, normallikten ölecek bir ana sayfası var, mesaj kutusu desen maç organizasyonu yapmak isteyen bir erkek grubu, geçen hafta çıkan bir şarkıyı “baksana bi abi “ diye paylaşan kardeşi, lisenin pilav gününe davetiye gönderen lisenin en ve hala inek kızının toplu mesajından ibaret. Twitter’a baktım, hala ancak ve ancak takipçi olarak kullanmaya devam ediyor. Mesaj kutusu boş, varlığını bildiğinden bile emin değilim. Instagram hesabı zaten yok, ne fotoğraf çekmeyi sever ne çekilmeyi. İçimde bir anne pişmanlığı, acıması, şefkati beliriyor hızla. Benim tatlı sevgilimi bunca zaman sonra kontrol etmeme neden olan şeytanı taşlıyorum ve telefonu kapatıyorum.
Modern zamanda kız/erkek kaldırmanın (evet pis bir tabir ama yerine koyabileceğim daha net bir tabir yok) en kolay olduğu sosyal ağlarda bile bu kadar pasif bir adam için endişelenmek gereksiz. Elbet gereksiz.
Deyip kendi telefonumu geri elime alıyorum. Mesaj gelmiş, özel mesaj kutusunda, “yarın görüşür müyüz” diyor. Yüzüme bir sırıtma yerleşiyor. Bir iki dakika bekliyorum, yanımdaki horultunun tatlı ahengini dinliyorum, sonra…
“Olabilir, aklında ne var?”
30 Ekim 2014 Perşembe
KIYMET
İnsan, kıymet bilmeyen bir yaratıktır.
Yediği yemeğin, giydiği kıyafetin, çalıştığı işin, oturduğu evin, evindeki eşyanın, yaşadığı şehrin, doğduğu ülkenin her zaman bir eksiği, bir yanlışı vardır. Her zaman yetersizdir, hem de her şey... Daha iyisini ister, daha fazlasını, sahip olduğundan daha farklısını, yenisini, janjanlısını. Bunda bir yanlış var mıdır, çoğu zaman yoktur. Çoğu zaman dedim çünkü hırs, efendin olana kadar iyi bir şeydir. Fazlası sadece kendine ve çevrene eziyet.
Bu yetersizlik duygusunun iki çıkışı vardır: ya hiçbir şey yapmaz aynı yerde durduğun halde aynı şiddetle söylenir ve kendi yarattığın bu kısır döngü yüzünden depresyona girersin; ya da radikallik seviyesi değişen bir dizi karar alır, bir şeyleri gerçekten değiştirirsin. Yani o konfor, huzur sana ya batar ya da batmaz.
E ben neden o zaman kıymet bilmez dedim? Çünkü bazı rutinler, huzurlar batmasa da elinizden uçup gider ya; işte o zaman sıkıcı hayatınızın sıkıcılığını özlersiniz. Sizin isteminiz dışında, siz değil hayatın verdiği radikal kararlar yüzünden değişen düzenden bahsediyorum. Elinizi uzattığınızda orada olduğunu bildiğiniz şeylerin elinizi sonsuza kadar havada asılı tutsanız da artık değemeyeceği yere gittiği zamanlardan bahsediyorum. Gece gördüğünüz ve gerçek mi değil mi ayırt edemediğiniz rüyaların, sabah acımasızca gerçek olmadığını gördüğünüz sabahlardan bahsediyorum.
İnsan, kıymet bilmeyen bir yaratıktır demem o yüzden. İsteklerinizden, arzularınızdan, (varsa ne güzel) tutkularınızdan vazgeçmeyin. Ama onların peşinde koşarken elinizdekileri küçümsemeyin. En basit ve en doğal görünenler eksikliği en çok duyulanlar oluyor.
24 Eylül 2014 Çarşamba
Barika'nın kuyusu: BALKANLAR'DAN GELEN...
Barika'nın kuyusu: BALKANLAR'DAN GELEN...: Gitmeden hemen önce bi sürü blog okuduğum için sanal alemin bir de benim aralarına katılıp nerde kalınır, nerede ne yenir, ne içilir fa...
BALKANLAR'DAN GELEN...
Gitmeden hemen önce bi sürü blog okuduğum için sanal alemin bir de benim aralarına katılıp nerde kalınır, nerede ne yenir, ne içilir faslında bilgi yığmama ihtiyacı olmadığına karar verdim. Verdim ve başka bir şeyler anlatayım dedim. Huzurlarınızda Balkanlar!
İngilizce'ye ancak vize kadar ihtiyaç olan bu Avrupa kapısı ülkelerin neden Avrupa'nın kapısında kaldığını bizzat gidince görürsünüz, çünkü arada kalmak ancak böle bir şey olsa gerek. Bir tarafta tüm o lakaytlık, rahatlık, neredeyse on-yirmi yıl geriden gelme havası; bir tarafta kadın-erkek ayrımı olmaksızın sokak rahatlığı, yemene-içmene-giymene kimsenin müdahil olmadığı günlük yaşam özgürlüğü. İnsan "olm ne ayaksınız siz?" demeden duramıyor.
Misal, Harem otogarında, bir gündüz vakti, yabancı-turist bir kız ve bir erkek dikilip, yarım saat otobüs beklemek zorunda kalsalar sözlü ve gözlü olarak kaç kere tacize uğrarlar? Ama Durres (Arnavutluk) otogarında -üstelik de şortlarına rağmen- uğramadılar. Hatta kimse onlarla ilgilenmedi. O kadar ki otobüsü zor buldular. Bulduk.
Ya da misal, bizim buralarda bir yerde camiinin hemen yan tarafında içki satan bir tekel olsa ne olur? Olmaz! Neden? Yasak? Neden, Balkanlardaki insanlar içki ile ibadetin arasındaki farkı biliyor da biz mi bilmiyoruz. Yani siz kendi halkınıza "salak" mı diyorsunuz? Gerçi savaşa benzer bir hengamede, can havliyle sığınılan camide bile içki içildiğine ikna edilebilmiş bir toplum olduğumuz düşünülürse sanırım çok da haksız değilsiniz.
Bir akşam üstü ezan sesi duyulan Makedonya'da sabahına çan sesleri duyuyorsanız ve bu size artık "vay ne hoşgörü" dedirtecek bir olay haline geldiyse; geldiğiniz hale yanıyorsunuz.
Sonra size bir haberim var, Saraybosna ya da Bosna-Hersek öyle bize bangır bangır bağırıldığı (nedense) gibi başından ayağına Müslüman bir şehir ya da ülke değil. Gayet karma bir memleket! Mesela Mostar'ın girişindeki yüksek tepede dev bir haç yükseliyor, ama hemen aşağıda, sokakta Yunus Emre Kültür Merkezi, türbeler, camiiler falan var. Ya da Saraybosna'da kocaman bir camiden bir sokak sonra kocaman bir katedral var. Çünkü ülkede hala Boşnaklar, Sırplar ve Hırvatlar birlikte yaşıyor. Ha bu orada olanlara olan fikrimizi mi değiştirir ya da acımızı; ya da sadece Müslüman halk diye mi acı çekmiştik biz Bosnalılar adına; hayır! Bunu sadece nedenini anlamadığım bir şekilde yapılan bu "reklam" ı aydınlatmak için yazdım. Zaten öyle sanıp da ahlanıp vahlanan varsa; o hiç bir dine ait ve layık değildir, olamaz. Yazık olmuş...
Bosna-Hersek sınırını geçerken Sırbistan bayrağı görünce ben de neye uğradığımı şaşırmıştım ama orada yaşayanlar hala ortak bölgeleri olduğunu söylediler. Nitekim başka bölgelerinde Hırvatistan bayraklarına da rastladık. Zayıf coğrafyam ve tarihim, ancak gözümle görünce ilerliyor işte benim de, n'aparsınız.
Zayıf coğrafyam demişken, ben bu memleketlerin bu kadar yeşil olduğunu da bilmezdim. Geçtiğimiz dört ülke boyunca yollar hep bir yanında göl ya da nehir, diğer yanı silme orman yollardı. Her yanı dağlık bu topraklar -ki Karadağ'dan Bosna'ya geçen hatta gerçekten dağların içinden geçtik. Kilometrede abartısız en az 6 tünel olur mu?- inadına yemyeşiller. Hatta nehirler ve göller bile yeşil!
