gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2015 Perşembe

BARİKA ASYA'DA (BÖLÜM 2)

2.Bölüm... (kaçıranlar ve hatırlamak isteyenler için 1.bölüm: http://barikaninkuyusu.blogspot.com.tr/2015/10/barika-asyada-bolum-1.html )

Perhentian Adası'ndan tekrar (daha az sallantılı) bir motor-tekne yolculuğu ile Kota Bharu'ya dönüş, (havlularınızı ve tv kumandasını resepsiyonda kucağınıza verdikleri, tek gecelik, kullan-at tarzı bir otelde) bir gece konaklama, yeniden Kuala Lumpur Havaalanı'na uçuş (tüm tatilin mihenk taşı mübarek!) ve Siem Reap uçuşu.

 Kamboçya, Siem Reap... Kamboçya'nın geri kalanı ile ilgili bir fikrim yok (henüz) ama Siem Reap, 180.000 kişilik nüfusu ile Angkor tapınakları sayesinde kurulmuş bir turizm şehri. Her şey turizm üzerine. O kadar ki bütün o çok turist alan beldelerin arsızlığı var üzerinde. "One dollar" çocukları etrafınızı sardı mı kaçmanız zorlaşıyor. Ama o çocuklara bakarken Angelina Jolie'nin neden zırt pırt buradan çocuk evlat edindiğini anlayabiliyorsunuz; o kadar güzeller ki...

Bahsi geçen Angkor, 9.yy dan 15.yy civarına kadar hüküm süren Khmer İmparatorluğu'na ait bir şehir. Hinduizmi benimseyen bu arkadaşlar buna adanmış bir sürü muhteşem tapınak inşa etmişler. En önemlilerinden bazıları dünyada inşa edilmiş en büyük dini yapılardan biri kabul edilen Angkor Vat, üzerinde "Asya'nın Mona Lisa'sı" kabul edilen gülümsemesi ile kral (ayrıca tek Budist kral) Jayavarman'ın yüzünün figürlerinin her yanda olduğu (aynı zamanda megaloman) Bayon, Tomb Rider filminde Lara Croft ablamızın ceylan gibi sektiği Ta Prohm sayılabilir sanırım. Sonra, yani 15.yy dan sonra Budistler gelip bizim Ayasofya'yı iki minare dikip camiye çevirmemiz gibi Buddha heykelleri dikip tapınakları Budist tapınağına çevirmişler. Yani mesele dinlerle değil insanlarla ilgili...


Tapınakların ne kadar etkileyici olduğunu anlatmama gerek yok. Unesco korumaya almış, antik dönem harikalarının hepsi yıkıldığı için (Keops piramidi hariç)  2007'de halk oylaması ile seçilen (ama resmi olarak tanınmayan) dünyanın yeni yedi harikasında finale kalmış (nasıl yani diyen arkadaşlar için: https://tr.wikipedia.org/wiki/D%C3%BCnyan%C4%B1n_Yeni_Yedi_Harikas%C4%B1), mimarisi şahsen benim daha önce gördüğüm hiçbir tapınağa benzemeyen bu yapıtları allayıp pullamama ihtiyaçları yok bence.
 
Söylemem lazım ki bu ülkede benim için her şey çok farklıydı. İnsanlar, şehirler, yapılar hatta ağaçlar. Ağaç derken; Jack ve Fasulye Sırığı'ndan fırlamış gibi metrelerce, on metrelerce uzayan kocaman dev ağaçlar, tek değil onlarca gövdesi var gibi görünen ağaçlar, yılan gibi kıvrılan, içine Ikea'dan oda döşeyebileceğiniz kovukları olan ağaçlar...
Yeşilin yüzlerce çeşidi, hayvanın tuhaf bir sürü çeşidi hepsi bir arada ve tam gözünüzün önünde. Bir de bulutların yere bu kadar yakın olduğu başka bir yer görmemiştim. Sanki dokunabilecekmişsiniz kadar aşağıdalar ve kocamanlar!


Kaldığımız yerde bu sefer 5 yıldıza terfi ettik ve tabi ki keyfini çıkardık. Sabahtan öğlene kadar kan ter içinde tapınakları gezdikten sonra öğleden sonraları koşarak havuza girip kokteyl içerek sosyal travma yaşattık kendimize.

Gelelim geceler ve cemiyet hayatına... Gecelerden önce Siem Reap'e yerleşmek için kendime bulduğum onlarca nedenden birini paylaşmak istiyorum: biranın elli sent olması. Ciddiyim, sudan ucuz deyiminin gerçek anlamını bulduğu bu yerde yaşamayıp nerede yaşayayım! Şehirde güzel restoranlar var. Lokal mutfağın yanında (ki bence denenebilir, noodle ve sebzeleri şansı hak ediyor) ortalık yabancı turist dolu olduğu için İtalyan, Meksika vs dünya mutfağından da bir sürü örnek bulabilirsiniz. Night Market denilen gece pazarına (tam çeviri) giderseniz size 100 denen şeyi bir 30'a almadan çıkmayın; raconu böyle.
Eğlenceye gelince adından ne olduğunu anlayabileceğiniz bir Bar Street mevcut. Bu sokağı karşılıklı konumlanmış iki bar domine ediyor. Ama asıl hikaye bu barlarda da değil; sokakta. İçkinin, otun böceğin, çalan müziğin etkisiyle ipini koparan dans etmek için kendini sokağa atıyor (hatta kapının ağzındaki masada oturduğumuz için olacak geçerken beni de kolumdan tutup almayı ihmal etmediler) ve bu dans eden (ve ettiğini sanan) arkadaşların çember olup yaptığı dans atışmalarından ötürü her akşam küçük bir Step Up çevriliyor. Bu arada içlerinde 12 yaşlarında, elinde bir sepetle bileklik satan yerli bir kız çocuğu vardı ki görmelisiniz! Ben hayatımda öyle ayak kullanımı, öyle ritim takibi görmedim. O kadar dans ettiğini sanan adamın arasında o öyle nurlu bir ışık gibi parlıyordu diyeceğim ve biraz edebi abartıya kaçmış olacağım ama ciddiyim. Zaten bi o kıza bi de bana bakınca bizim ülkedeki Yetenek Sizsiniz'i neden bir köpek kazandı anlıyorsunuz.
Bu Asya ülkelerinde genel midir bilmiyorum ama kokteyl denen zıkkımlarda gerçekten alkolden kısmıyorlar aklınızda olsun. Bizdeki gibi Long Island'ın yarısını kola ile yapmıyorlar, dikkat edin, nefesiniz kesilir valla içerken! Bir de kavun kadar bardakta getiriyorlar, hepten saçmalık!

Bu memlekette ilgili son olarak anlatacağım bir şey daha var: başta da belirttiğim gibi Siem Reap tamamen tapınaklar sayesinde var olan daha doğrusu tamamen turizm sayesinde var olan bir şehir. Onun dışında yapabilecekleri fazla bir şey yok. Zaten daha uçak inerken görüyorsunuz, kuru toprak diye bir şey yok ki bir şey yetişsin. Her yer su veya bataklık. Bu durumda yetişebilen iki şey var: pirinç ve balık. Asya'nın en büyük tatlı su kaynaklarından sayılan Tonle Sap Gölü üzerinde 1997'de Unesco tarafından biyo-çeşitliliği nedeniyle korumaya alınan bir yüzen köy var: Chong Kneas. Doğal güzelliği tartışılmaz ve insanın aklına "burada nasıl yaşanır" sorusunu her 30 saniyede bir getiren bir de yaşam tarzı var. Suyun üzerinde evler, kayıktan bakkallar, vs... Her şey yüzüyor!


 Beklediğiniz "ama" yı burada koyayım (Aysun'un hah dediği yere geldik): Ama turizm arsızlığı mı gerçekten yardım ve bağışla yürütülen düzene katkı için mi olduğunu bilmediğiniz organizasyonlar var. Size okulları gezdirip zor durumdaki çocukları anlatarak 50 kilo pirinç almanızı sağlamak gibi. Aldık mı, aldık. Vicdanımız rahat, biz çocuklar yesin diye aldık. Ha orada bir pirinç mafyası varsa bu artık onların vebali, ne yapalım. Demem o ki, evet, hayat zaten zor orada, buna şüphe yok (senenin belli dönemlerinde yağmur ve sel nedeniyle normalde 2700 km2 olan göl 16.000 km2 oluyormuş; durumu siz hesap edin işte) ama ikircikleniyorsunuz da...Belki sadece bir Türkler ikircikleniyoruzdur, neticede "şark kurnazlığı" diye bir ekolden geliyoruz.

Güzeller güzeli Siem Reap de özetle bu kadar. Bitti mi? Hayır. Buradan gezimizin son durağı, mihenk taşı, canımızın içi Kuala Lumpur'a (yine!) geçiyoruz.

Devamı yakında...

Not: daha fazla fotoğraf için instagram diye bi'şey var : elvan_tuncer
 

31 Mart 2014 Pazartesi

SULTAN SÜLEYMAN



Ah be annem be, ah be annem...

Gaza boğulduk, coplandık, tutuklandık, yerlerde sürüklendik ama dedik ki susmamak lazım, bağırmak lazım. Neden mi? Çünkü bu ülke, bu halk daha özgür daha normal bir hayatı hak ediyor. Ve gerekiyorsa bunun için savaşmak lazım.

Ah be annem be, ne pis yanılmışız!

Kimsenin daha özgür ya da daha normal bir hayat istediği yokmuş ki... Herkes halinden memnunmuş, hem de ziyadesiyle. Ceplerinden alınan paraların, önlerinden alınan rızıklarının, ellerinden alınan geleceklerinin bir önemi yokmuş. Bugün yarın savaşa girecek olmak, bu yüzden çoluğundan çocuğundan olabilecek olmak umurlarında değilmiş.

Çünkü binlerce yıllık İslamiyet'in ne hikmetse tek bir adamın koruması altında olduğuna, o giderse töbe haşa koskoca dinin bu topraklardan silineceğine inanmışlar; ve tek önemli şey de buymuş. Öyle ki o adam hırsızlığı yedi cihandan duyulmuş oğlunu elinden tutup balkonda kendilerine gösterdiğinde avuçları patlarcasına alkışlamışlar. Aynı adam aynı balkondan "savaş!" naraları attığında alkışlamışlar. Alkışladılar...

Ah be annem, hiç bir cop o alkışlar kadar canımızı yakmadı bence. Hırsız var, katil var yetişin dediğimiz yerde alkışa tuttular ya...
Bunca zamandır yitirmediğimiz umudumuzun dibine kibrit suyu döktüler ya...

Ama ben hep inandım, hep inanacağım. Az da olsak var olduğumuz sürece...

"Bu dünya ne sana ne de bana kalmaz; Sultan Süleyman'a kalmadı böyle hiçbir kitap yazmaz"
 

21 Ocak 2014 Salı

BİZ DÖNELİM DE...



Suriye'de olup bitenlere "aman ya" diyecek insan tanımıyorum. Sonuçta etrafımda ilişki kurduğum herkesin "insan" olduğuna inandığım için... Savaş suçları konusunda fikir birliğimiz her zaman var ama asla hareket birliğimiz olmadı. Çıkarlar hep ön plandaydı. Nitekim bugün de bu savaşın üzerinden rant ve oy kazanmak için elinden geleni ardına koymuyor birileri.

De benim diyeceğim bu da değil...
İlk taşı günahsız olan atsın der o hikayede hani, o hesap, "ey ahali!" demezler mi adama, "sen kendi suçlarına baktın mı ki bize geliyorsun?"
Biz kendi günahlarımızın bedelini ödedik mi de başkasının günahlarına kefil oluyoruz?
Nasıl oluyor da bu kadar iki yüzlü olabiliyor(sunuz)uz?

14'ünde gaz fişeği ile başından vurulup 7 aydır, evet tam 7 aydır uyuyan Berkin'in, Çanakkale'de yere yazı yazdı diye 6 yıl hapisle yargılanan 13 yaşındaki çocuğun (bas baya çocuk yahu!), 12'sinde evlendirip 14'ünde öldürdüğümüz Kader'in suçu bu ülkede yaşamaları mı? Onlara yapılanların suç sayılabilmesi için Suriye'ye mi taşınmaları lazım?

Arakan'a yardım diye çırpınanlara sorayım Van'da hala konteynerde yaşayan aileler onlardan daha mı refah içinde yaşıyor? Orada üşüyen çocukların canı hakikaten patlıcan mı?

Ah biz bunca iki yüzlülüğü, bunca vicdansızlığı bir de din kisvesi altında yapıyoruz ya; ne diyeyim? Merhamet denen şey bu kadar mı çıkar kavgasının arasında kalmış?

Bugün sayelerinde tüm zamanların en önemli kelimelerinin içi bir bir boşalırken şimdi de vicdan gidiyor elden, hakkaniyet gidiyor...

Ah biz ne zaman adam olduk da birilerine adam olsunlar diye atar yapıyoruz. Demezler mi sen dön de...

not: foto şu siteden alınmıştır. http://www.fotoritimdergi.com/tulin-dizdaroglu-anadolu-kadini-guncesi-10-anne-çocuklar
 

5 Ağustos 2013 Pazartesi

ÂMÂ



Adam öldürmek bir suçtur!

Ama orantısız direniş vardı, ama o da polisi tahrik etti, ama çocuk başına sokakta eylem için ne işi vardı, ama uslu uslu evinde otursaydı böyle olmazdı...

Tecavüz bir suçtur!

Ama onun da o saatte sokakta ne işi vardı, ama o ,üzerindeki kıyafetle normaldi, ama o da çok direnmemiş zaten, ama onun yaşı büyükmüş ki...

Katliam bir suçtur!

Ama onlar Kürttü, ama onlar Suriyeliydi, ama onlar Mısırlıydı, ama onlar Ermeniydi, ama onlar Türktü...

Herkes adalet önünde eşittir!

Ama onlar daha önceden bunları yapmıştı, ama onlar daha önceden çok başkaydı, ama onlar bunlardan yanaydı, ama onlar...

"Adalet, hak, hukuk, eşitlik ama" ile başlayan cümlelerdeki "ama" lar bizi bu hale getirdi. Gezi'ye kadar biz hep "haklı olabilirler ama..." cıydık; şimdi "haklılar çünkü" ve "hepimiz eşitiz". Aramızda "ama" değil olsa olsa "ve, ile, beraber, birlikte, hatta" lar olabilir. "Ama" lar yüzünden âmâ olduğumuz günlerin bittiğine inanıyorum. Kocaman açın gözlerinizi, kocaman! Ve artık kimse için kaçırmayın, kapatmayın...

12 Temmuz 2013 Cuma

ON DOKUZ



Benim bir erkek kardeşim var. Kardeşim yaşında arkadaşlarım var. Kuzenlerim var. Kardeşimin arkadaşları var. İnsanları yaşlarıyla yargılamayı ben kendim bizzat 30 yaşıma girince bırakmıştım ama şimdi yeniden başlıyorum çünkü 19 yaşında ölünmez!

19 yaşımda üniversitedeydim. Ege'de. Hava hep güzel, yerler çimenlik. O çimenlere uzanarak geçirirdik vaktimizi. Su savaşları meşhurdur Ege'nin. Kipa yeni açılmıştı, nevaleleri alıp bahçesinde yer içerdik. Bornova'ya giderdik, Küçük Park'a, havuzun oraya. Fıskiyelerin anlamı sadece buydu.

Kardeşim 19 yaşındayken üniversitedeydi. 9 Eylül'de, Buca'da her yeri rüzgar alan bir kampüste okuyordu. Diğer çocuklarla toplanıp PS oynuyorlardı. Araba kullanmaya çok fena hevesi vardı.

Can dostum 19 yaşındayken üniversitedeydi. Balıkesir'de, önce yurtta kalıyordu sonra arkadaşlarıyla eve çıktı. Kendi başına ev sorumluluğu almayı öğreniyordu.

Ali İsmail Korkmaz 19 yaşındayken üniversitedeydi. Eskişehir'de okuyordu. Gezi eylemlerine katılmıştı çünkü özgürlük denen şeyin kıymetini öğreniyordu. Eli sopalı birileri tarafından dövülüp bir sokakta bırakıldı. Güç bela gittiği hastane onu tedavi etmedi. İkinci hastaneye götürüldüğünde çoktan hasar almış olan vücudu daha fazla dayanamadı ve öldü.

PS oynar mıydı, ev arkadaşı var mıydı, araba kullanır mıydı, çimlere uzanır mıydı, mezuniyetinde ne giyecekti, kız arkadaşı var mıydı; bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey var o da Ali İsmail Korkmaz'ı kimin öldürdüğü.





17 Haziran 2013 Pazartesi

ZEHİR GİBİYİZ MAŞALLAH




Sessizliğim asaletimden falan değil, ne yazacağımı bilemememden... Günlerdir o kadar çok şey okudum, izledim, dinledim, gördüm, duydum ki; zaten azcık olan hafızam da doldu taştı. Şu andan itibaren adımı hatırlamakta bile zorlanabilirim. Olsun. Yeter ki gördüklerimi unutmayayım, yaşadıklarımı, yaşadıklarımızı unutmayalım. Adımızı hatırlamasak ta olur. Hem zaten artık "biz" olmadık mı?

Hem zaten ne güzel insanlar ne güzel şeyler yazıyor. (Kuzen #obsesifmakinist de bu listede.) Bahsettiğim tabi ki köşe yazarları veya gzeteciler değil. Onların çoğu ya ellerinde yabalar, sopalarla cadı avına çıkan Ortaçağ Avrupası'nın fertleri gibi, önüne gelene saldırmakta ya da  pencereden baktıklarında bu ülkenin sokaklarından ziyade mavi bir ekran gördükleri için tuhaf şeyler icat etmekteler. Asıl sosyal medyada ve sokaklarda onlarca zeka, pırıltılarını çakmak çakmak parlatıyor.
İşte zaten okuyanlarla, okuduklarımızla başladı her şey... Zekanın orantısızı olur mu bilmem ama bize senden zeki olana saygı gösterip lafına hürmet etmek en azından bir dinlemek gerektiği öğretildi.

Bugünler benim için fiziksel açılmaların, kollarda bacaklarda kas geliştirecek hareketler yapmanın, boğaz-göz-burun ne kadar kanal varsa temizleyecek kimyasallarla tanışmanın dışında bambaşka bir kapı açıyor: öğrenmenin kapısını.

Kelimeler, sözcükler, terimler, ideolojiler, fraksiyonlar, bayraklar, flamalar, kısaltmalar, uzatmalar, anayasa maddeleri, haklar-özgürlükler, gözaltı süreleri, barolar, yazarlar, çizerler, partiler, liderler, bakanlar, bürokratlar... (Bu arada dün bir türlü hatırlayamadığımız isim Recai Kutan'dı)

Kısa zaman önce yakın tarihimiz özellikle de siyasi tarihimiz hakkında raflarda okuyacak kitap arayarak telef olurken, bir gün yazılmakta olan bir tarihin içinde kalacağımı kim bilebilirdi ki? Benim oldum olası öngörüsüz bir kul olduğum zaten bilinir. Benim ayağa kalkabileceğimizi, sesimizin çıkabileceğini, "bir dakika n'oluyo ya" diyebileceğimizi hiç düşünmediğim bir zamanda oldu olanlar. Ve bu olanlar bende her şeyin üstüne bir de şunları yarattı: Ben, birey olarak durduğum yerin zeminini yeterince güçlü ördüm mü? Neyi ne kadar biliyorum? Hatta ne biliyorum?

Birebir yaşayarak görüyoruz ki, elimizdeki bilgi tam ve doğru değilse asparagas bir bikinili ünlü haberi kadar değeri var. Elimizdekiler, onları dayandıracağımız güvenilir bir kaynak yoksa kafa karıştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Eskiden sadece ansiklopedilerimiz varken şimdi dört tarafımız bilgi kaynağı. Eline klavye geçiren yazıyor. Bu durumda da bugün çok yararlı olan su kabağı, yarın çok zararlı olabiliyor bünyemize. O yüzden bir haber ya da bilgiyi en az sekiz kaynaktan okumadan ve en az sekiz sağlam yerden teyit etmeden ciddiye almıyorum. Alamıyorum. Aramızda hala elinde elma şekeri ile bizi inşaata çekmeye çalışan sapık kafalar dolaşıyor. Ve ben bu öcü hikaye ile büyümüş bir neslin çocuğu olarak; bu belirsiz şahsiyetlerin zikrettiklerindense; Nuri Alço'ya daha çok güveniyorum.

Demem o ki; şimdi işleri sağlama alma zamanıdır. Kendimizi. Bilgimizi. Gördük ki biz bildiklerimizle, öğrendiklerimizle ve birbirimize ilettiklerimizle güçlüyüz. İşin bu kısmını da es geçmeyin diye dedim. Yoksa maşallah herkes zehir, zehir...