21 Haziran 2010 Pazartesi

HASTANE GÜNLÜĞÜ (1)

Hastane, 20 Nisan
Sevgili Suzi,
Bugün, seni buraya yani bu hastaneye getirişimizin sekizinci günü. Sekiz gün önce, freni patlamış ve ters yöne girmiş bir kamyon, senin o, iki sene boyunca para biriktirerek aldığın küçük kırmızı arabanın üzerinden geçti.
O sabah telefonum çaldığında, elimde bir fincan kahve, önümde yığılı dosyalarla ofisteki masamda oturuyordum. Aykut, senin bir kaza geçirdiğini ve hastanede olduğunu söylediğinde o bir fincan kahve, o bir masa dolusu dosyanın üzerine dökülüverdi. Sonrasında kurduğu cümleleri duymadım bile. Elimde telefon ayakta dikildim bir süre. Neden sonra algım birden açılıverdi. Aykut, çaresizliğini ele veren o ses tonunu mümkün olduğunca kontrol etmeye çalışarak bana hastaneye gelmemi söylüyordu. Sırf beni rahatlatmak için önemli bir şeyin olmadığını söylemişti ama ben hastaneye vardığımda seni o, saatlerce sürecek ameliyata almışlardı bile.
Acil servisin kapısından koşarak içeri girdim. Aykut, duvar dibinde ki bir bankta, başını ellerinin arasına almış, ileri geri sallanır halde oturuyordu. Beni fark edince ayağa fırladı, sadece “Nerede?” diye sordum. “Ameliyata aldılar” dedi. Az önce Aykut’un oturduğu banka bu kez ben çöktüm. Çantamı omzumdan indirip yer e bıraktım. Ne yapacağımı, ne düşüneceğimi bilmiyordum. Çünkü hala tam olarak anlayamamıştım. Gerçekten içeride ameliyata aldıkları sen miydin? Ben gerçekten bu yüzden mi bu hastaneydim? Aykut da yanıma oturdu. Yüzümü ona çeviremeden “Nasıl olmuş?” dedim. “Bir kamyon, ters yöne girmiş ve sanırım frenleri patlakmış. Suzan da kaçamamış. Kamyon, arabasını resmen biçip geçmiş. Sonra başka bir otomobile daha çarpıp onu sürüklemiş. En sonda bir kamyona çarpıp durabilmiş” dedi. O konuşurken ben tüm bu görüntüleri gözümün önünde canlandırabiliyordum. Ağır çekimde kamyonun seni n arabana çarpışını, sonra başka bir arabayı sürükleyişini, hepsini. Başımı iki yana sallayıp gözlerimi kırpıştırdım. Hayal gücünün böyle zamanlarda insana yaradan çok zararı oluyordu.
Sonra ki üç saat boyunca hiç konuşmadık. İkimizinde söyleyecek bir şeyi yoktu. Tek yapabildiğimiz beklemekti. Birilerinin o ameliyattan çıkıp bize bir şeyler söylemesini beklemekti. Ve bu bir üç saati daha aldı. Sonunda doktorun Tuna bey –ki o zaman henüz onu tanımıyordum- ameliyathaneden çıkıp yanımıza geldi. Kafasından çıkardığı bonesi elindeydi ve yeşil önlüğünün üzerinde kan izleri vardı. Senindi, biliyordum, senin kanındı. Midem bulanmıştı, elimle ağzımı kapadım. Tuna bey, Aykutla benim önümde durdu, ikimize birden baktı ve sonra Aykut’a dönüp:
- Nişanlınız çok ağır yaralanmış. Biz elimizden geleni yaptık ama henüz hayati tehlikeyi atlatmış değil. Hala komada. Onu yoğun bakım alıyoruz. Durumunu sürekli takip edeceğiz ama şu anda beklemekten başka yapılacak bir şey yok, dedi.
Hiçbir şey anlamamıştım. Şimdi sen iyileşiyor muydun, iyileşmiyor muydun? Yaşayacak mıydın, ölecek miydin? Dayanamayıp atladım:
- Ne demek şimdi bu?
Doktorun, tek kaşını kaldırıp bana baktı:
- Siz kimsiniz?
Tam ben ağzımı açmıştım ki Aykut araya girdi:
- Arkadaşımız. Peki doktor bey, yapılacak bir şey yok mu yani şimdi?
- Dediğim gibi şu an için sadece bekleyeceğiz. Bir şey söylemek için çok erken. Ama, siz yinede her şeye hazırlıklı olun.
Bu son cümle, ortamıza daha doğrusu tam benim üzerime bir kaya gibi düştü. Ne demekti “siz yine de her şeye hazırlıklı olun”? Ben o sinirle tam doktora bağırmak üzereydim ki adamın çoktan arkasını dönüp gittiğini fark ettim. Doktorlardan oldum olası pek hoşlanmam bilirsin, senin doktorundan da o anda gerçekten nefret etmiştim. Bizi orada öylece elimizde bir hiçle bırakmıştı.
İşte o gün seni yoğun bakıma yani bu odaya aldılar. O zamandan beri de buradasın. Aykut, bütün tanıdıklarını araya sokup sana özel bir oda ayarlanmasını sağladı. Tek oda arkadaşın benim şu anda. İkimiz yalnızız. Ah tabi bir de çiçeklerin var. Zaman içinde solanları attım ama merak etme hepsinin resmini çektim ve kartlarını da başucunda ki komodinin çekmecesine koydum. Saksı çiçeği olanları evine götürdüm. Gülleri de kurutuyorum. Kimler çiçek gönderdi, görsen inanamazsın. Seni görmek isteyenler de o kadar çok ki ama kimseye izin vermiyorlar. Aykut da her akşam işten çıkınca uğruyor. Ah Suzi, görsen o kadar kötü durumda ki… Bir haftada gözlerimin önünde çöktü çocuk. Doğru dürüst yemek de yemiyor, sanırım üç dört kilo verdi. Kızma bana ne olur, valla her gün kafasını ütülüyorum bunun için ama işte, çok üstüne gitmek de istemiyorum açıkçası.
Dürüst olmak gerekirse sen de pek iyi görünmüyorsun. Hani Matrix te Neo nun yeniden doğduğu sahne vardı ya, tıpkı onun gibisin; her yerinde kablolar ve hortumlar var. Ve bağlı olduğun şu makine; o “dıt dıt” sesi sanki kafamın içinde ötüyor. Sinir oluyorum. Senin burada böylece yatmana da sinir oluyorum! Sen bu değilsin Suzi, böylece yatıp kalamazsın. Sen, iki gün evde kalsan, iki gün fazladan tatil yapsan sıkıntıdan patlarsın. Seni birazcık tanıyorsam en kısa zamanda gözlerini açarsın. Birazdan ilaçlarını kontrol etmeye gelecekler. Onlar gidince yazmaya devam ederim…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme