19 Ocak 2012 Perşembe

SABAH ÇAYI



Elimizin kolumuzun rahat durmadığı ya da duramadığı durumlar vardır. Zaten rahat dursun da istemediğimiz. İstemediğim. Anasını sattığımın durumları genelde bir yere bağlanmaz bende ya da daha doğrusu ben bağlayamam ama işte… Bağlayamam çünkü bir şeyi bir yere bağlamak için bir ucunun olması gerekir. Zaten ucu kaçmış bir şeyi nereye bağlayayım ki ben? Ya da nasıl bağlayayım?
Uyandığınızda bir önceki gecenin gerçek mi yoksa rüya mı olduğundan emin olamadığınız sabahlar vardır. Uykunun üzerinden geçip etkisini azaltamayacağı hiçbir şey yoktur. Zaten bazı şeylerin eskisi kadar etkisi yoktur. Eskisi derken… Ya bir şey eskisi gibi mi değil mi diye karşılaştıracak durumda olmak bile başlı başına aslında bir şey değişmedi demenin başka bir yolu olsa gerek. Ama yok, değişebiliyor. Önceki sefer ne hale geldiğinizin resmi hala kafanızda netse, bu yeni polaroid resmi sallayıp, netliği otursun diye beklerken daha biliyorsunuz. Kafanızı yastığa koyduğunuzda biliyorsunuz. Uyandığınızda biliyorsunuz. Sabah gözünüzü açtığınızda üzerinizde oturan o gergedan yoksa; işte, resim başka bak, gördün m.
Zapt edilmesi gereken şeyler vardır. Bacaklarınız titreyebilir ama önemli olan sesiniz titremesin. Hayır diyebilme gücü vardır ki içinden evet diye bağırıyor olabilirsin; o ayrı mevzudur. Doğru olan “hayır” dır. Lanet olsun dostum, “doğru olan” diye bir şey yoktur! Bir otel odası pişmanlığının saçma anısı gibidir hepsi. Aynıdır, benzerdir sadece öznesi farklıdır. O otel odasının pişmanlığının üzerinden 3 yıl geçmiştir ama gel gör ki bir şey değişmemiştir. Zaman makinesi olsa Belfast’a geri dönersin mesela.
Çok acayiptir birine “kal” demek ve buna rağmen yahut buna karşılık onun gitmesini izlemek. Çok acayiptir istenmediğini hissetmek, ne hissetmesi lan, bas baya bilmek. Çok acayiptir “şanslar kimseciklere verilmiyor zaten” diye kendini avuturken başkalarına verilebildiğini görmek. Çok acayiptir işte acayip bir şekilde sürekli kendini tekrarlamak. İyi insan, doğru insan, güzel insan yahut azıcık da olsa insan olduğun için neredeyse cezalandırılmak, çok acayiptir.
Çok yanlıştı yaptığım o zaman; iki sene önce “geri dön ve yarım bıraktığın işi bitir” demem çok yanlıştı. Neyse ki dönüp de… Ya yok işte, dönseydi o anda, o dakikada doğru olan o olacaktı. Zaten “doğru olan” odur galiba. Genelde ki yansıması değil, anda ki yansıması. O anda doğru hissettiriyorsa doğrudur. Gerisini ne yapayım? Kendi kendime sürekli “aferin, yapmadın, madalya alacaksın” hikayesi yazmaktansa; “yedin bi halt aferin ama ne yapalım yedin işte, afiyet bal şeker olsun, oh keyfine değsin” demek daha iyi olabilir. Kolay demedim, iyi dedim.
Ciddiyim ben, artık uğraşamayacağım derken. Bir kere bile benden önce birisi risk alıp elini uzatırsa ne ala. Ay böyle konuşuyorum ya duyanda çatlak değilim sanacak. Çatlarım lan! Çatlarım o anda içimden geçeni hop diye kucağına atmazsam karşımdakinin. Nur topu gibi bir saçmalığın ortasında kalırız sonra böyle, el elde baş başta.
Bir de… Bir de Allah bu hafızaların hepsinin belasını, tövbe tövbe… Koku hafızası. Kimseye sıkı sıkı sarılma, kokusu üzerine yapışır. Kendini buza yatırasın gelir, dışarıda hava 0 derece, kaldırımda kar, buz olmuş. S.tir et de içine çek bari. Onu da al, hop, kasaya koy. Her şey kıymetli senin için, ah ulan, seni bu “kıymetlimiz”ler yakacak sonunda. Çöp evde yaşayan kadınlar gibi olacaksın.

Saat sabahın 8’i ve bu sabah çay, acı. Valla. Fazla mı demlenmiş ne. Ayrıca hayır, uykum yok. Başta vardı biraz ama kaçtı. Kaçtı gitti. Kaçsın bakalım. Keyfi bilir. Kendi bilir. Aslında bilmiyor. Bilse kaçmazdı. Uyku diyorum, bilse kaçmazdı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme