19 Ocak 2012 Perşembe

SABAH ÇAYI



Elimizin kolumuzun rahat durmadığı ya da duramadığı durumlar vardır. Zaten rahat dursun da istemediğimiz. İstemediğim. Anasını sattığımın durumları genelde bir yere bağlanmaz bende ya da daha doğrusu ben bağlayamam ama işte… Bağlayamam çünkü bir şeyi bir yere bağlamak için bir ucunun olması gerekir. Zaten ucu kaçmış bir şeyi nereye bağlayayım ki ben? Ya da nasıl bağlayayım?
Uyandığınızda bir önceki gecenin gerçek mi yoksa rüya mı olduğundan emin olamadığınız sabahlar vardır. Uykunun üzerinden geçip etkisini azaltamayacağı hiçbir şey yoktur. Zaten bazı şeylerin eskisi kadar etkisi yoktur. Eskisi derken… Ya bir şey eskisi gibi mi değil mi diye karşılaştıracak durumda olmak bile başlı başına aslında bir şey değişmedi demenin başka bir yolu olsa gerek. Ama yok, değişebiliyor. Önceki sefer ne hale geldiğinizin resmi hala kafanızda netse, bu yeni polaroid resmi sallayıp, netliği otursun diye beklerken daha biliyorsunuz. Kafanızı yastığa koyduğunuzda biliyorsunuz. Uyandığınızda biliyorsunuz. Sabah gözünüzü açtığınızda üzerinizde oturan o gergedan yoksa; işte, resim başka bak, gördün m.
Zapt edilmesi gereken şeyler vardır. Bacaklarınız titreyebilir ama önemli olan sesiniz titremesin. Hayır diyebilme gücü vardır ki içinden evet diye bağırıyor olabilirsin; o ayrı mevzudur. Doğru olan “hayır” dır. Lanet olsun dostum, “doğru olan” diye bir şey yoktur! Bir otel odası pişmanlığının saçma anısı gibidir hepsi. Aynıdır, benzerdir sadece öznesi farklıdır. O otel odasının pişmanlığının üzerinden 3 yıl geçmiştir ama gel gör ki bir şey değişmemiştir. Zaman makinesi olsa Belfast’a geri dönersin mesela.
Çok acayiptir birine “kal” demek ve buna rağmen yahut buna karşılık onun gitmesini izlemek. Çok acayiptir istenmediğini hissetmek, ne hissetmesi lan, bas baya bilmek. Çok acayiptir “şanslar kimseciklere verilmiyor zaten” diye kendini avuturken başkalarına verilebildiğini görmek. Çok acayiptir işte acayip bir şekilde sürekli kendini tekrarlamak. İyi insan, doğru insan, güzel insan yahut azıcık da olsa insan olduğun için neredeyse cezalandırılmak, çok acayiptir.
Çok yanlıştı yaptığım o zaman; iki sene önce “geri dön ve yarım bıraktığın işi bitir” demem çok yanlıştı. Neyse ki dönüp de… Ya yok işte, dönseydi o anda, o dakikada doğru olan o olacaktı. Zaten “doğru olan” odur galiba. Genelde ki yansıması değil, anda ki yansıması. O anda doğru hissettiriyorsa doğrudur. Gerisini ne yapayım? Kendi kendime sürekli “aferin, yapmadın, madalya alacaksın” hikayesi yazmaktansa; “yedin bi halt aferin ama ne yapalım yedin işte, afiyet bal şeker olsun, oh keyfine değsin” demek daha iyi olabilir. Kolay demedim, iyi dedim.
Ciddiyim ben, artık uğraşamayacağım derken. Bir kere bile benden önce birisi risk alıp elini uzatırsa ne ala. Ay böyle konuşuyorum ya duyanda çatlak değilim sanacak. Çatlarım lan! Çatlarım o anda içimden geçeni hop diye kucağına atmazsam karşımdakinin. Nur topu gibi bir saçmalığın ortasında kalırız sonra böyle, el elde baş başta.
Bir de… Bir de Allah bu hafızaların hepsinin belasını, tövbe tövbe… Koku hafızası. Kimseye sıkı sıkı sarılma, kokusu üzerine yapışır. Kendini buza yatırasın gelir, dışarıda hava 0 derece, kaldırımda kar, buz olmuş. S.tir et de içine çek bari. Onu da al, hop, kasaya koy. Her şey kıymetli senin için, ah ulan, seni bu “kıymetlimiz”ler yakacak sonunda. Çöp evde yaşayan kadınlar gibi olacaksın.

Saat sabahın 8’i ve bu sabah çay, acı. Valla. Fazla mı demlenmiş ne. Ayrıca hayır, uykum yok. Başta vardı biraz ama kaçtı. Kaçtı gitti. Kaçsın bakalım. Keyfi bilir. Kendi bilir. Aslında bilmiyor. Bilse kaçmazdı. Uyku diyorum, bilse kaçmazdı.

15 Ocak 2012 Pazar

ŞARAP KAFASI



 Benim gibi beceriksizleri dikkate alıp şarap şişelerini de "çevir-aç" yapmalılar. Çok ciddiyim. Ben tirbüşon kullanamam. Evde var mı derseniz bir tane var. Tabi ben bir yerlere tıkmadıysam ki o da inanılmaz antika benim için. Kıyıpta atamıyorum. Ta benim çocukluğumdan falan kalma, nereden baksanız en az 25 yıllıktır. İzmir'de ki evden arakayıp getimiştim ama mümkün değil  kullanamıyorum. Dedim ya ben zaten tirbüşon kullanamıyorum. Böyle o şarap şişesi sanki elimden fırt diye kayıverecek ve ben o sarmal demiri hart diye bacağıma falan saplayacakmışım gibi geliyor. Hani yapmayacağım şey de değil. Olmadı mantarı şişenin içine sokabilirim. Ya zamanında benim, şişenin ağzını kırmışlığım var ya, daha ne olsun. İçinden mantar ya da cam kırığı çıkmadan şarap içebilmemin tek yolu (başkası açmıyorsa o şişeyi) kapaklı bir şeyler olması işte.

Benim öyle ahkam kesecek bir şarap kültürüm yoktur. Ah o degüstatörlere hayranım. Hani şarap kadehini (ki tombalak olanlara ayrıca bayılırım) böyle dibinde azıcık şarapla sağa sola çalkalayıp, bir nefes koklarlar. Sonra bir yudum alıp neymiş işte damaklarında gezdirip aromasını anlatırlar. Aklım almıyor ki benim içinde çam mı varmış meşe mi? Merlot, Cabarnet, Sauvignon, Köpek öldüren falan arasında kalırsam damağıma yatanı seçerim işte. Ha bana sorarsanız beyazı kırmızıdan daha çok severim, o ayrı.

Fransız Öpücüğü filminde (hastasıyım! ah çok oldu izlemeyeli ya, bir indirmeli izlemeli bir akşam) Luc'un Kate' e gösterdiği bir şarap tadım çantası vardır. İçinde bin türlü ottan bitkiden parçalar olan bir çanta. Ona önce o bitkileri koklatır, sonra şarabı. Böylece Kate, şarabın içinde nelerin aroması var, bir çırpıda anlar. O Kate ki peynir yemekten trende kusalı daha bir kaç saat olmuştur. Keramet Luc te midir, Luc'un çantasında mı?
En iyi 5 öpüşme sahnesi sırlaması yaparsam bu filmin finalinde ki öpüşme sahnesi kesinlikle bu ilk 5 tedir. Kalan 4 tane için ayrıca konuşalım. Valla çok zevkli konu ama hatırlatın bana, unuturum. Zira unuttum ben öpüşme.... aman neyse, konumuz bu değildi. Konu şarap olunca kafa da dağıldı tabi.

Bir de şey kaldı, neresiydi, ha Bozcaada. Gidip bi içelim bakalım şaraplarını, neymiş. Yaz için planlar dahiline almakta fayda var sanırım. Eh hadi bakalım, hayırlısı.

13 Ocak 2012 Cuma

LİSTE

Yapmak isteyip bir türlü vakit ayıramamaktan yapamadığım ve hakkında üzüldüğüm şeyler listesi:


- Bir yerlerde rakı-balık, o kadar. Yer, zaman, mekan o bu önemli değil. (Ya şu bir yerlerde kısmının bir de yaz versiyonu var ki yıllardır içimde uhdedir. Hani filmlerde olur ya, böyle salaş, 3-4 masalı, deniz kenarında bir yer olsa. Ayağımı uzattığımda suya değse falan. Var ya herhalde sabaha kadar otururum ben orada. Sabaha karşı hafiften serinleyince hava bir şal atarım omzuma. Baya havalı oldu bak.)

- Tren yolculuğu. Takıldım kaldım buna aylardır. Ezikböcek hala Ankara’da yerleşikken gidebilirim aslında. Hatta bir de yemekli vagon olur. Böyle dışarı baka baka çay çorba içeriz. (rejimdeyim diye midir nedir sürekli bir yeme-içme hayalidir gidiyor) Çocukken o kadar çok binerdik ki. Zonguldak’ta büyüdük tabi; her yere tren var. Sallana sallana giderdik. Kondüktörlerin zımba gibi bir şeyle deldikleri yeşil biletler çıkardı ceplerimden. En son İspanya’da binmiştik ama o sayılmaz.

- Valla evet, biraz halden anlamazlık olacak ama kar göresim var. Kar yağmış bir yere gidesim var. Bembeyaz, dümdüz uçsuz bucaksız gibi görünen karın içine oyunbozan çocuklar gibi dalıp dizlerime kadar batasım var. Ellerim, burnum, yanaklarım kıpkırmızı olup yanana kadar içinde yuvarlanasım var. Tamam, baştan dedim zaten sakın “ay kar” falan demeyin.

- Galata Kulesi’nin dibinde oturup içeceğim. Ama mekanda falan değil; böyle baya kulenin dibinde ki banklarda olmadı yerde oturup sadece kuleye bakarak içeceğim. O yeter bana zaten. Havanın soğuk olduğunu biz de biliyoruz da abartmayın, hem ısınmayacak sanki sonsuza kadar. Sıkı giyiniriz, üşümeyiz ne olacak. Zamanında Bostancı sahilinde yağmurun altında oturmuşluğumuz var ki hala kulaklarım çınlıyor.
- Dans etmek diyeceğim tuhaf kaçacak. Açıklarım sonra.

- Tiyatroya gitmek. Ta geçen seneden beri “ya bari internetten bilet alsak” diyorum kendi kendime ama işte kendi kendime dediğim için öylece kalıyor. Bari birilerine falan söyleyeyim de ben unutursam beni dürtsünler.

- Alışverişe gitmek. Çok komik ya, iş için onca mağaza geziyorum ama kendime bir çul almışlığım yok. Mesleki deformasyon şerefsizim!

- Maça gitmek. En çok bunu özledim galiba. Dün akşam da o kadar geyiğini yapınca fark ettim ki 2 seneye yaklaşmış gitmeyeli. Ulan stadı yıkacaklar nerdeyse! Zaten tutturmuşlar bir “butik stad”. O ne demekse? Stadın butiği mi olur? Hele de Beşiktaş için. O taraftarı nasıl bir “butiğe” koymayı düşünüyorlar acaba? Bak yine sinirlendim.

- Listeler yapmak zorunda kalmamak. Kalmasam, her aklıma geleni yapsam, o anda yapsam, canım istediğinde yapsam. Ya tamam ben de yapamıyorum demedim de sarkıyor. Bir bakmışım ki haftalar ay hatta sene olmuş. Yuh diyorum sonra işte böyle.

GECE YARISI

Bir varmış, iki yokmuş. Sonra yine varmış, sonra yine yokmuş. Acayip. Mehter takımı gibi bir ileri iki geri. Kararsız adımlar; atsam mı atmasam mı der gibi. Yapsam mı yapmasam mı? Kafamdan geçenleri yapsam mı yapmasam mı? Elimi nereye koymalıyım, ayağımı nereye basmalıyım, başımı ne tarafa çevirmeliyim, yüzüm ne tarafa dönük olmalı? Ya da yüzüm bir tarafa dönük olmalı mı? Belki de sadece camdan dışarı bakmalıyım.
Az önce o kadın, boynunda turuncu çiçekler asılı adama bakıp "hayatım boyunca..." ile başlayan uzun bir cümle kurdu ve adam o kadına "sen hayatım boyunca duyduğum en güzel şeysin" dedi ve ben hangi camdan dışarı bakmalıyım hala bilmiyorum.
Asla saçıma sarı röfle yaptırmamalıyım.
Bir de ben yeşil taşlı bir yüzük istiyorum.

not: gece yarısı izlenen filmler midede şişkinlik yapabilir.

10 Ocak 2012 Salı

UÇAN BALONDAN UÇANLAR



Yazacak o kadar şey varken yazacak adam yoktu son birkaç gündür ve sonuç olarak yazacak bir şeyim kalmadı. Biz kadınlar ve siz erkekler gibi bir şeyler yazabilirim mesela. Çünkü şu son 3 günde bir kere daha fark ettim ki; ulan ne kadar alakasız yerlerden bakıyoruz olaylara! Önem verdiğimiz şeyler -ki erkeklerin pek fazla şeye önem verdiği söylenemez- , aradığımız ya da peşinden gittiğimiz şeyler çok farklı. Apayrı yaratıklarız sanki. Ama işin komiği bütün bu apayrılığımıza rağmen bir arada kalmaya çalışıyoruz. Nasıl olacak bu iş? Oldurmak için yaptıklarımız düşünülürse aslında olması lazım ama olmuyor işte bazen. Çünkü bazen çok zorluyoruz. Olmayacak insanlar için akıl almaz vakit kayıpları… Ha diyeceksiniz “nereden bilelim”; ben de diyeceğim ki “saçmalamayın la!” Birisiyle yapamayacağınızı anlamak için aylar ya da yıllar geçmesine gerek yok, bence bir gecede de anlayabilirsiniz. Tamam, abarttım, bir gecede olmasa da birkaç haftada anlarsınız herhalde. “Eşek değilsiniz ya” ya bağladım farkındaysanız. Ama anladığınız halde kalıyorsanız; o sizin probleminiz dostum.
Yani bak şimdi, hatundan/adamdan sana fayda gelmeyeceği belli. Mal bu, elimizde ki bu kadar, ne eksik ne fazla. Sen de inatla yok ben illa sürükleyeceğim bunu diye uğraşıyorsan iki seçenek var: ya mazoşistsindir ya da canın gerçekten çok sıkılıyordur. Git kendine bir hobi (bu kelimeyi de bi türlü sevemedim), bir uğraş (bu daha iyi sanki) falan bul derim ben. Mesela ahşap boyama yap, yogaya başla, ya ben ne bileyim, ikebana öğren. Maksat boş işlerle uğraşmak yerine vatana millete faydalı bir insan olmak.
Zaten istediğiniz kadar zorlayın, çok şişirilmiş balon gibi, süresi ya da yeri dolunca pat diye patlıyor suratınıza. Sonra sesinden ayrı ürküyorsunuz havasından ayrı. Hatta o kadar ki bir süre balonlardan uzak durayım diyorsunuz. Ama o kadar şirin, canlı ve renkli ki keratalar; dayanamıyorsunuz. Bari o iğneleri kaldırın, sigaraları söndürün, koltuklarınızı dik konuma yok, o değil, devam edelim. Ya uçan balon arkadaşım işte. Sıkıca bağlamazsan bileğine uçar gider. İçini boşaltırsan söner gider. Gereğinden fazla yan yana kalınca da pörsür böyle, buruşur, buna birlikte yaşlanmak da denebilir, itinayla metafor yaratılır. Ben bir keresinde vakti zamanında bana alınmış bir uçan balonu söndürüp çekmecemde 2 sene saklamıştım. Kafama tüküreyim! Hepsi Galata Kulesi yüzünden. Bak, neyse bu sefer de aklıma başka bir şey geldi. Zaten her şey bittiğinde çekmecede ki o “şey” bir anda pörsük, tuhaf renkli plastik bir şey oluvermişti. Ne tuhaf…
Tuhafız işte vesselam. Demem o ki, biraz ayılsak mı? Hani, arada bir “ne yapıyorum acaba ben” desek mi? Demiyorum ki sürekli sorgulayın herkesi, kendinizi, her şeyi. O daha da beter. Ben sadece bu kadar da boşlamayın canım diyorum. Çünkü o arada başka başka şeyler de gidiyor elden, sonradan fark ediyoruz.

4 Ocak 2012 Çarşamba

KIZSAL DURUMLAR

Normal birşeyler yazayım diyeceğim, kanal değiştiriken önünden geçtiğim TNT de Yaşamın Şifreleri diye bir progam var ve alt yazı olarak: "John Travolta ölümsüz mü? Travolta'nın 150 yıllık resimleri bulundu" diye bir şey okudum. Arkadaşım, bu adamlar ne kullanıyorsa bana da söylesinler, bu neyin kafası?
Neyse, konumuz o değil. Onu sonra konuşuruz.
Bu dünyada ki en tehlikeli şey nedir? Hayır hayır onların hiç biri değil. Cevap veriyorum; zamanında  regl olamamış kadın. Hamile olma riskinin yarattığı gerilimi geçelim; o benim konum değil. Bilenler anlatsın. Ben ancak psikolojik dış gebelik durumunda falan konuşabilirim belki. Ama öteki kısımlara gelince: strestir, sinirdir, sıkıntıdır, konuşalım tabi. Eskiden bunlar hakkında da çok konuşamazdım ama yaşlandıkça benim sinir katsayımda da oynamalar oldu sanırım. Ki ben pek bi sorunsuz pek bir sakinimdir. Ezikböcek, yıllar sonra kız arkadaşları olacak kadar büyüdüğünde bana demişti "ama sen hiç öyle değildin" diye. Yazık lan çocuğa... Zaten size bir şey diyeyim mi, şu erkek milletine acımaya en yakın hisleri duyduğum durumlar; sevgilisinin, karısının, annesinin, kız kardeşinin, müdürünün, asistanının, temizlikçisinin, lokantada ki garsonun, kısacası etrafında ki herhangi bir kadının regl olduğu dönemde onlarla muhatap olmak zorunda kaldıkları zamanlardır. Hayır, anlamıyorlar durumu; anlamadıkları içinde iyice boka batıyorlar. Bi konuşma, cevap verme değil mi? Dur, dur, ilgisiz davran da demedik, o daha büyük bir felaket. Ve evet kaçışın yok, bu her ay olacak. Yani uğraşma, kasma boşuna, kabul et geç. Bağırır, çağırır geçer. Altı üstü 3-5 gün. İki paket çikolata alırsın, bi sıcak su torbası kaparsın; haneye yüksek puan olarak geçer.
De işte bir de zamanında olamadıysa hatun o zaman yandın. N'apcaz, onla beraber bekleyeceksin sen de. O stresi, şişkinliği atıp kurtulana kadar dinleyeceksin dırdırını. "ya ben bu kıyafetlerin içine sığamıyorum kieee, dana gibi oldum!" cümlesinden hemen sonra şefkat ve anlayışlı bir cümle kuracaksın. Buna karşılık hatun "sen benimle dalga mı geçiyorsun, ben bilmiyor muyum kendimie?" derse, yutkunup "haklısın hayatım" la bitireceksin. Ay ne var, ayda 2-3 gün yapıver, ölmezsin! Zaten tersi bir durumda hayatın zindan olacağı için bu, en iyi yol, kabul edelim.
Hayır, kadınlar bunu kapris yapmak için fırsat olarak görmüyorlar. Önce şunda bir anlaşalım; bir kadın kapris yapacaksa her türlü şart ve konumda yapar (bkz: Lost, ilk sezonda ki Shannon). Buna mı kaldı? Ayrıca isteyerek yapmıyorlar. Valla bak, insanın içinden resmen canavar çıkıyor. Bir tür Doktor Jeykıl-Mistır Hayd durumu. Kendin bile şaşıyorsun böyle, mağazada o anda beğendiğin mavi kazağın M bedeni kalmamış ve S bedeni de dar gelmişse; deneme kabininde oturup ağlıyorsun falan mesela. Ya da izlediğin filmde ki adam, kadını aldatıp yatakta basılınca o anda yanında oturan adama bakıp tam suratının ortasına bir Osmanlı tokadı atmak isteyebiliyorsun.
Uzatmyalım, tamam. Bu yazıyı buraya kadar okuyan erkek varsa zaten hala umut var demektir. Aferin len size, baya baya seviyonuz bizi di mi?

3 Ocak 2012 Salı

BİR PİRELLİ TAKVİMİ DEĞİL AMA YİNE DE 2012



Sevgili Blog,

Kıçımı kırıp oturamadığımdan bir türlü yazamadığım “geçmiş yıl değerlendirmesi-yeni yıl karşılaması” yazımı bugün Ricky Martin’in erkek sevgilisi Bilmem ne Gonzales ile evleneceğini duyunca artık yazayım dedim. Neden? Çünkü beni umutsuzluklardan umutsuzluklara gark eden bu olay neticesinde, bir kere daha ne kadar talihsiz….tamam abartmayalım. Yeşilçam melodramına dönmeden paragraf değiştiriyorum.
Geçen yıldan ne öğrendik? Valla şahsen ben hala bir şey öğrenemediğimi öğrendim. Bu da bir şeydir diye kendimi avutuyorum. Öğrenmiş olsam bir yılımı daha ne istediğini bilmeyen adamlarla heba etmezdim. Vakti zamanında “ay ben kimseyi feysten falan silmem, o da bir tepkidir yapmam” ayakları çekmiş olsam da, bu sabah ilk defa adamın birini hem feysten hem tivitırdan silerek; sosyal alemde insan terk etme eyleminden nasibimi almış oldum. Gerçi benimki daha ziyade bir tavşan ve dağ hesabıydı ama olsun.
Modern zamanların modern sorunları… Ne kadar itiraz etsek ya da “işim olmaz” tripleri atsak da kabul edelim ki hepimiz bir başkasının medeni halini feysinde ki profilinden çıkarıyoruz. Ya da direkt sorabilirsiniz: hayatında biri var mı? Keşke feyste başka seçenekler de olsa. Misal; “hayatımda biri yok, zaten ben sadece takılmak istiyorum” gibi.
E ben bu adamı neden sildim? Söyleyeyim; hala bir şey hissettiğimden değil tabi ki. Sadece ve sadece onunla ilgili gelen her bildirimde adını ve hatta yüzünü görmek zorunda kalarak sinirlendiğimden. Ay deli miyim kendi kendimi sinirlendirmeye devam edeyim? Silerim, gider. Zaten çok da fifi! Ha adını bir gömleğe koyduğum ve o modelin her sorunu ile ilgili gelen mailde zaten küfrettiğim için; sinir kontenjanımız zaten doluydu.
Bak mesele ben aslında gayet sinirlenebilen bir insan olduğumu öğrendim. Ve insanlara olan sabrımın giderek azaldığını fark ettim. Eskiye göre, sevmediğim hoşlanmadığım insanlara daha rahat mesafe koyduğumu gördüm. Ve artık sonunda, nihayet 30 yaşında, Mayalara göre dünyamızın sonunun geldiği 2012 ye girerken, herkese kendimi sevdirmek gibi bir zorunluluğum olmadığını anladım.

Bak, saydıkça ne kadar çok şey anlamışım, görmüşüm.

Saçımı maviye boyatmam doğru bir karardı.

Burnumu deldirmem de doğru bir karardı.

Bu hayatta hem yurt içinde hem yurt dışında doğum günü kutlamak nasip oldu.

Amerika’ya gitmek yine nasip olmadı.

Kardeşim Ankaralı bir memur oldu.

Babam yeniden kitap okumaya başladı.

Gamzem evlenmeye karar verdi ve nişanlandı.

Naloşum boşandı.

Kuzenim sonunda aşık oldu!

Ben reddedildim.

Annem yeniden resme başladı.

İlk defa bir erkek bana yemek pişirdi.

Kilo aldım ve veremiyorum.

Kitap bitti.

Tivitıra alıştım.

Tivitır yüzünden gereksiz şeyler de yaptım.

Sınavdan geçemedim, gayet çaktım.

Spor salonunu bıraktım.

Kickboksa başladım.

Boğaz da rakı içerken sirtaki; Atina da uzo içerken Tarkan dinledim.

Şangay da bir 4 yol ortasında ki çiçek tarhına kustum (long island’dan nefret ediyorum!)

Amerikalı bir davulcu bana asıldı.

Başka bir Amerikalı beni Berlin’e çağırdı. (Amerika’ya gitmesem mi ben?)

Nihayet mutfağa perde taktım. (pardon tabi ki ben takmadım, benim boyum yeter mi? Boyu yeten biri taktı)

Rejime başladım.

Hala okuyamadığım kitaplar var, bu sene de kaldılar.

Ben hala Eşkıya’yı izlemedim(indirin elinizi!)

Sem, saçını kestirdi. (evet, topu topu 10 cm ama kestirdi)

Yani işte demem o ki, herkes bir şey yaptı, daha da yapacağız. Önümüzde yeniden bir 365 gün daha, bir dakika bu çok saçma, önümüzde kaç gün olduğunu nerden bileceğiz ki? Şöyle yapalım: önümüzde ölmez sağ kalırsak bir 365 günlük zaman dilimi daha var. İnsan olun biraz yani! Kalkın bakayım, Ocak ayı gelmiş hava hala dışarıda yürünebilecek kadar iyi. Kar yağmıyor, rüzgar esmiyor. İnin bakayım Galata Kulesi'ne doğru yokuş aşağı, oh, mis!
Not: Yazının başlığında ki resim sadece ilgi çekmek üzere oraya konmuştur. Yok ne sandınız, gerçekten Pirelli takvimi mi koyacaktım!