15 Aralık 2008 Pazartesi

AHŞAP DÖŞEME

AHŞAP DÖŞEME

O kadar koyuydu ki ağır ağır yere yayılan kanın rengi; neredeyse siyahtı. Öyle sıvı, akışkan bir hali de yoktu; yoğundu. Sanki önüne ayağını koysa dağılmayıp orada kalacaktı. Tahta döşemenin üzerinde kalacak lekeyi düşündü. Kan lekesini tahta döşemeden çıkaran bir şey var mıydı ki acaba? Ya da varsa da bu ürün nasıl sorulup alınırdı marketten? “Pardon ben az önce eski erkek arkadaşımı öldürdüm ve akan o pis kanının daha birkaç ay önce yaptırdığım tahta döşemelerde leke bırakmasını istemiyorum. Bunun için elinizde bir temizlik ürünü var mı?”

Akacak kan miktarını en aza indirecek kesim metotları biliyordu, evet, ama derdi iz bırakmamak ya da az kan dökmek değil aksine onun içinde ki o “pis kan” ın yavaş yavaş bedenini terk edişini görmekti. O yüzden aslında kanın akması ile ilgili hiçbir sorunu yoktu. Hatta eserini seyreden bir ressam gibi bir sandalye oturmuş, eline bir bardak meyve suyu almış, kanın mutfağın döşemesinde çizdiği şekillere bakıyordu. Gerçekten de iz kalacak gibiydi.

“Yalnız kalmakla, yalnız yaşamakla ilgili hiç sorunlarım olmadı. Annem öldüğünde beş yaşındaydım. Babam bir kız çocuğu ile baş edemeyeceğine kanaat getirip beni daha ilkokuldan yatılı okula gönderdi. Ve ben üniversiteden mezun olana kadar hep yatılı olarak okudum. Normalde yatılı okullarda, sürekli, gece gündüz, hep insanların içinde kalan birinin sosyal ve arkadaş canlısı bir mahlûkat olması beklenebilir ama bende tam tersi oldu. Sanırım çok fazla insan içinde olmaktan artık onlardan inanılmaz derecede sıkıldım ve çoğundan da hoşlanmıyorum. Aslında insanlara karşı çok uzun zamandır pek bir şey hissetmiyorum desem daha doğru olur. Sevmek, hoşlanmak, beğenmek, güvenmek, bağlanmak, aşık olmak, özlemek, bütün bunlar benim için gereksiz kavramlar oldu zaman içinde. İnsanların hayatımda var olmaları ya da olmamaları benim için çok fark etmiyor. İnsanlara belki de o yüzden, hiç belli bir seviyeden fazla yaklaşamadım. Buna gerek de duymadım zaten. Ben kendime yetiyordum. Yıllar içinde ben istemesem bile hep bir şekilde benimle ilgilenen insanlar olmuştu etrafımda. Nedense zaten insan ilişkilerinde böyle saçma ve anlayamadığım bir ters ilişki kuralı vardı: birisi ne kadar az ilgi istiyorsa ona tam tersi o kadar çok ilgi gösteriliyordu. Yani siz ne kadar insanlardan kaçarsanız onlar o kadar etrafınızda olmaya uğraşıyorlardı. Ben, kimi kendimden uzak tutmaya çalıştıysam eteğime o kadar yapıştı. Bu okulda da böyleydi, iş hayatında da böyle oldu hatta varlığı ne kadar şüphelide olsa yine de var olan aşk hayatımda da. Ama iş, aşk hayatına gelince; adamı istemeyen bir kadınla buna rağmen kadını isteyen bir adam arasında ki ilişki çok da sağlıklı olmayabiliyor. Hem fiziken hem de ruhen. Ve bu iki şekilde de incinen hiçbir zaman ben olmadım.

Babam beni başından defettiğinde yedi yaşındaydım. Bana annem olmadan sadece iki sene katlanabilmişti. O zaman zarfında da yanımda sürekli anneannem ve teyzem vardı. Babam sürekli çalışırdı, eve geç gelirdi, hafta sonları şehir dışında toplantıları olurdu. Bayramdan bayrama, tatillerde evde olurdu sadece ve bu da iki sene içinde bir Kurban bir Ramazan toplamda dört bayram yapıyordu. Ondan sonra ki senelerde bayramlarda da pek görüşmedik. Ben mümkün olduğunca az eve geliyordum. Ev dediğimiz yerin benim için hiçbir anlamı yoktu. Babam dediğim adamsa benim için çok fazla tanımadığım, kendisinden hiç şefkat görmediğim, sadece konumu itibariyle saygısızlık etmekten çekineceğim ama bunun dışında başka bir his beslemediğim bir adamdı.
Anneannem ve teyzem benim tatillerde eve gelmem için hep ısrar ettiler. Özellikle de anneannem, öldüğü güne kadar bu hayatta beni en çok arayan soran, bana en çok sevgi gösteren insan olmuştu. Anneannem öldükten sonra görevini teyzem devraldı. Bana para gönderme, mektup yazma, eşya yollama, hal hatır sorma, tatil zamanı eve gelmem için ısrar etme görevini. Beni sevdiğine emindim. Beni severdi evet… Yani öyle söylerdi. Ama ben gitmedikçe onlar da beni pek ziyarete gelmezdi. Benim varlığım hiçbir zaman tam olarak o evde olmadığı için eksikliğimin hissedilmesi de mümkün değildi aslında.
Galiba bu tuhaf kızın biraz uzakta kalmasının kimseye bir zararı yoktu. Tuhaftım çünkü gerçekten yabani bir havam vardı. Kimseye sevgi gösterdiğim, kimseye biraz yakınlık beslediğim görülmemişti. Annem öldükten sonra hayatta en yakınında durduğum insan anneannemdi ama cenazesinde bir damla bile gözyaşı dökememiştim. Saçmalıktı çünkü. Yine birini sevmek ve yine engel olamayacağın o son yüzünden kaybetmek. O zaman, yani herkesi her an kaybedebileceksek; bağlanmanın ne anlamı vardı. Bağlanmak dediğimiz şey, sadece acı çekmemize neden oluyordu; başka bir şeye değil. Çocukken oyuncaklarını sahiplenmek gibi bir şey değildi çünkü insanları sahiplenmek. Oyuncaklarınız siz onları kırıp atmadıkça sizinle kalabilirdi ama insanlar, onlarda tam tersi, onlar sizi kırıp atmadıkça onlarla kalabilirdiniz.
Anneannem ölünce de teyzem yanaşmıştı bana ve bende ona yanaşmıştım. Genç kız oluyordum; on dört yaşındaydım. Nedenini anlayamadığım tonlarca problemi olan, onlarca on dört yaşında kızla beraber yaşıyordum ve bunalıma girmeme neden oluyorlardı. Bütün gün saçma sapan adamlara besledikleri bir takım hisler yüzünden çektikleri acıları, vücutlarında ki değişimler yüzünden yaşadıkları telaşları, aileleri ile olan sorunlarını dinlemekten yorulmuştum. Hiçbir dertleri olmasa; saçı düz olanlar neden kıvırcık olmadığına, kıvırcık olanlarda neden düz olmadığına takılıyordu. Kirpiklerinin boyu, ağda zamanlarının gelişinin sıklığı, adet dönemlerinin düzensizliği, saçlarının rengi, kaşlarının inceliği vs vs… Var olan her şey onlar için problem olabiliyordu. Bu konuda sınır tanımıyorlardı ama yarısı cumhurbaşkanının ismini bilmezdi! Kalan yarısı da yanlış bilirdi. Bu yüzden de hepsine acıyarak bakıyordum tüm o boşlukları ve farkında olmayışları yüzünden. Ama zaman içinde öğrendim ki asıl mutluluk bu farkında olmayışta saklıydı. Aptallık; mutluluktu…
Daralmanın son sınırına her gelişimde teyzemi arıyordum, basit, kısa ve gayet gereksiz bir konuşma yapıyorduk. Nasılım, iyi miyim, derslerim nasıl, hava nasıl, gelecek miyim, gönderdiği kazak üzerime olmuş mu gibi sorular. Evet ve hayırdan çok fazlası olmayan cevaplar. Arada ona kızların saçmalıklarını anlatıyordum ki içimde ki tüm o daraltı azıcık aralansın. Beni çoğunlukla gülerek dinliyordu. On dört yaşında ve şikâyetçi bir kızdım. Aman ne kadar ilginç!
On beşinci doğum günüm için teyzem bana bir doğum günü yemeği yapmakta inanılmaz ısrarcı oldu. Ben de doğum gününü hiç kutlamamış biri olmama rağmen kabul ettim. Nedenini hala bilmiyorum ve bence oda bilmiyor. Kaderin insanlar için ne planladığını yaşayana kadar bilemeyiz. On beş yaşında öğrendiğim ilk şey bu oldu.
Basit bir yemek olacağına söz vermişti. Babam, o ve ben. Kimseyi çağırmayacaktı. Zaten çağırsa da kimse gelmezdi. Ailenin geri kalan üyeleri benim için sadece birer isimden ibaretti. O kadar. Enişte, hala, dayı, amca dediğimiz sıfatların bir anlamı yoktu. Bu sıfatları taşıyan kişilerin de bir anlamı yoktu. Teyzemle teyzem olduğu için değil; o, çaba gösterdiği ve kendimce onu sevdiğim için bir ilişkim vardı. Bir de sanki teyzem annemi hatırlatıyordu bana. Biraz ama hatırlatıyordu işte.
Doğum günümden bir gün önce, Cuma günü, son dersimin boş olduğunu öğrenince eve gitmeye karar verdim. Normalde teyzemi arayıp geldiğimi söylemeliydim ama şu doğum günü hevesine ben de fazla kapılmıştım galiba. Okuldan taksiye binip otogara gittim ve ilk otobüse bilet aldım. Gece saat on bire doğru eve varmıştım. Makul bir saat sayılırdı. Okula ilk başladığımda babam bana iki şey vermişti: bir banka hesap cüzdanı ve evin yedek anahtarı. Bunların ikisini birden kullandığım nadir zamanlardan biriydi o gece.
Apartmana girmeden aşağıdan baktım, salonun ışığı yanıyordu; demek babam evdeydi. İçeri girip üçüncü kata çıktım. Anahtarımla kapıyı açtım ve umduğumdan da az ses çıktı. Salonun ışıkları yanıyordu evet ama içeride kimse yoktu. Mutfaktan gelen tıkırtıları duyunca çantamı salonun kapısına bırakıp koridor boyunca mutfağa doğru yürüdüm. Kapıya yaklaşırken “Baba?” diye seslendim. Cevap olarak bir cam şangırtısı gelince hızla içeri daldım. On beş yaşında öğrendiğim şeylerden biri de ne olursa olsun palas pandıras bir odaya dalmamak oldu.
Teyzemin babama doladığı bacaklarını çözüp, mutfak tezgâhından inmesini ve babamın, içeri giren biri olduğunu anlayıp tezgâhtan ve teyzemden uzaklaşmasını bekledim. Ama en komik olan; içeri girenin ben olduğumu anladıklarında yüzlerinin aldığı ifadeydi. Bana gelince; gördüklerimi zihnimde birleştirip, anlamlandırmam için birkaç saniye gerekti. Gerçi bu birkaç saniye bana birkaç dakika hatta birkaç saat gibi gelmişti ve kendime geldiğimde ne kadar uzun süredir orada dikildiğimi düşünüp endişelenmiştim. O anda endişelenmem gereken son şeyin orada dikili kaldığım süre olduğunun ayırtına varmam ise biraz daha zaman aldı.
Babam ve teyzem, işte o geçen süre zarfında üstlerini başlarını biraz toparlamıştı. Teyzem dağılan saçlarını bir eliyle atkuyruğu yapar gibi toplamış tutuyor; diğer eliyle de yerde ki büyük cam parçalarını ayıklıyordu. Onun da o anda endişelenmesi gereken tek şey o cam parçalarıymış gibi. Babam her zamanki soğukkanlı ve duygusuz ifadesinin tersine; üstünden daha çok dağılmış bir yüzle, öylece durmuş bana bakıyordu. Yeniden düşünebilmeye başladığımda ilk düşündüğüm şey, bunun ne kadar saçma bir an olduğu oldu. Belki de hayatımda ki en gereksiz, en saçma ve en kötü andı. Tabi bu şu ana kadardı…
Tek kelime etmedim, hiçbir şey söylemedim. Gerisin geri mutfaktan çıktım. Salonun kapısına bıraktığım çantamı aldım. Kendi anahtarımla açtığım kapıyı açıp çıktım. Anahtarıysa almadım bile, kapının üzerinde bıraktım. Merdivenlerden inerken arkamdan adımın seslenildiğini duydum, teyzemin sesiydi, ama durmadım, cevap vermedim. Ne yüzlerini görmek ne de konuşmak istiyordum. Ne konuşacaktım ki zaten? “Evin mutfağında birbirinizi becerirken sizi bastığım için özür dilerim” diyebilirdim ama açıkçası içimden gelmiyordu.
Sonuç; o gece ilk otobüsle okula geri döndüm ve mezun olana kadar da bir daha asla eve gitmedim. Liseden mezun olduktan sonra sadece yaz mevsimi olduğu, o sırada okul kapandığı ve artık zaten o okulda okumadığım, mezun olduğum için yani gidecek başka yerim olmadığı için mecburen eve dönmüştüm. Eve girdiğim ve babamla karşılaştığım o ilk an hayatımın en rahatsız edici anıydı. Ama babam için, benim için olduğundan daha rahatsız edici olmalıydı ki ben direkt ona bakarken o benim yüzüme bakamıyordu. Mezun olduğum için beni tebrik etti ve üniversite için fikrimi sordu. Bunu bana sorduğunda üniversite sınavına yaklaşık bir hafta kalmıştı. “Bu soru için biraz geç değil mi?” dedim. Zaten sadece sormuş olmuş olmak için sormuştu biliyordum ama yine de üstüne gitmek istiyordum. Bana karşı suçlu ve mahcuptu ve ben bundan sonsuz bir zevk alıyordum. “Haklısın” dedi. “Pek ilgilenemedim seninle”
Teyzemi becermekle meşgul olduğun için olabilir mi diyecektim ama dilimi tuttum. Bu kadar açık ve sert bir saldırı, uzun süreli ve vicdan azabı çektirecek işkencelerimi kısa tutmama neden olabilirdi; yani eğer konuyu bir seferde bu kadar açık bir şekilde açar ve konuşulmasına, babamın özür dilemesine ve açıklama yapmasına müsaade edersem ona artık eziyet etme hakkımı da kaybederdim. Sadece ve sadece bu yüzden yapmadım. Onun yerine “Önemli değil, ben hazırlandım zaten, sonuçlar gelince sana haber veririm” dedim ve konuyu kapattım.
Gerçekten hazırlanmıştım. Okulda o aptal kızların aptal muhabbetlerinden kaçabilmek için bana “inek” demelerine bile razıydım. Bütün gün ya ders çalışır ya da kitap okurdum. Okulun en başarılı öğrencisiydim ama bunun da benim için pek bir anlamı yoktu. Ben sadece geleceğimi garantiye almak derdindeydim. Bana bakacak ya da bakmasını istediğim bir ailem yoktu. Kendi başınaydım ve kendi başıma ayakta kalabilmemi sağlayacak donanımlara sahip olmak için çalışıyordum. Ondan fazlası gereksizdi benim için. O yüzden üniversite sınavından önce, mezun olunduğunda en kolay iş bulunabilecek fakülteleri tespit edip, sadece onların üzerine yoğunlaşmıştım. İçlerinden en zor okunan ama en kolay iş bulunan bölümü seçtim: tıp.
Tıp fakültesini kazandığımı duyduğunda babam geçen bunca yıl içinde ilk defa bana sarılmıştı. Sanki bu benden aslında beklemeyeceği kadar iyi bir sonuçmuş gibi bir his bırakmıştı bende bu sarılma. Ama bu sonuç, benim ondan kurtuluş biletimdi. Mezun olur olmaz onunla ilişkimi sonsuza kadar kesecektim. Sadece altı yıl daha ona katlanmalıydım. Tıp, okunması masraflı bir bölümdü.
Sonraki altı yıl yine evden uzakta geçti ama bu kez yaz tatillerinde dahi eve gitmedim. Çok iyi ve hevesli bir öğrenci olduğum için hocalarım hastanelerde bana iş buluyordu. Tabi bunda hepsine bir ailem olmadığını, şu hayatta tek başına kalmış ama akıllı ve çalışkan bir kız olduğumu anlatmamın da etkisi olmuş olabilirdi. Okulun yakınlarında bir de ev tutmuştum. Ev arkadaşım yoktu ve en başta karar verdiğim üzere olmayacaktı da. Bütün masrafları göze almıştım. Tek istediğim yalnız kalmaktı. Gündüzleri okula gidiyordum, akşamları hastanede ki işime. Genelde ya hastanelerin kafelerinde ya da mutfaklarında çalışıyordum. Geceleri ise ders çalışıyordum. Uyku denen şeyle arama büyük bir mesafe girmişti. Ve uykusuzluk bir süre sonra hayatımın temel gerçeklerinden biri oldu. Hala günde sadece iki ya da üç saat uyuyorum.
Tüm bu çabalarlarla kıt kanaat geçinerek de olsa altı yılda fakülteyi bitirdim. Ve iş uzmanlık alanı seçmeye gelince kişilik olarak ya da hayat görüşü olarak bana en ters gelecek bölümü seçtim ve çocuk doktoru oldum. Ama sevgi dolu, sürekli gülümseyen, gak deseler şeker guk deseler çikolata verip güya çocukların gönüllerini yapan ve bu halleriyle doktordan çok evde ki çocuğa kendini kabul ettirmeye çalışan bir üvey anneye benzeyen o kadın doktorlardan biri olmadım. Çocuğun derdi neyse bulur, teşhisimi koyar, tedavisini yapar, ilacını verir ve gönderirim. Yapmacık gülücüklerle ya da agucuk gurucuklarla değil de mümkün olduğunca sakince ve çocukları da sakinleştirerek çalışıyordum. Ailelerin de bundan başka bir isteği olacağını sanmıyorum ama tabi bütün bunlar arada kişilik problemleri nedeniyle çocuklarını ilgi manyağı yapmış ve etraflarında ki herkesten de buna uygun şekilde davranmasını bekleyen annelerle karşılaşmamı engellemiyordu. Bunlar da o bahsi geçen ilişkilerde ki ters kural gibi ben ne kadar az ilgi gösterirsem; çocuğu o kadar sık bana getirip ilgimi çekmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Ufak bir güruhun arasında bu ilgisizliğimle meşhur olmuş hatta bu anneler arasında ilk kimin çocuğuna gülümseyeceğime dair bir rekabet konusu bile olmuştum. Baş edilmesi imkânsız kadınlardı. İmkânsızdı çünkü buna ne gücüm, ne isteğim, ne de zamanım vardı. Çocuklarına onların davrandığı gibi dünya güzeli, dünya tatlısı, dünya şekeri çocuklarmış gibi davranmamı sağlayamadıkları içinde hepsi içten içe bana düşmandı.
Uzak ve soğuk durmanın insanları daha çekici yaptığını öğrenmeye başlamam ta lise zamanına ulaşıyordu ama kesinleşmesi üniversite de oldu. Altı yıllık okul hayatım boyunca garip bir şekilde erkeklerin ilgisini çektim. Güzel bir kadın değilim. Tamam, çirkin değilim ama güzelde değilim. Herhangi bir özelliği olmayan sıradan bir tipim. Ne burnum çok güzel, ne dudaklarım çok dolgun, ne gözlerim yeşil. Sıradan siyah saçları ve sıradan kahverengi gözleri olan, ortalama bir boyda, ortalama bir kiloda bir kadın. Bende ilgilerini çekenin ne olduğunu merak edip duruyordum. Etrafta ki onca, elde edilmezi oynasa da elde edilebilmek için çaba gösteren; parmaklarını saçlarına dolayarak, gözlerini devirerek, arada çıngıraklı bir kahkaha atarak konuşan kadın varken, benim gibi etrafta gezmeyen, okulda en boş ve en sessiz, en ıssız yer neresiyse orada takılan, hiçbir organizasyona katılmayan, ders haricinde mümkün mertebe konuşmayan, insanların yüzüne bakmayan bir kızı neden çekici bulurlardı ki. Zor olanı oynadığımı sanıyorlardı ama ben zaten buydum. Bir şeyi oynamıyordum. Kazanılması gereken bir savaş, çözülmesi gereken bir bulmaca ya da açığa çıkarılması gereken bir sır değildim. Buydum işte, zaten ne görüyorlarsa oydum. Fazlasını bilmek isteyenler için hayal kırıklığından başka bir şey olamazdım.
Altı yıl boyunca tek tek hepsini reddettikten ve reddedilmeyi hazmedemeyenlerin tüm o tepkilerini ve bana zarar vermek isterken kendilerini daha çok incitmelerini izledikten sonra en sonunda benim ilgimi çekebilecek bir erkek olmadığına karar vermiştim. Aslında onlara şans vermiştim. Birkaç tanesine şans vermiştim. Sonuçta ben de bir insandım ve her ne kadar duygusal olarak bir şey hissetmesem de yani hissedemesem de frijit falan değildim, bir takım fiziksel ihtiyaçlarım vardı. Bir tıp öğrencisi olarak bunları reddedecek değildim. Ama ne öpüştüklerim ne de seviştiklerim bir anlam ya da bir iz bırakamadı bende. Sadece tatmin olmuşsam bunun verdiği haz, ötesi yok. Ötesine ihtiyacım da yoktu. Etrafımda ki kızların “ilişki” dedikleri o şeyin içine kendilerini hapsedip, hayatlarını kısıtlamalarını ve bir de üstüne üstlük bundan zevk almalarını anlayamıyordum. Eğer bunu sağlayan bir şeyler hissetmekse dediğim gibi zaten ihtiyacım da yoktu.
Sahip olduğum tek ilişki -ki eğer buna ilişki denebilirse- Turgut adında bir adamla olmuştu. Üniversitenin üçüncü sınıfında, bir derste, amfide yer kalmayıp ta benim yanıma oturduğunda tanışmıştık. Yanıma oturduğu o ders boyunca hiç konuşmadı. Ben de konuşmadım. Ama ilk defa, yanıma oturan bir adamdan rahatsız olmamıştım. Ondan sonra sanki gizli bir anlaşma yapmışız gibi o derste hep benim yanıma oturdu. Ve biz yine de haftalarca hiç konuşmadık. Finallerden önceki son ders benden birkaç sayfanın fotokopisini çekmek için defterimi istedi. Bende verdim. Ama geri getirmesi biraz zaman aldı. Bende onu beklemeden çekip gittim. Öteki ders alırım diye düşünmüştüm.
Telefon numaram sadece öğrenci işlerinde ki yetkililerde vardı. Ne sınıftan ne de okuldan kimseye telefon numaramı vermemiştim. Birkaç saat sonra, numarayı her nasıl bulmuşsa beni aradı ve defterimi geri vermek için evimin adresini istedi. O akşam Turgut defteri getirdiğinde ben sadece defteri alıp onu gönderecektim. Farklı bir şey olması da beklenemezdi ama gayet mantıksız bir şekilde ve gayet kendiliğinden defteri alırken elimi tuttu. Ben de onu içeri davet ettim. Ama çay içmeye değil…
İnsan vücudu tuhaf bir mekanizmadır ve belli miktarda elektrikle yüklüdür. Eğer sizinle bu elektriğin alışverişini doğru yapacak birine rastlarsanız ve yanlışlıkla da ona temas ederseniz üzerinizde ki o yükü atmadan rahatlayamazsınız. Turgut, tek başıma kaldığım o evi benden sonra en çok gören insan olmuştu. Pek çok konuda benim için ilkti ve pek çoğu içinde uzun zaman ilk kaldı. Hatta bazı şeyler için ilk ve son oldu. Birbirimizi incitecek ya da kıracak hiçbir şey yapmadık, aslında birbirimize hiç, birbirimizi incitecek kadar da yaklaşmadık. Yatakta mesafemiz hiç olmadı ama onunla ilişkim yataktan kalktıktan sonra diğer insanlardan daha farklı olmadı. Yine de kabul etmeliyim ki bana en çok yaklaşabilen ve kendi çapımda en azından bir şeyler hissedebildiğim, paylaşabildiğim tek insan da Turgut oldu.
Tanışmamız üçüncü sınıfta oldu ve mezun olana kadar da “ilişkimiz” devam etti. Hala da görüşüyorum onunla. Bazen sadece konuşmak için, bazen sadece yatmak için, bazen de ikisi birden… Yani hala hayatımda bir şekilde bir yer verdiğim bir iki insandan biri. Ama onunla ilişkimiz, ben bu yerde yatan herifle birlikte olmaya başladığım günden itibaren, sadece konuşmakla sınırlandırılmıştı. Çünkü ihanet, her türüyle, bu hayatta en nefret ettiğim şeydir. Ve ben asla başkasında onaylamadığım bir şeyi yapmam. Bu da kendine ihanettir ne de olsa.

