18 Kasım 2011 Cuma

ŞAŞKIN!!



Ya ben hani demiştim ya ben Kayıp Balık Nemo'da ki Dory'e benziyorum diye; hani şu unutkan olan. Ama şimdi Buz Devri'ni izliyorum da; galiba ben şu palamut peşinde koşan şaşkoloza da baya bi benziyorum. Nasıl diyeceksiniz (demeseniz de), şöyle ki bende de bir "isteyip de elde edememe" sorunu var. Yani bir nevi, tam değil de bunun gibi birşeyler...
 Hedef belli: palamut. Ama benim ona ulaşabilmem ne mümkün! İzlediğim ve denediğim yollarsa, o şaşkolozu bile geride bırakır. Tamam, kabul edelim, benim onun kadar çok deneme yapmışlığım yok. Ne o sabır var bende ne de o cin fikirler. Ne de artık halim, vaktim var.Tabi iş, her defasının sonunda bir buz kütlesinden dannn diye yere düşmeye geldiğinde, bir numarayım o ayrı. Çünkü ben her seferinde palamutları ta en tepeye koyarım. Kıçı kırık palamut da kendini anka kuşunun yumurtası sanır! Sonra yakala yakalayabilirsen.
Hatta dur bak, biraz da şu geveze miskin Syd'e bile benziyor olabilirim. Ki o da Shrek'te ki eşeğe benziyor. Ya da ben en iyisi izlediğim filmleri değiştireyim. Ya ama onları izlerken kendimi bulamıyorum ki! Yani Pretty Woman'da ki Vivian' a veya Mesajınız Var'da ki Kathleen'e benzesem, söylerdim. Söylemesem de bilirdiniz. Burada da yazmazdım, beni yazarlardı, falan filan.

16 Kasım 2011 Çarşamba

DUYDUKLARIM, GÖRDÜKLERİM

Bana sırtını dönüp uyuduğunu gördüm. Arkanı dönüp, yürüyüp gittiğini gördüm. Ben bir şey söylerken kafanı çevirdiğini gördüm. Ben bakarken senin gözlerini kaçırmanı gördüm. Elini elimden çektiğini gördüm. Dokunmamak için masanın öbür ucuna oturduğunu gördüm. Salonda ki kanepede uyuduğunu gördüm. Gece gelmeyip arkadaşında kaldığını, haftanın her günü mesaide çalıştığını gördüm.
Kaçmak istediğin halde kaldığını, gitmek istediğin halde durduğunu, bağırmak istediğin halde sustuğunu, vurmak istediğin halde kıpırdamadığını, istemeden elimi tuttuğunu, yalandan dudağımdan öptüğünü gördüm.

İç sesin kulaklarımı tırmalarcasına bağırırken tek kelime dahi etmediğini duydum. Bana beni sevdiğini söylerken bu cümleyi ağzında bir sakız şapırtısı gibi kötü ve çirkin bir şeymiş gibi duydum. Çok yorgunum derken bana beni rahat bırak dediğini duydum. Bir şey yok dediğinde gerçekten yok olduğunu kast ettin, duydum. Odalara girip çıkarken kapıları çarpmanı, çay koyarken çaydanlığı ocağa çarpmanı, yemek tabağını masaya vurmanı duydum. Salonda ki kanepede otururken ikimizin arasında ki ses duvarına inat parmaklarını çıtlatmanı, dizlerinde ellerinle tempo tutmanı, sakalını kaşımanı duydum.

Anasını sattığımın evinde, lanet olasıca bu ilişki için, maalesef onlarca yılımı harcadım! demesende, dedin, duydum.
Kördüm, sağırdım ama benim seçimimdi, ben yaptım. Ne zaman ki sen tamamen sustun ve ben bir şey duymaz oldum; çok gürültü varmış evde, anladım.
Şimdi sessiz sedasız bir evden çıkıp gidebilmek aslında sandığımdan kolaymış, onu gördüm.
Hadi bakalım...

13 Kasım 2011 Pazar

UZUN YAŞAMANIN SIRRI!

Son kullanma tarihini iki gün geçmiş yoğurdu yersen ölür müsün? Bence ölmezsin. Karşı kaldırımda ki kuaförden eve gelene kadar "soğukmuş be" derken birden tam boğazında beliriveren yumrudan da ölmezsin. Biz Türkler ölmeyiz, bize bi bok olmaz. Bize soğuk, sıcak, kene, aids, kuş gribi, bakteri, virüs, sel, deprem vız gelir. Biz var ya biz, ah bizi kesseler acımaz. Çayımıza radyasyon, etimize deli dana, sütümüze bilmem ne bulaştığında ölmedik. Yurt dışına satamadığımız bakteri manyağı ne varsa yurt içine sürdük, yedik, içtik, ölmedik. Kuş gribi yüzünden millet maskelerle, eldivenlerle dolaştı başka yerlerde; biz öpüşüp koklaştık yine ölmedik.
Ben bunun sırrı nedir acaba diye merak eder dururdum sonunda buldum: biz Türkler, normal insanların ölebileceği şeylerden ölmeyiz de ölünmeyecek şeyden ölürüz. Mesela; şofben zehirlenmesi. Bunun olduğu başka bir ülke daha yok sanırım. Bakınız: koca dayağı. Büyük deprem sonrasında olan bir artçı depremde yıkılan binanın altında kalmak. Olmadı mesela sokakta açılıp unutulmuş bir çukura düşmek. Trafik kuralları yerine orman kanunlarının geçtiği İstanbul'da trafiğe çıkmak. Ya da bayram seyranda tatile arabayla gitmek. Kız başına sokakta yürümeye kalkışmak. Ailenden habersiz yanlışlıkla bir adama aşık olmak. Yılbaşında Taksim'e gitmek. Maç ertesi sokağa çıkmak hatta ne sokağı, balkona çıkmak. Kendini Türk doktorlarına koşulsuz emanet etmek, gözünü alacaklarını sanırken rahmini zor kurtarmak ya da tam tersi. Polise gitmek, polise yakalanmak, polise cevap vermek, polise işi düşmek. Bir şeylere, ters giden bir şeylere karşı çıkmak, sesini çıkarmak, sesini yükseltmek, ses etmek. Elini suya sabuna değdirmek, taşın altına sokmak. Eylem sırasında eylemci olmasan da eylem alanının 500 metre çevresinde bulunmak.
İşin sırrı bu işte. Siz normalde hakkınız olduğunu ya da normal olduğunu sandığınız şeyleri yaparken anormal bir dikkat gösterirseniz hakkaten size bu ülkede hiçbir şey olmaz. Aslansınız, koçsunuz, kesseler acımaz!

11 Kasım 2011 Cuma

BARİKA'NIN ÇORAPLARI, 2.BÖLÜM



Yeni Sezon, 2. bölüm...
(unutanlar için 1.bölüm: http://barikaninkuyusu.blogspot.com/2011/10/barikanin-coraplari-yeni-sezon-1bolum.html)

Kahramanımız Barika, şüpheli şahsın da bir sevgilisi olduğunu öğrendikten ve kendi lanetine lanet okuduktan sonra hayatına kaldığı yerden devam etmeye karar vermiştir. Umutsuz iş kadını kıvamında, her neresiyse işte kaldığı yerden devam ederken, bir yandan da hala "çivi" ile görüşmektedir. Sonunda bir gece kendisini evinde ağırladığı "çivi" den çok ilginç bilgiler öğrenir. Geçmiş hayatı olaylarla dolu olan bu şahsiyetin anlattıkları bir an için ona zamanında David Copperfield gibi bir anda ortadan kaybolan "arnavut" u hatırlatmıştır. Ki "arnavut" da, aylar sonra durup dururken sosyal medya aracılığıyla kendisine hal hatır sormuş, Barika da ağzının payını nihayet verebilmiştir. Hayatına doğru adamı sokma, adamı hayatında tutma ve zamanında adam çıkarma konularında tam bir facia olan kahramanımız, en azından hayatından çıkardığı adamlara acımasız olma konusunda başarılıdır.
"çivi" den öğrendiklerinden sonra korkup kaçması gerekirken olanı biteni hiç sallamayan vurdumduymaz kahramanımız, bu boşvermişlikle valizini toplar ve Uzakdoğu'ya gider. Adını sanı bilinen ülkelerden bilinmez ülkelere uzanan bu seyahatinde kendisine eşik eden çatlak bir kanka ile beraber Uzakdoğu'nun altını üstüne getirirler. Tanıştığı (sırasıyla) bir Amerikalı, bir Fransız ve bir İtalyan ın üzerini kırmızı kalemle çizen Barika, elleri ve kalbi boş olarak (yine) yurda dönmüştür. Yurda dönüş esnasında "çivi" kendisini hava alanında karşılamak gibi bir hata yapacakken Tanrı ona ve tabi ki kahramanımıza acır ve karşılamaya gelemez. Böylece Barika, biraz daha zaman kazanmıştır. Ancak Uzakdoğu seyahati sırasında bir sürpriz olmuş ve şüpheli şahısla konuşmaya başlamıştır. Kendisine henüz isim koymamaya karar veren kahramanımız, şimdilik muhabbetten başka bir konuda eyleme geçmeyecek gibi görünmektedir.
Tüm bu karışıklık sırasında Barika, "date" in Rio'ya taşındığını öğrenir. "Copacabana Beach'te ev tuttum, hadi gel" cümlesi üzerine kafasını en yakın duvara vurup patlatmak istese de onun yerine olgunca gülümseyerek "ne iyi etmişsin" demeyi başarır. Kendisiyle gurur duyan kahramanımız, yurda döner dönmez anayurda gitmiş, bir haftalık ev-aile-eski dostlar küründen sonra nihayet kendi evine varabilmiştir. Eve döndüğünde "çivi" yi de kendi hayatında dönmüş bir vaziyette bulur ve geri çekilmeye karar verir. Bu arada şüpheli şahısla ne kadar çok ortak noktaları olduğunu öğrenmişler ve bir gün buluşmak üzere sözleşmişlerdir.
Her zamanki gibi yanlış kararlar alan ve yanlış zamanlarda yanlış adamlarla görüşen kahramanımız bu buluşmaya gidecek mi? "çivi" ile arasında olamayanlar yüzünden sıtkı sıyrılacak mı? Yoksa başından beri bildiği bu gerçekle yüzleşip onu da kırmızı kalemle silecek mi? Hiç sanmasak da, izleyip göreceğiz.

10 Kasım 2011 Perşembe

ESKİ İZMİR

Yok efendim Çin, yok efendim Bangladeş, yok efendim İzmir derken evinin yolunu unutan Barika, nihayet evine kavuştu. Merakla bekleyen ve hasret çekenlere selam olsun. Asıl bombalar “Barika’nın Çorapları” nda. Bekleyin, yeni bölüm çok yakında. Neler oldu, neler.

Neyse, şimdi gelelim “tatilde neler yaptınız” konulu kompozisyonumuzun giriş bölümüne: Çok eski ve gerçek dostlara sahip olmanın en güzel tarafı nedir biliyor musunuz; aylar sonra yeniden aynı masaya oturduğunuzda sanki en son dün akşam berabermişsiniz gibi muhabbet edebilmenizdir. Hiç kasılmadan, hiç sakınmadan, hiç düşünmeden konuşabilmenizdir. Saçma sapan şeylere gülmeniz ve kimsenin neden güldüğünüzü sorgulamayıp sizle birlikte gülmesidir. Trip denen şeyin çok gerilerde kalması, sıkıldıysanız “sıkıldım olum ben!” diyebilmeniz, canınız gitmek istiyorsa “hadi ben kaçtım” deyip masadan kalkabilmenizdir. Ne kadar içerseniz için birinin elbet sizi eve bırakacağından emin olmanızdır. Kimsenin artık kimseyi yargılamadığı ve bu sayede artık herkesin daha dürüst olduğu bir ilişkiye sahip olmanızdır. Neyi nasıl yediğinizi bildikleri için yemek siparişini sizi beklemeden vermeleri ve hazır sofraya konmanızdır. Para ya da pul denen şeyin kıymetsizleşmesidir. Tek kaş hareketi ile anlaşmanız, tek sözcükle konuyu bağlamanızdır. Erkek-kadın ilişkilerinin en doğal ve dobra şekliyle konuşulmasının mümkün olmasıdır. Kavga çıkaracak kadar sinirliyseniz birilerinin sizinle kavga etmeye hazır olmasıdır. Ya da sizin yanınızda…

Bir MFÖ konserinde, bir adamın taburesini paylaşmakla işgal etmek arasında durduğum o zaman diliminde benimle beraber Ali Desidero söyleyen sevgili Gamzemle, yeni alacağı yemek takımının rengini tartışmaktır.

Yıllar sonra yeniden Sardunya’da bira içerken kızlarla “yahu hiç tanıdık garson kalmamış burada” geyiği yapmaktır.

Zamanlama hatası yapıp caz dinlemeye gitsek de, kahkahamızdan hiç ödün vermediğimiz arsız ve gamsız bir masa olup; grubu resmen müzikten soğutmak ama buna rağmen garsonların “Perşembe de çıkıyorlar yine bekleriz” demesini sağlamaktır. Ve bu nasıl oldu bilememektir…

Yeni evli arkadaşlarının yeni evlerinde, balkonda yasemin olduğunu görüp sevinmektir.

Alsancak sokaklarında kol kola girip; “Neşeli Günler” in müziğini mırıldanarak yürümektir.

Ya saçmalamaktır işte özgürce ve içinden geldiği gibi olabilmektir! Yaptığın o korkunç Türk kahvesini içeceklerini ve içtikten sonra da kafana kakacaklarını bilmektir. Annenin elini öpmeye geldiklerinde bir olup seni çekiştirmelerini seyretmektir. Yılları saymaya kalktığında inanamamaktır. Onca yılın geçtiğine ve hepimizin artık 30 larımıza geldiğimize. Evliliklere, boşanmalara, çocuklara, kedilere köpeklere, taşınan evlere bakıp; geçen zamana inanamamaktır. Öyledir işte…


31 Ekim 2011 Pazartesi

DENİZ KENARI

Ben sorunu buldum galiba: biz seninle aynı tarafta değiliz. Daha doğrusu aynı yerden bakmıyoruz. Şöyle ki; sen bir kıyıdasın ben başka bir kıyıda. Anasını sattığımın denizi aynı deniz de işte, bakan gözler aynı değil. Sana dalgalı gelen günlerde benim içinden çıkasım gelmiyor. Sen "su çok güzel hadi gelsene" dediğinde; bana o su buz gibi geliyor. Sana boy gelen yerde ben batıyorum, bana boy gelen yer sana sığ kalıyor. Bir türlü tutturamıyoruz şu suyun derinliğini.

Bütün bunlar yüzünden çıkarıyorum çizgili bikinimi. Zaten beni şişman gösteriyor. Giyiniyorum şortumla tişörtümü, ben gidiyorum. Mevsim de kışa dönüyor zaten, artık suda oynanmaz. Sen de git, hadi boşver durma burada. O kumdan kaleyi de yarım bırakıver. Zaten yıkılacak biliyorsun. Temeli sağlam değil. Kumu kötü buranın. Suyu da bulanık. Hadi sen de git. Beraber gidelim. Ama aynı yere değil. Sen o kıyıdan geri, ben bu kıyıdan.

29 Ekim 2011 Cumartesi

13 GÜNDEN SONRA

13 gündür evden uzakta olmanın getirdiği özlem; vatan, ülke, toprak, şehir özlemi değil. Sadece ev özlemi. Evin nerede olduğu ile ilgili değil, bir evim olması ile ilgili. Kendi kendine kalabileceğim, istediğim gibi davranabileceğim bir yerim olması ile ilgili. Kaçmak istediğinde kaçabileceğim bir yerim olması ile ilgili. 8000 km ötede birden "ya ben eve gidicem diyemeyeceğine göre, bekleyeceksin. Ama dedim ya, mesele o evin nerede olduğu değil. Evim Zimbabwe de olsa yine aynı duyguyla gideceğim çünkü.
13 günde bir tek bunu öğrenmedik tabi, o kadar da kısır ve kıt değiliz Allaha şükür! Pervaneli uçaklar, sandığınız kadar korkunç değil, mesela bunu öğrendim. Sadece kalkarken ve inerken biraz daha fazla sarsılıyorsunuz bir de uçak, rotaya oturana kadar o pervane dünyanın gürültüsünü çıkarıyor ama o kadar. Ha, yağmurlu havada daha fantastik olabilir ama onu (henüz) yaşamadık.
13 günde toplamda 3 ülke, 6 şehir değiştirdikten sonra bir şey daha öğrendim ki; biz Türkler her yerdeyiz, bu Amerikalıların hepsi egoist ve kibirli, İtalyan erkekleri hakikaten çok sırnaşık, Fransızlar tarz sahibi, İrlandalılar can, Bengalliler kardeşimiz, Çinliler de gayet hödük! Ama ben eskiden Çinliymişim. Bir önceki hayatımda öyleymişim kesin de ben geliştirilmiş versiyonum. Yani hödüklük kısmını geliştirip daha bir insan olmuşum. Gel gör ki bağırarak konuşma ve asla yön bulamama, yer tarif edememe gibi özellikler kalmış; aynen devam.
13 günden sonra özleyebiliyorsunuz insanları. Özlemeniz gerekmeyenleri bile. Özlememeniz gerekenleri bile. Özleyeceğinizi hiç düşünmediklerinizi bile. Ve bazıları ise aklınıza dahi gelmiyor. Valla ya, çok acayip!
Ha bir de 30 derece havada nezle olabilirmişim. Bak şimdi! Ben İstanbul da (-) derecelerde olmamışım, bu ne ki şimdi?