Göl demişken Makedonya, Makedonya demişken bolca turist var bilesiniz. Ve tüm bu hatta insanlar çorba dahil her şeyi etle yiyorlar onu da bilesiniz! Vejetaryen ya da Ege-Akdeniz mutfağı düşkünü, yok efendim sebzeci falansanız o valizi yavaşça yere bırakın.
Blagaj (Bosna)'da bir tekke var, Alperenler Tekkesi, ta 16.yy dan kalma, "yaratılanı yaratandan ötürü sevmek" düsturu üzerine kurulmuş. Kocaman bir dağın eteğiyle, bir nehrin doğduğu kaynağın kesiştiği yere kurulmuş ahşap bir bina. Meteora (Yunanistan)'daki manastırlar, Trabzon'daki Sümela, hepsi gibi ancak ve ancak Tanrı'yı düşünüp; ona yakın olabileceğiniz, başka da hiçbir şey yapamayacağınız bir yerde. Ve aynı Tanrı'ya yarattıklarına bakıp daha çok inanacağınız bir yerde...
Ha son olarak, bir hafta boyunca dört ülkede en pahalı biraya 1 Euro vermişken, gelip Kadıköy'de bir 33lüğe 16 tl vermek çok fena koyuyor.
Not: Evet, kızları güzel. Maşallah hepsi boylu poslu. Erkek kardeşim ezikböcek tarafından da onaylandı. Ama erkekler, eee, ancak yukarı Kuzeye doğru çıktıkça belki. Yani yine tek taraflı bazı şeyler. E herkes bir İskoçya değil.
Etiketler:
Arnavutluk,
balkan,
balkanlar,
bosna,
Durres,
Hırvatistan,
karadağ,
Makedonya,
Saraybosna,
Sırbistan,
tur,
yolculuk
26 Ağustos 2014 Salı
Barika'nın kuyusu: DAHA ÖNCE
Barika'nın kuyusu: DAHA ÖNCE: Yazmak hiç bu kadar uzak ve zor olmamıştı. Ve bir de geceleri uykuya dalmak... Güzel bir sahil kenarında, nefis bir masada bile çok ama ç...
DAHA ÖNCE
Yazmak hiç bu kadar uzak ve zor olmamıştı. Ve bir de geceleri uykuya dalmak...
Güzel bir sahil kenarında, nefis bir masada bile çok ama çok uzağa gitmemize neden olan şarkılar hiç bu kadar yoğun çalınmamıştı kulağımıza.
Bütün hayat bir kağıt kesiğine dönüşmemişti hiç böyle. Hep orada duran ama ancak değince sızlayan...
Dünyanın yedi harikasından birini görmek bile etkisini on dakika sonra yitirmemişti ki daha önce bir meyve pazarından saatlerce bahsedebilirken.
Durduğumuz yer hiç bu kadar alçak değildi daha önce ve hiç bu kadar baş döndürecek kadar yüksek.
Durduğumuz yerde durabiliyorduk çünkü daha önce, bu kadar çok diken yokken.
Geceleri uykuya dalmakta belki bu yüzden bu kadar zordur, altında bir bezelye tanesi olduğu sürece...
Güzel bir sahil kenarında, nefis bir masada bile çok ama çok uzağa gitmemize neden olan şarkılar hiç bu kadar yoğun çalınmamıştı kulağımıza.
Bütün hayat bir kağıt kesiğine dönüşmemişti hiç böyle. Hep orada duran ama ancak değince sızlayan...
Dünyanın yedi harikasından birini görmek bile etkisini on dakika sonra yitirmemişti ki daha önce bir meyve pazarından saatlerce bahsedebilirken.
Durduğumuz yer hiç bu kadar alçak değildi daha önce ve hiç bu kadar baş döndürecek kadar yüksek.
Durduğumuz yerde durabiliyorduk çünkü daha önce, bu kadar çok diken yokken.
Geceleri uykuya dalmakta belki bu yüzden bu kadar zordur, altında bir bezelye tanesi olduğu sürece...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