Mezun olup uzmanlık sınavını da kazandığımda artık hayatla ilgili kaygılarımın çoğu bitmişti. Kendimi kurtarmıştım. Kuşağımın hayat amacını gerçekleştirmiştim: yırtmıştım. Çalışmaya başladığım ilk gün teyzem hastaneye çiçek gönderdi.
Teyzemle o geceden sonra yüz yüze gelmemiz yaklaşık bir yılı buldu. Uzunca bir zaman yani birkaç ay kadar beni arayamadı. Ben de onu aramadım. Aramamı gerektirecek herhangi bir şey yoktu. Arada babamı arayıp beni sorduğunu biliyordum çünkü bir keresinde paralel telefondan konuşmalarını dinlemiştim. Telefon açmak için ahizeyi kaldırdığımda teyzemin sesini duyunca kapatmadım. Ağlamaklı bir sesle babama “nasıl olduğumu” soruyordu. Kendimi yokladım, hayır, hiç bir şey hissetmiyordum, üzülmüyordum ya da kızgın değildim. Teyzem, benim için her ne ifade ediyorduysa; artık etmiyordu. Devamını dinlemek ilgimi çekmediği için yavaşça telefonu kapattım. Tıp fakültesini kazandığımı öğrendiğinde arayıp benimle konuşmak istemiş. Ama o gece evde değildim. Turgut gelmişti ve ben galonlarca içki içmiştim. Bünyemin ne kadar içkiye dayanabileceğini test eder gibi içmiştim. Çünkü o gün, benim özgürlüğümün başlayacağı gündü, kutlamalıydım. Ertesi sabah hala sarhoş ve az önce yataktan çıktığı her halinden belli olan bir halde eve girdiğimde babam, işe gitmek için evden çıkmak üzereydi. Beni görünce bir şey söylemek istedi ama sadece “yeni mi geliyorsun?” dedi. Aklımdan milyonlarca arsız cevap geçti ama sadece “evet, bir arkadaşımda kaldım” dedim. Bu, ben kurduğumda o kadar inandırıcılıktan uzak bir cümleydi ki. Bir arkadaşında kalmak… Ama babam sorgulamadı, sorgulamak istemedi. İkimiz koridorda durmuş, birbirimize bakıyorduk. Sonunda kapıya yönelirken “Lütfen bir daha ki sefere haber ver” dedi. Sanki umurundaydı…
Teyzemin sonunda dayanamayıp aylar sonra eve gelmesi de işte bu sabaha denk geliyor. Kapıyı kaç kere çaldı bilmiyorum ama ben sonunda uyanıp, kapıyı açtığımda yüzünde dehşete kapılmış bir ifade vardı; ilk söylediği “babanı aradım, evde yatıyor dedi, bir şey olmasından korktum” oldu. Babamı aradın? İyi, peki… Elim kapının kolunda, bir şey söylemeden bekliyordum. Yüzümün ifadesizliğinden o kadar emindim ki, teyzemin bana ne söyleyeceğini merak ediyordum. “İçeri girebilir miyim?”dedi. Kapıdan çekilip, geçmesi için ona yer açtım. Salonda karşılıklı koltuklara oturup birer kahve içtik. Konuyu tabi ki açmayacaktım. Babama yaptığımı ona da yapmak istiyordum ve açıklama yapmasına izin vermeye niyetim yoktu. Ölmüş kardeşinin kocasıyla yatıyordu, nasıl bir açıklama yapabilirdi ki? Biz de sadece kahve içtik ve sanki başımızdan bir şey geçmemiş gibi havadan sudan, üniversiteden, falandan filandan konuştuk. Bir zaman sonra gerçekten bu olay hiç yaşanmamış gibi oldu. Zaten çok şey paylaşan bir aile olmadığımız için oturup tartışacak, konuyu bir çözüme kavuşturacak halimizde yoktu. En iyisi yok saymaktı ve biz de öyle yaptık. İlişkileri devam etti mi net olarak bilmiyorum. Hiçbir zaman sormadım ya da merak etmedim. Çünkü bir kere ya da yüz kere yapmış olmalarının benim gözümde bir farkı yoktu. Önemli olan olayın niceliğinden ziyade niteliğiydi. Ama ben devam ettiklerini tahmin ediyorum. Yaşları ilerlemiş, basit karakterli, hayatta bir ayrıcalıkları olmayan, dışa kapalı bu iki insan, birbirine muhtaçtı. Birbirlerinden başkasını bulmak için ne şansları ne de takatleri vardı. O yüzden devam etmeleri hiç de anormal olmazdı. Hem ne kadar üzerinde konuşulmasa da yine de yakalanmaları bu işi ortaya çıkarmıştı ve bu da onları rahatlatmıştı. Sanki olay, açığa çıkınca meşrulaşmıştı.
Uzmanlık sınavına hazırlanırken aynı zamanda da bir hastanede pratisyen olarak çalışmaya başlamıştım. Hastana de olmak bana iyi geliyordu. Nedeni çok basitti aslında: etrafımda bana muhtaç insanların olması egomu inanılmaz ölçüde tatmin ediyordu. Hayattan diğer insanlardan farklı olarak para ya da seks aracılığıyla tatmin bekleyen bir yapım yoktu. Beslemem gereken tek tarafım egomdu. Daha sonraları bu uzmanlığımı seçerken neden cerrahiyi düşünmediğime dair çok pişman oldum. Çünkü asıl ego tatmin eden, asıl her şeyin hâkimi olmanıza en fazla izin veren dal oydu. Ama cerrah olmasam da ben, yine de bir şeylere hâkimiyet hissi veren bu mesleğin her dalında mutlu olabilirdim. Ve oldum da. Yani kendimce. Karşımda benden çektikleri sıkıntının adını koymamı bekleyen, bunu sonlandırmamı isteyen, ne desem yapmaya hazır insanlar vardı. Aileleri, canlarından fazla sevip korudukları o çocukları benim, yani hiç tanımadıkları bir kadının ellerine emanet ediyordu. Ve ben onlara ne istersem yapabilirdim. Ağzımdan çıkacak iki çift lafa bakardı. Zaman içinde uzmanlaştıkça, daha çok şey bildikçe, daha çok vaka görüp daha çok hastayı tedavi ettikçe iyice inandım ben olmadan bir şey yapamayacaklarına.
Ve tam bu ego fırtınasının ortasında rastladım bu yerde yatan domuza.
Sezen adında bir hastam vardı. Beş yaşlarında, sarı, kedi tüyü gibi bir tutam saçı olan, çilli, zayıfça bir kızdı. Alerjik astımı vardı ve neredeyse yeryüzünde ki her şeye alerjisi vardı. Annesi babası beraber getirirlerdi. İkisi de çocuğu çoktan ilgi manyağı yapmışlardı bile. Ufacık bir hırıltısında koşarak benim muayenehaneme geliyorlardı. Onları sorgulayacak ya da yargılayacak değildim, ne de olsa üzerlerinden para kazanıyordum. Ama bu onlara da hastalıklı kızlarına da sinir olduğum gerçeğini de değiştirmiyordu. Sezen sevimli bir kız falan değildi. O kadar mıymıntı ve pısırık bir çocuktu ki insanı çileden çıkarıyordu. Annesi bunun astımından kaynaklı özgüven eksikliği olabileceğine kanaat getirmiş ve beş yaşında ki bu kızı bir de psikologa götürmeye başlamıştı. Zaten oldum olası bu son dönem özellikle benim kuşağımda ki anneleri anlamakta zorlanırım. El kadar çocukları tutar; bale, voleybol, karate, Fransızca dersi, tenis, yüzme, jimnastik, su topu, çim hokeyi, ebru sanatı, resim, heykel, kilden tabak yapma, bok, püsür…bir dolu şeyin içine bir anda ve hepsini birden yapsınlar diye atarlar. Çocukta hiçbirini tam olarak öğrenemez, sonunda her şeyden yarım yamalak anlayan ukala bir şey olur çıkar. Ama annesinin tatmin olması yeterlidir. Kendi çocuğu diğerlerinin çocuklarından iki dil daha fazla biliyor ve onlar kara kalem çizerken bu, yağlı boya portre yapıyorsa daha ne isteyebilirler ki hayattan. Varsın çocuk, ambale olmuş bir kafayla hayatın asıl zevklerinden mahrum ve gerçeklerinden bihaber büyüsün. Ağaç gördüğünde ona tırmanması gerekirken olduğu yerden yaşını hesaplamaya çalışan çocuklar tanımıştım. Muayenehanemin camından bakıp, bahçedeki çam ağacının tarihini ve bitki dünyasında ki yerini bana anlatmaya kalkan altı yaşında ki botanikçiye büyük bir hayretle bakakalmış ve çıkarlarken annesinin elini sıkmıştım. Bir çocuğun çocukluğunu bu kadar net bir şekilde öldürmeyi başardığı için. Ama sanırım o, benim hareketimi bu şekilde anlamamıştır.
Ama Sezende bunlarda yoktu. O ukala bile olamamış bir çocuktu. Beyaza çalan yüzüyle romanlarda ki hastalıklı kızlara benziyordu. Evet, astımı vardı belki ama benim başka hastalarımda da astım vardı ve bunlar onun kadar astımlı astımlı gezmiyorlardı ortalarda. Sezen, adeta hastalığını seviyordu. Daha doğrusu bu hastalığın ona kazandırdığı imtiyazları. Koşmak zorunda değildi. İstemediği hiçbir şeyi yemezdi. Hiçbir şeyi hızlıca yapması beklenmiyordu; hatta bazen yapması bile beklenmiyordu. İstediği an tıkanıyor numarası yapıp duygu sömürüsü yapabilirdi. Ah ne kadar da çabuk yoruluyordu o minik bünyesi! Bu numaraları yutmayan tek bendim ve o da bunun farkında olduğu için, beni hiç kandıramadığı için benden nefret ediyordu. Bende onun tüm bu mıymıntı hallerinden nefret ediyordum.
İşte bu Sezen den bana zaten iyilik gelmeyeceğini beklemeliydim ama nedense en başta düşünemedim bunu ve onu bir seferinde annesi ile birlikte bana getiren aile dostları ile tanışma gafletinde bulundum.
Hakan, ilk tanışmada hemen elinizi sıkıca kavrayıveren ve gerçekten elinizi sıkan adamlardandı. Gözlerinizin içine bakarak konuşur ve sizi daima dinlerdi ya da dinlermiş gibi yapardı. Ama o kadar iyi yapardı ki; kesinlikle şüphelenmezdiniz. Hakan, tam bir güvenilecek adam abidesiydi. Geniş omuzlar, irice eller, açık bir alın. İmajı destekleyen kalın ama net bir ses tonu ve gayet düzgün bir konuşma. Ona bir an bakıp arabanızın ya da evinizin anahtarını verebilirdiniz. Benim muayenehaneme ilk girdiğinde çok keskin adımlarla yanıma gelmiş ve direkt elini uzatmıştı: “Merhaba ben Hakan, Sezen’in amcası sayılırım. Sonunda sizi görebilmek gerçekten çok hoş. Sezen ve anne babası sizden pek çok kere bahsettiler.”
Sezen benden mi bahsetti? Tanrı aşkına o çocuk, bu adama benim hakkımda ne anlatabilirdi ki? Hem de benden bu kadar nefret ederken.
Hakan elimi sıkıca tutmuş hafifçe sıkıp sallarken gözlerini de gözlerime dikmişti. Bir şey vardı ve bu şey, kesinlikle her taraftan hissedilebilecek kadar net bir haldeydi. “Merhaba” dedim bende. Yeterliydi. İşte biz Hakanla böyle tanıştık.
Ve sonra Hakan, Sezen’i birkaç kere daha getirdi. Her içeri girip elimi sıkışında o “bir şey” in dozajı artıyordu. En sonuncuda yanlarında anne yoktu. Sezen’in muayenesi bittikten sonra tam kapıdan çıkmadan Hakan yine benim elimi sıktı ama bu kez bana diktiği gözlerinde; beni soyduğunu, hemen paravanın arkasında duran yatağa yatırıp bacaklarımı ikiye ayırdığını o kadar net gördüm ki dilim damağım kurudu. Onlar çıktıktan sonra masama oturup bir bardak su içtim. Hemen o akşam beni aradı. Cep numaramı Sezen’in çantasında (hiç yanından ayırmadığı pembe renkli, payetli bir çantası vardı) taşıdığı kartımdan almıştı. Ertesi gün için akşam yemeği teklifini kabul ettim çünkü ikimizde o yemeğe neden çıktığımızı biliyorduk. Bunu tartacak, altını üstünü kazıyacak falan değildim. O erkekti bende kadındım ve evet birbirimizle ilgili planlarımız vardı. İnsanın vücuduna karşı koyması zordur. Bunun cinsiyetle ilgisi yoktur. Beden bir kere kararını vermişse, ne yapsanız kaçamazsınız. Bende denemedim bile.
Ertesi akşam yemeğinin sonucu düşündüğüm kadar şiddetli bir çarpışma oldu. Benim gibi hisleri olmayan birini bile sarsacak kadar şiddetli. Hakan, her nasılsa benim bedenimi benden iyi tanıyor gibiydi. Nereye dokunacağını daha doğrusu ne zaman nereye dokunacağını o kadar iyi biliyordu ki teslim olmamak için çok büyük çaba veriyordum. O da benim kendimi bırakmam için elinden geleni yapıyordu. Tüm bu savaş, bu çatışma o geceden itibaren uzun bir zaman sürdü. Ve o zaman içinde bir yerde Hakan, her nasılsa yatak odamdan oturma odama geçti.
Onunla konuşmaya başlamıştım. O benimle başından beri konuşuyordu. Ben sadece dinlerdim. Benim hayatıma dair asla bir şey konuşmazdık. Bana bazen haberlerden, gündelik olaylardan bahsederdi. Bazen bir filmden ya da bir sergiden, müşterilerinden, yeni mobilyalardan, ağaçlardan… İlgimi çekmediğini anladığı an kısa keser bırakırdı. Beni asla dinlemem ya da ona katılmam, cevap vermem, yorum yapmam için zorlamadı. Ben zaten ilgimi çekmeyen hiçbir konudan bahsetmezdim ki. Ama bir gün, beraber yemek yerken, birden kendimi okuduğum ve gerçekten çok sevdiğim bir kitaptan bahsederken buldum. Gözleri parlamıştı çünkü kazıdığı duvarda ona bir delik açmıştım. Sonra bir başka gün hastalarımdan konuştuk, sonra hastaneden, okuldan. Konular arttı, çoğaldı. Eğer o, o kadar sabırlı olmasaydı bu asla olmazdı.
Hakan’ın işi ahşap döşemeler ve mobilyalar üzerineydi. Bu iş aslında ona babasından kalmıştı ama severek yapıyordu. Şehirde birkaç mağazası ve şehrin biraz dışında dev bir atölyesi vardı. Evinin en alt katında ki bodrumda ise tiner ve boya kokan küçük bir atölyesi vardı; burada kendi tasarladığı ahşap eşyaları yapıyordu. Kendince anlam verdiği birkaç şey biriydi o özel tasarımlar. İçlerinde bir tane çocuk treni vardı ki görülmeye değerdi. İçine dört-beş yaşlarında bir çocuğun sığabileceği genişlikte iki vagonlu ahşap bir trendi bu ve duvar dibinde kıvrılmış duruyordu.
İlişkimizin –ki evet, artık bu bir ilişkiydi- yaklaşık altıncı ayı bitiyordu ki ben bu döşemeleri yenilemeye karar verdim. Hakan, tanıdığı işçileri ve malzeme ayarladı hemen. Sadece iki gün sürecekti ama ben evde inşaat halinde kalmak istemiyordum. Düzensizlik canımı sıkar çünkü. Hele de söz konusu benim evimse. Kazandığımın çoğunu bu eve yatırıp kendime görkemli bir sığınak yaratmıştım. Şehir merkezinden biraz uzakta, bir sitenin en üst katında dubleks bir daire. Her yer ses geçirmez malzeme ile kaplanmıştı. Yerden ısıtmalıydı ve tüm zeminler ahşaptı. Işıklandırmayı olabildiğince sade ve loş yapmıştım. Mobilyalarım sade ve azdı. Hiçbir yerde biblo, vazo, çerçeve gibi gereksiz ıvır zıvır yoktu. Yatak odasında Hakan’ın deli olduğu, neredeyse dört kişilik dev bir yatak vardı. Ve de üç kapaklı, her kapağı ayna kaplı bir dolap. O odada tüm zemin halı kaplıydı. Yatak odasına bitişik banyoda kocaman bir jakuzi vardı. Bu ev, benim sığınağım, mabedim, mağaram, yuvamdı.
Ve Hakan bana ilişkimizin en önemli teklifini yaptı: inşaatın süreceği o iki gün onda kalmamı istedi. Benim için kendi evim dışında bir yerde kalmak o kadar yorucu ve can sıkıcıydı ki en azından onunla kalmak belki daha kolay olabilirdi. Bende kabul ettim ve iki gün birlikte kaldık. Pek çok konuda çok verimli bir iki gün oldu bu ve ben bu zamanın sonunda en büyük hatamı yaptım: teslim oldum. Artık ona güveniyordum. Hatta galiba ben mutluydum. Sorgulamayı bırakmış, ipleri sıkmaktan, çekmekten vazgeçmiş ve ona ayak uydurmaya başlamıştım. Rahatlamıştım. İlk defa kendimi birine bu kadar bırakmıştım.
Her şey bu şekilde giderken biz artık bir yıla yaklaşıyorduk ve ben, uyuklamaya başlayıp süngü elimizden kaydığı an saldırıya uğrayacağımız gerçeğini unutmuştum. Saf, aptal bir haldeydim. Derken Sezen’in krizleri başladı ve biz de yeniden testlere başladık. Yeni bir şeye daha alerjisi olduğu kesindi. Ne olduğunu bulmamız gerekiyordu. Hali hazırda olan yüzlerce alerjisini ancak kontrol altında tutabiliyorduk, o yüzden bir tane daha çıkması hoş olmamıştı. Bunun anlamı yeni maruz kaldığı bir şey olduğuydu. Ona yeni gitmeye başladığı yerler olup olmadığını ya da yeni yediği bir şeyler olup olmadığını sordum. Bir hafta süren testler ve Sezen le yaptığım fena halde can sıkıcı konuşmalardan sonra sonunda yeni alerjisini buldum.

Hakan bu akşam yemek için bana geldiğinde eminim ki geceyi kendi yaptırdığı döşemelerimde cansız olarak bitireceğini düşünmemiştir. Ama işte hayat sürprizlerle dolu ve ne yazık ki hepsi de iyi değil. Kapıyı açıp onu içeri aldığımda, her şeye rağmen dilini ağzıma sokup beni öpmesine izin verdiğimde, arkamı dönüp mutfağa gidip, benimle gelmesini istediğimde de düşünmemiştir. O karşımdaki sandalyeye oturmuş benim salata hazırlamamı izlerken ona değil de halka halka dildiğim havuçlara bakarak “Sezen’in neye alerjisi varmış biliyor musun?” diye sorduğumda bile bir şey düşünmemiştir. Düşünmüş olsa cevabı ben söylemeden bilir; bacak bacak üstüne atmış bir halde karşımda oturacağı yerde kapıya koşması gerektiğini de tahmin ederdi. Ama yapmadı. Benden cevabı vermemi bekledi: “Neye varmış hayatım?”
“Tinere”
Yüzünde önce beliren anlamaz bakış, yavaşça “acaba” ya dönüştü ve ten rengi hafifçe açıldı. Son dildiğim havucun en son parçasını ağzıma atıp devam ettim bende:
“Annesiyle Hakan amcasının evine gittikleri zaman, onlar yukardayken o, aşağıda trene biniyormuş. Oradaki tuhaf kokuyu daha öncede fark etmiş aslında ama nedense o koku onu rahatsız etmiyormuş, hatta o kokuyu seviyormuş.”
Yavaşça sandalyeden kalkıldı, temkinli adımlarla tezgaha yaklaşıldı. İki elini benim kesme tahtamın önüne gelecek şekilde tezgaha dayadı ve gözlerini yüzüme dikti ve “Ben…” dedi. Elimdeki, o büyük mağazadan aldığımız keskin bıçağı sağdan sola sallayıverince sesi kesildi. Dinlemek istediğimi de nereden çıkarmıştı ki? Açıklamaya ihtiyacım yoktu ki. Ben zaten anlamıştım, ne dinleyecektim şimdi? Bir sürü boş laf.
Boğazında ki derin yarıktan fışkıran kana kendide inanamadı. Bir anda tüm havuçların, marulların, turpların üzeri kıpkırmızı olmuştu. İki eliyle kendi boğazını kavradı sanki tutunca o kan akmayacakmış gibi. Gözlerini kocaman açmış bana bakıyordu. Elimdeki bıçağı bırakmadan tezgahın arkasından dolanıp onun karşısına doğru geldim. Ben ilerlerken o kaçmak ister gibi geri geri gitti ama sendeledi ve yere düştü. Ayaklarını sağa sola çarpıp yerde kıvranırken; mutfak halısı ayaklarının altında tortop oldu. Elimde ki bıçağı arkamdaki tezgaha bıraktım. Hakan’ın üzerinden eğilip kafasının arka sağında duran sandalyeyi aldım ve karşısına doğru, mutfağın ortasına koydum.
Oturmadan önce gidip buzdolabından kendime meyve suyu çıkarıp bir bardağa doldurdum, sandalyeye oturdum. Ne de olsa Şah damarıydı kestiğim ve o kadar kolay bitmeyecekti.

son
haziran-ekim 2008

39 yorum:

  1. hep yazman gerek,arada bir demiyorum bak hep yaz sen.aklına ve eline sağlık

    YanıtlaSil
  2. Çok etkilendim

    YanıtlaSil
  3. hepsini okumak gözlerimi yorduysa da buna kesinlikle değdi bu işte gerçekten çok iyisiniz

    YanıtlaSil
  4. gözlerinize sağlık, biliyorum biraz yorucu :)) teşekkürler bu arada

    YanıtlaSil
  5. sayfanın beğenilmek için bir butona ihtiyacı var bence... ellerinize sağlık..

    YanıtlaSil
  6. özet geç panpa üşendim :)

    YanıtlaSil
  7. hiç sıkılmadan okudum.dilini sevdim.kitap olsa bayıla bayıla okurum.
    kızı sevdim.soğukluğunu,insanların çocuğuna gıcık olmasını ve çocuklara agucuk dememesini vb...teyze ve baba yakalandığında şok geçirmedim,bekliyordum.sezenin alerjisi tiner değil de hakana ait bir başka sıvı çıksaydı "işte budur"diye bağıracaktım :D kabul house md seyrediyorum:D şimdi vaktim yok,diğerlerini daha sonra okucam.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. çok teşekkür ederim :)hepsini oku, hepsini :)))

      Sil
  8. Tamam herşey çok hoş ama sezen için bir hastası için hastalığına neden olan kişiyi öldürmesini anlamadım...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. sezen için değil, kendisini aldattığı için.

      Sil
    2. ilk başta bende anlamdım ama tekrar okuyunca anlaşılıyor.. :) tebrikler güzel betimleme muhteşem karekter.. :) yalnız karekterin adı var mı? Belki vardır ama ben farketmedim?

      Sil
    3. Hayır, bir adı yok.

      Sil
  9. Tebrik ederim. gerçekten çok başarılı. hiç bayat ve yavan değil, böyle ağız dolusu birşey yemiş hissi veriyor :) devamını dilerim.
    Özgün.

    YanıtlaSil
  10. süperrr.ilk paragraftan itibaren kilitlendim.roman tadında..tebrikler

    YanıtlaSil
  11. tebrik ediyorum çok akıcı ve sürükleyici.

    YanıtlaSil
  12. Gözleri yorulmak pahasına okuyan herkese ve yorumlarınıza teşekkürler.

    YanıtlaSil
  13. gözlerimi kırpmadan okudum...
    bazen piskopat olup olmadığını düşünüyordum ama bu yazıyla aklımdaki soru işaretini kaldırmış oldun ördek:D

    YanıtlaSil
  14. sonlara yaklastıkca daha cok heycanladım ve karakteri daha cok sevdim... acaba hangi ruh haliyle yazıldı..

    YanıtlaSil
  15. Ya noldu yani sonunda Sezenin annesiyle mi yatıyormuş Hakan bu yuzden mi öldürdü onu kadın? diğer turlusunu dusunmek ble istemiyrum cok zorlama olur zaten...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. yok, tam dediğin gibi oldu. merak etme :)

      Sil
  16. ..git yaşamı yaşa..kendini heber etmişsin be güzelim

    YanıtlaSil
  17. Hiç üşenmeden ve sıkılmadan okudum,tebrikler bu akıcılığı sağlaman çok profesyonelce.

    YanıtlaSil
  18. Gercekten guzel bir yazi... Seni okan b.gen tweetiyle farkettim. Aslinda ekranda okumayi pek sevmem ama seninkini bir cirpida okudum. Cok iyi....

    YanıtlaSil
  19. bunun devamını da bilmek istiyor insan sonra ne oldu diye bu karakter acaba hapisde nasıl bir ruh haline girerdi? Bu karaktein yalnızlığını sevdim insanlara olan o mesafesini sevdim yorulmak istemeyen uğraşmak istemeyen nasıl olsa birgün idecekelr neden bağlanayım mantığını...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. bir gün birileri film ya da dizi yaparsa, devamını da öğreniriz belki :)))

      Sil
  20. Devamını okuduktan sonra filmi yapılsın ama önce okumak isterim okumak daha güzel:)

    Tekrar okumak istedim linki kaybettim sandım neden not etmedim dedim ama neyseki eklemişim Okan'ın sayfasında daduruyor hala. hala bu karakteri düşünüyorum. Bir filmi izledikten sonra yada bir kitabı okuduktan sonra gece gündüz düşünüryorsak etkilendik demektir. gerçekten etkilendim ama beni etkileyen hikayenin sonu değil hikayedeki karakter. Sevmek istedim o istemez diye bile düşündüm. bu kadını sevdim nedense. onla tanışmak istedim hayal olduğunu yok sayarak. yanıma gelmiş gibi bir yerlerde dolaşıyor gibi bir his oluştu. Çok saçma bulabilirsiniz yorumumu ama böyle hissediyorum. Acıkmışım susamışım gibi geldim yine okudum hikayeyi. Karakterin ismi geçmiyor ama ben ona Sema dediğimi farkettim. İlgi manyağı olmuş çocuklar üzerindeki analizi müthişti. Bazı şeylere bakış açımı yeniledi.. İlk kez hikaye okumuş gibi bir yorumda bulundum farkındayım artık susmalıyım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. :)) bu hikayenin ve o isimsiz kadının kendilerini tekrar tekrar okumanızı sağlaması çok güzel... diğerlerini okuduğunuzda da böyle etki edecek mi bakalım :))

      Sil
  21. Anladım ki etki kalemde sizin hayal gücünüzün kelime hazinenizin zenginliğinde. Tabii ki öyle olmalı fakat Ahşap Döşeme öyle şans eseri yazılmış denk gelmiş birşey değil anlatamadım tam ne demek istediğimi şöyle söyliyeyim ahşap döşeme'yi tekrar okudum tekrar okuyacağıma eminim o isimsiz kadını sevdim neden bilmiyorum etkilendim. sonra Siyah takım elbise'ye tıkladım başlangıçta içine aldı beni hikaye müthiş bir merakla okudum hiç sıkılmadan anlatma biçiminizi çok sevdim Ahşap döşeme yi başka sevdim ama kaleminizi bir bütün olarak çok çok sevdim takdir ettim. hayal gücünüze, kelime hazinenize emeğinize kaleminize sağlık diyorum ve ben buraya abone oldum.

    YanıtlaSil
  22. akıyor
    akarken yakıyor
    yakarken dalıp kül oluryosun
    bitince kendine gelmen gerekiyor
    gelemiyosuun
    iyisiin
    iyisin babya baya iyiiisin

    ruslar kadar varsıın
    sıksan dostoyevskiyiii atarsıın koynuna o kadar diyoruum
    onunda aklını çelebilirsin manasında iyiiisin manasında
    böyle birşey yazabilirmiyim diye sorduğumda
    içimden kıskançlık çıkaracakkadar

    iyi bişi diyoruum her satırımdaa
    sakın ha yalnış anlama
    son günlerde okuduğum en akışkan sürükleyici
    doyurucu
    ve vaybe dedirten şey
    bu
    bence ne yapıyorsan bırak

    bunları yaz
    .....maya devam ettttt

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aldığım en hoş yorumlardan biriydi, acayip :) teşekkürler. Bu arada Ruslar tipim değil ya :))

      Sil
  23. iyiki varsın,sen olmasaydın bu yazıyı okuma fırsatına erişemeyecektim.En sevdiğim şarkı gibi dilimden düşmüyor artık,herkese öneriyorum,büyüdükçe büyüyorrr

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkürler :) okumaya devam o zaman

      Sil
  24. barika yazılarını blogumda paylaşıyorum ama senin linkini atarak tabi :) bi sorun olmaz umarım

    http://seninicinkiraz.blogspot.com/

    YanıtlaSil
  25. Daha uzun yıllar blog yazmanız dileğiyle..

    YanıtlaSil