15 Nisan 2013 Pazartesi

KIROYUM AMA PARA BENDE!


“Kıroyum ama para bende”; diğer sürücülerin dikkatini dağıtıyor diye kamyon arkası yazılar yasaklanmadan önce en çok geyiği yapılan yazılardan biri olmasının yanı sıra; ülkemizin arabesk çağları olarak da adlandırılan, Özal zamanı ve sonrası zenginleri ve sonradan görmelerini kapsayan basit görünümlü ama çok içerikli bir cümledir. Peki, bu cümle şimdi neden sabah sabah bu yazının paragraf girişi olmuştur?

Hem annesi, hem de babası kanser hastası olan bir şahıs olarak, Bayraktar’ın cami avlusunda kanser hastası bir kızın derdinin ne olduğunu dinlemeden cebine para sıkıştırması beni belki sizden bir dirhem daha fazla rahatsız etti ama genel rahatsızlık üzerinden gitmek daha sağlıklı olabilir. Genel rahatsızlığım ise zaten olayların geneli ile alakalı...

En başından, şu politikacı milletinin 850 kişilik koruma ordusu ile camiye gidip namaz kılmasının terazide nereye denk geldiğini düşünmek lazım. Bir kot pantolon, bir tişört, iki de sivil koruma ile sessiz sedasız gidip namaz kılsalar olmaz di mi? Sanıyor musunuz ki benim bu balık hafızalı, cumhurbaşkanının adını bile zor hatırlayan halkım cami kapısında Bayraktar’ı görünce tanıyıp da koşarak üzerine atlayacak? 50 kişinin 45 i tanırsa dişimi kırarım. Ama görüntü böyle olunca mecbur kalıyorsunuz tanımaya. O kalabalığı görünce, “a bu kimmiş” cümlesi ister istemez kuruluyor. Sadece cami mi sanki yok, her yere illa peşte o ordu ile gidilecek. Şahsı muhteremlerin geçeceği yerin on kilometre etrafındaki yollar kapatılacak, olmadı şeritler azaltılacak, metro ve metrobüs seferleri yeniden ayarlanacak, vapur seferleri iptal edilecek. Herkes yoldan çekilecek, olmadı şahsı muhteremlerin geçeceği yollardan uzak duracak hatta o gün sokağa çıkmayacak. Namaz kılacaklarsa camiler, yemek yiyeceklerse tüm Boğaz, yoldan geçeceklerse tüm kara yolu ipotek altına alınacak. Bunların dışında ve aslında içinde; başka bir ülkeden birine anlatsak abartılı siyasi mizah yapıyoruz sanılacak tüm bu şeyler bize normal gelecek. 

Şimdiden şuna da bir cevabımız olsun “Ben hanım kızın ne dediğini tam anlayamadım, o gürültüde hengamede emin olamadım”: birincisi o hengamenin sebebi sensin. İkincisi; dinleyecek vaktin yoksa yanındakilere havale edersin, o 38 yardımcı, 24 asistan ve 12 müsteşar bir işe yarıyor olsa gerek. Gerçekten çok yardımsever bir adamsan adını sanını telefonunu alırsın. E zaten ne dediklerini dahi dinleyecek vaktin yoksa, en baştan halka karışmazsın. Senin bilmem ne bakanı olduğunu duyan canlarım ciğerlerim elbette ki bir takım isteklerle yanaşacaklardır. Bu bin yıllık bir gelenek bizim ülkemizde. El etek öpmek yani, saltanattan geliyor zaar.

Şimdi o kızın geri dönüp sana o parayı gerisin geri vermesinden, bunca insanın “ayıp yahu” demesinden, o çok inandığın kitabın peygamberin bunca öğüdünden bağımsız olarak; sen bizzat kendin olarak, Bayraktar olarak bunun öylesine bir hareket olduğunu düşünüp, unutulacağını savunup –ki haklısın- geçiştirebilirsin. Nitekim insanlık denen meret, kişiden kişiye yer ve seviye değiştiriyor. Ama bir siyasetçi ya da politikacı olarak da o iş yaş söyleyeyim. Böyle durumları lehine çeviremeyecek, özür dilemesini dahi beceremeyecek, bunu münferit bir olay bir yanlış anlama halinden alıp; ters yönde çok daha göze çarpan bir şey yapmadan RTE hatta Demirel üslubu ile sadece “eh yaptımsa yaptım, ben yaptım, ne yapsaydım” diye kapatacaksan; politikayı bırak derim. Bunu ben bile diyebilirim.

Artık böyle olayları vicdanla, insanlıkla değil ancak o insanların çıkarlarına ters düşen durumlardan görecekleri zararın korkusuyla düzeltme-düzelttirme umudu taşımamız da bizim ayıbımız olsun.

Hayırlı haftalar…

Not: bu sefer blogun içeriğinin biraz dışına çıktık ama bu da can yahu!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme