1 Ağustos 2014 Cuma

RENGARENK GÖKYÜZÜ



Öğrenmenin yaşı yok diye boşa dememişler. Otuzumuza geldik artık, daha neler falan demeyin. En sancılı öğrenmeler asıl bu yaştan sonra olanlar.

Elimizin döndüğünce bir şeyler çiziktirmişiz bu saate kadar, boyamışız, renklendirmişiz. Resim bizim resmimiz, akım bize göre, gerisinden kime ne! Deriz demesine de sonra günün birinde birisi şunu deyiverir: e ama o renk orada olmamış ki.

Denizlerini sarıya, gökyüzünü yeşile boyamışızdır. Bize göre de gayet güzeldir. O işgüzar, gökyüzü mavi olur ısrarıyla kafamızı şişirmese daha iyi olur ama susmaz. Madem susmaz, biz de inadında daha koyu yeşile boyarız gökyüzünü. "Gökyüzü mavi olur"cular kolay, savarsın başından gider, susmaz, söylenir ama gider.

Sonra bir gün, yanına usulca yanaşan biri şöyle deyiverir: pembeye boyasak gökyüzünü? Onun gitmeye niyeti de yoktur. Afallarsın. Pembeye? Boyasak? Çoğul mu boyayacağız. Gökyüzüne ortak mı çıkıyor ne yapıyor şimdi? Hem pembe gökyüzü mü olurmuş?!

E yeşil oluyor, pembe niye olamasın?

Renkler ve zevkler tartışılmaz diye boşa dememişler. Sana yeşil güzeldir gökyüzü, ona pembe. Mesele o değil zaten, mesele ne renge boyayacağınız da değil, mesela gökyüzünü paylaşıp paylaşmayacağınız.

Turgut Uyar boşuna yazmamış Göğe Bakma Durağı'nı:

"İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla, bu evleri de, bunları da
Göğe bakalım "

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme