Bir yazı yazdım, ortalık birbirine girdi (bkz: Kusmak). Hayır, benim takıldığım; insanların kafasında "acaba?" oluşması. Acaba yapar mıydım böyle bir şeyi? Valla dürüst olalım: bilmiyorum. Kafam o kadar bozuk ve canım o kadar sıkkındı ki bunu yazarken; eğer yazmak yerine o akşam gerçekten çıkıp bir bara gitmiş olsaydım ne olurdu, bilmem. Bundan iki yıl önce olması gerekirken bile bir şey olmadıysa sanırım yine olmazdı. Neden? Çünkü:
Benim otokontrol mekanizmam, bütün hislerimden, isteklerimden, tutkularımdan ve arzularımdan güçlü olabiliyor. Aşkından öldüğüm bir adama, tam aşkından öldüğüm sırada "hayır" demiştim -ki iyi ki demişim- de kendime inanamamıştım. Ama neden sonra zamanın bir yerinde, benim içimden başka birinin çıkmasına neden olan bir adama tam ne diyeceğimi düşündüğüm sırada O, bütün soruları geri çekti -ki iyi ki çekmiş-, ben de cevabımı kendime sakladım. Ve hatta başka bir zaman diliminde benim daha soru bana sorulmadan "evet" dediğim bir an vardır ki orada da ortada soru yokmuş aslında... Böyle arka arkaya dizince onlarca örnekmiş gibi durmasına da lüzum yok; toplamı bir seferde saydık sadece. Kendince doğruları olan her şanssız insan gibi ben de onların efendisi olmaktan kölesi olmaya doğru geçiş yaptım sonunda galiba.
Kısacası tamam, bu bir yer ve zaman sorunsalı bence. Doğru cevap diye bir şey yok ama doğru soru diye bir şey var. Doğru soruları soran bir adam varsa eğer bu yer kürenin durduğum yere yakın bir yerinde; ben de kendimce cevap verebilirim belki.
15 Kasım 2010 Pazartesi
11 Kasım 2010 Perşembe
barika'nın kuyusu: YÜZÜK 2-son
barika'nın kuyusu: YÜZÜK 2-son: "Mayıs 2010 – Şimal Yemek masasında onunla karşılıklı oturmuş menüye bakarlarken aslında aklındakileri toparlamaya çalışıyordu. Dilinin ucun..."
YÜZÜK 2-son
Mayıs 2010 – Şimal
Yemek masasında onunla karşılıklı oturmuş menüye bakarlarken aslında aklındakileri toparlamaya çalışıyordu. Dilinin ucuna gelen onlarca hoyrat, yaban ve keskin cümleyi evirip çeviriyor, kendini bu sefer daha sakin konuşabilmek için zorluyordu. “çorba içer miyiz?” dediğini duyunca homurdanarak “hayır” dedi, sonra da pişman oldu. Bilerek yapmıyordu ama! Canı yanıyordu. Yaralı hayvan halindendi hırçınlığı, elinde değildi. İstemiyordu çorba filan içmek! O gidince sonra nasıl içecekti bu çorbaları. O kadar kızgındı ki ona…
Bir hafta önce aramıştı Doğu onu teklifle ilgili. “Şimal inanamayacaksın olanlara. Adamlar bana yurt dışı ofisin yöneticiliğini teklif ettiler!” İnsan aynı anda hem sevinçten hem üzüntüden spazm geçirebilir mi? Elbette! Bu teklifi aylardır beklediğini, onun için ne kadar önemli olduğunu hepsini biliyordu. Ama aynı zamanda bunun onun kendisinden binlerce kilometre uzağa gitmesi demek olduğunu da biliyordu.
“Ne yiyeceksin?” Kafasını menüden kaldırdığında o iri, laciverte çalan gözleri gördü. Son on sekiz yıldır baktığı o gözleri… “bilmem” dedi omzunu silkerek.
Eylül 1995 – Doğu
İçinden akıp giden sıcacık bir şey yüzünden tüyleri diken diken olmuştu. Elini oradan çekmek mi yoksa çekmemek mi asıl faciaya yol açacak şeydi, onu bilemiyordu. O ise hiçbir şey olmamış gibi diğer eliyle kayanın üzerine serdiği çekirdekleri yiyordu. Ne kadar öyle oturdular farkında değildi; neden sonra elini çekiverdi o küçük beyaz elin altından. “benim eve gitmem lazım” deyip apar topar kalkıverdi yerinden. Pantolonun arkasını çırpaladıktan sonra yerde duran çantasını alıp omzuna attı. Şimal oturduğu yerden kafasını kaldırıp ona baktı “niye ki?” dedi. “ne demek niye ya? Bundan kaçacak değilim ya!” Kızın gülümsediğini gördü. Kaçamazdı tabi. O eve gidip; o insanlarla ve olanlarla yüzleşmesi gerekiyordu. Bir şey diyecek mi diye bekledi ama boşuna, başka bir şey demedi kız. Tam arkasını dönecekti ki aynı el yapışıverdi eline. Başını çevirdi, Şimal yeşil gözlerini yüzüne dikmişti, saçları güneşte turuncudan sarıya doğru yol alıyordu. “Ben ciddiydim. Ne zaman bir eve ihtiyacın olursa ben varım, unutma” dedi. Ne diyeceğini bilemedi; sadece kızı, tuttuğu elinden çekip o kayadan kaldırdı.
Mayıs 2010 – Şimal
“Ne diktin şimdi gözlerini bana?” dedi bir hışımla. Doğu’nun yüzünde o bilmiş gülümseme ile gözlerini dikip kendisine bakmasından hiç hoşlanmamıştı. Ne vardı yani? Bir şey yemek istemiyordu ya da ne yemek istediğini bilmiyordu, olamaz mıydı? Onun gibi “herşey” i bilmek zorunda mıydı? “ne var dedim ya” dedi, sesi yükselmişti. Eli uzanıp masanın üzerinde ki elini bulduğunda çekmek için çok geç kalmıştı. “o kadar mı kötü?” dedi Doğu. Binlerce şey üşüşüverdi aklına. Bu soruyu ne kadar çok sormuşlardı birbirlerine. Yan yana durdukları sürece cevap hep “yok, değil sanırım” olmuştu çünkü birinden biri bunu diğerine sorduğu anda bile her şey olduğundan iyi görünmeye başlıyordu. Ama bu sefer işe yaramadı. Alt dudağında istemsiz bir sarkma ile “evet” dedi. Doğunun iç geçirişini izledi. Eli, elini sıkıyordu. “biliyorum” dedi adam, “biliyorum ama ne yapacağımı bilmiyorum. Sen söyle o zaman?” Bu da ne demekti şimdi? Gitme kal mı demeliydi? Nasıl derdi? Ne yapacağını ona söyleyemezdi ki. Kalması için, gitmemesi için yalvarabilirdi bile ama nasıl yapardı? Nasıl gitme derdi? Elini çekti o elin içinden, yirminci doğum gününde ona aldığı yüzüğün yeşil taşıyla oynamaya başladı, sonra da normal bir şey söylermiş gibi “bilmiyor musun? Saçmalama Doğu, gayet iyi biliyorsun ki gideceksin. Bu kadar basit!” Laciverte çalan gözler bir anda neredeyse siyah büründü. Yüzünde ki gölge o kadar belirgindi ki rahatsız oldu. Ona daha fazla bakarsa dayanamayabilirdi, hızla menüyü eline alıp t, biraz tekrar açtı, bakındıktan sonra “ben de makarna yiyeyim bari” dedi. Ama onun hala kendisine baktığını biliyordu.
Eylül 1995 – Doğu
Şimdi ikisi aynı kayanın üzerinde, aralarında sadece bir karışlık mesafeyle karşı karşıya dikiliyorlardı. Nefes alışverişleri düzensiz, ne yapacakları belirsiz bir halde birbirlerine bakıyorlardı. O kadar ani çekmişti ki onu tam önüne, ne kız ne kendisi hesaplayamamıştı bu kadar yakınına geleceğini. Üç sene önce lisenin birinci sınıfında tanıştığı, bir hafta boyunca aynı sırada oturduğu halde inadından konuşmadığı, sonra sonra nasıl bilinmez hayatına usulca sızmasına izin verdiği kız; her fazladan adımda, her yanlış temasta, saçının örgülerini her çözüşünde, ona sinirlenip beyaz yüzünde çilleri kaybolana kadar her kızarışında ne olduğunu bilmediği saçma sapan bir şeyler hissettiği kız, bu kız… Şimdi burnunun ucunda burnu duran bu kız.
Derken, Doğu bir adım geri attı. Şimal durdu. O bir adım daha geri attı ve kız yine de olduğu yerde kaldı. Eli hala onun elinde ama şimdi mesafe bir metre olmuş halde duruyordu. Yeşil gözlerin nasıl koyulaştığını, o burnunun ucunun nasıl kızarmaya başladığını gördü ama inatsa o da inattı ve bir ileri adım atamadı.
Mayıs 2010 – Şimal
Tatlılar geldiğinde masada ki sessizlik artı o kadar büyümüştü ki neredeyse restorandan dışarı taşacaktı. Makarna ile salatanın yanında Doğu ona teklifi açıklamış, anlatmış, aklına takılması muhtemel her şeyi daha o sormadan söylemişti. Teklifin hiçbir falsosu, yanlışı yoktu. Maaş, ev, ofis, sorumluluk, yer, zaman her şey doğruydu. Bahane arıyordu ama her türlü bulma çabası boşa gidiyordu. Canı yanmaya başlamıştı. Sanki oradan çıktıkları anda gidiverecekti. Buraya kadardı, bir daha göremeyecekti sanki onu. Bir anda nefesi daraldı, yapamayacaktı, daha fazla orada oturamayacaktı. Tatlı kaşığını tiramisusuna sapladı, sandalyesini itip ayağa kalktı. “başım döndü ben biraz hava alacağım” deyip hızla kapıya doğru yürüdü. Döner kapıdan geçip açık havaya çıktığında derin bir nefes aldı. Akşam serinliği iyi gelmişti. Derin derin birkaç nefes daha aldı. Aklını toparlamaktan başka kaygısı yoktu. Onun karşısında daha fazla bu şekilde oturamazdı. Sadece kafa karıştırıyordu, farkındaydı ve buna hakkı yoktu. Bırakmalıydı ki kararını rahatça versin. Hayatının son 18 yılında hep O varmış, her boş zamanında, her derdinde, her sevincinde O varmışsa ne olmuş? İçtiği her fincan kahvede, her kadeh rakıda, her kase çorbada o varsa ne olmuş? Babaannesinin cenazesinde omzunda, kız kardeşinin düğününde kolunda ağlamışsa ne olmuş? İlk işe girdiğinde koştuğu O’ysa, ilk maaşıyla sabaha kadar içtiği O’ysa, ilk terfisinde kapının önüne üstü açık kiralık bir araba çekip onu Boğaz’a kaçıran O’ysa ne olmuş? Bu kadar yıl sonra bile hala ona…
Eylül 1995 – Doğu
Bunun bir anlamı yok ki dedi içinden. Şimdi geri adım atmasa bile sonunda atması gerekecek. Ne olmuş yani? Sanki olacak mı? Sanki şimdi az önce durduğu yerde durup o dudaklara yapışsa bir şey değişecek mi? Her şeyi berbat etmekten başka ne işe yarayacak bu? Bu kız onu istemiyor ki! O kimseyi istemiyor bu hayatta! Tuhaf şey işte, ne olacak! Ne yapabilir ki? Üç senedir kendisiyle savaşmasına neden olan şey orada tam karşısında ama ne yapabilir ki? Sürekli çekirdek yiyen, karmakarışık saçlarıyla kavgası bitmeyen, her yaz birkaç tane artan çillerinin sayısını ezbere bildiği bu kıza ne daha doğrusu bu kızla ne yapabilir ki? Ya dalga geçerse onunla ki O herkesle ve her şeyle dalga geçebilir. O zaman ne olacak? Hem onun gibi bir cadıyla ne yapacak ki? Baş edilebilir mi ki sanki onunla? Ne olacak şimdi ona…
Mayıs 2010 – Şimal
“Üşüyeceksin” diyen sesinden önce geldi omzunda ki eller. İrkilse de belli etmedi, arkasını dönmedi. Dönerse ne olacağından korktuğunda dönemedi. Ama o eller tuttuğu omuzlarından kendisine çevirdi, indirdiği elleri ellerini buldu ve o lacivert gözler dikildi yüzüne. “Ben nereye gidersem gideyim, nerede olursam olayım senin yanındayım. Bunu biliyorsun değil mi?” Cevap vermedi, hiçbir şey söylemedi, yüzünde bir çizgi dahi oynamadı. Put gibi dikiliyordu sadece. Doğu devam etti “ne zaman bir eve ihtiyacın olursa ben varım, unutma” Buraya kadardı işte, ne diyeceğini bilemedi; sadece adamı, tuttuğu ellerinden çekti kendine.
Eylül 1995 – Doğu
Tuttuğu eli bıraktı, hala omzunda duran çantasını düzeltti. “Sağol” dedi, “aklımda tutarım”. Çilli kızın kısılan gözlerine rağmen geri bir adım daha attı. Sonra da arkasını döndü, kayalardan sekti, kızı çekirdekleri ve güneşle beraber bırakıp otobüs durağına doğru hızlı hızlı yürümeye başladı.
Mayıs 2010 – Şimal
Sarıldığı adamı yavaşça bırakıp geri geri bir adım attı. Yüzünde neye benzediğinden emin olmadığı bir ifadeyle “sen bana bakma, biraz abarttım galiba. Her şey güzel olacak eminim ben” dedi. Sonra bir geri adım daha attı, başını restoranın kapısına çevirip güldü “hadi içeri girelim, tatlıları mundar ettik. Sen de bana bir şarap ısmarlarsın artık”. Ona bakan lacivert soru işaretlerine rağmen restorana doğru yürümeye başladı.
Yemek masasında onunla karşılıklı oturmuş menüye bakarlarken aslında aklındakileri toparlamaya çalışıyordu. Dilinin ucuna gelen onlarca hoyrat, yaban ve keskin cümleyi evirip çeviriyor, kendini bu sefer daha sakin konuşabilmek için zorluyordu. “çorba içer miyiz?” dediğini duyunca homurdanarak “hayır” dedi, sonra da pişman oldu. Bilerek yapmıyordu ama! Canı yanıyordu. Yaralı hayvan halindendi hırçınlığı, elinde değildi. İstemiyordu çorba filan içmek! O gidince sonra nasıl içecekti bu çorbaları. O kadar kızgındı ki ona…
Bir hafta önce aramıştı Doğu onu teklifle ilgili. “Şimal inanamayacaksın olanlara. Adamlar bana yurt dışı ofisin yöneticiliğini teklif ettiler!” İnsan aynı anda hem sevinçten hem üzüntüden spazm geçirebilir mi? Elbette! Bu teklifi aylardır beklediğini, onun için ne kadar önemli olduğunu hepsini biliyordu. Ama aynı zamanda bunun onun kendisinden binlerce kilometre uzağa gitmesi demek olduğunu da biliyordu.
“Ne yiyeceksin?” Kafasını menüden kaldırdığında o iri, laciverte çalan gözleri gördü. Son on sekiz yıldır baktığı o gözleri… “bilmem” dedi omzunu silkerek.
Eylül 1995 – Doğu
İçinden akıp giden sıcacık bir şey yüzünden tüyleri diken diken olmuştu. Elini oradan çekmek mi yoksa çekmemek mi asıl faciaya yol açacak şeydi, onu bilemiyordu. O ise hiçbir şey olmamış gibi diğer eliyle kayanın üzerine serdiği çekirdekleri yiyordu. Ne kadar öyle oturdular farkında değildi; neden sonra elini çekiverdi o küçük beyaz elin altından. “benim eve gitmem lazım” deyip apar topar kalkıverdi yerinden. Pantolonun arkasını çırpaladıktan sonra yerde duran çantasını alıp omzuna attı. Şimal oturduğu yerden kafasını kaldırıp ona baktı “niye ki?” dedi. “ne demek niye ya? Bundan kaçacak değilim ya!” Kızın gülümsediğini gördü. Kaçamazdı tabi. O eve gidip; o insanlarla ve olanlarla yüzleşmesi gerekiyordu. Bir şey diyecek mi diye bekledi ama boşuna, başka bir şey demedi kız. Tam arkasını dönecekti ki aynı el yapışıverdi eline. Başını çevirdi, Şimal yeşil gözlerini yüzüne dikmişti, saçları güneşte turuncudan sarıya doğru yol alıyordu. “Ben ciddiydim. Ne zaman bir eve ihtiyacın olursa ben varım, unutma” dedi. Ne diyeceğini bilemedi; sadece kızı, tuttuğu elinden çekip o kayadan kaldırdı.
Mayıs 2010 – Şimal
“Ne diktin şimdi gözlerini bana?” dedi bir hışımla. Doğu’nun yüzünde o bilmiş gülümseme ile gözlerini dikip kendisine bakmasından hiç hoşlanmamıştı. Ne vardı yani? Bir şey yemek istemiyordu ya da ne yemek istediğini bilmiyordu, olamaz mıydı? Onun gibi “herşey” i bilmek zorunda mıydı? “ne var dedim ya” dedi, sesi yükselmişti. Eli uzanıp masanın üzerinde ki elini bulduğunda çekmek için çok geç kalmıştı. “o kadar mı kötü?” dedi Doğu. Binlerce şey üşüşüverdi aklına. Bu soruyu ne kadar çok sormuşlardı birbirlerine. Yan yana durdukları sürece cevap hep “yok, değil sanırım” olmuştu çünkü birinden biri bunu diğerine sorduğu anda bile her şey olduğundan iyi görünmeye başlıyordu. Ama bu sefer işe yaramadı. Alt dudağında istemsiz bir sarkma ile “evet” dedi. Doğunun iç geçirişini izledi. Eli, elini sıkıyordu. “biliyorum” dedi adam, “biliyorum ama ne yapacağımı bilmiyorum. Sen söyle o zaman?” Bu da ne demekti şimdi? Gitme kal mı demeliydi? Nasıl derdi? Ne yapacağını ona söyleyemezdi ki. Kalması için, gitmemesi için yalvarabilirdi bile ama nasıl yapardı? Nasıl gitme derdi? Elini çekti o elin içinden, yirminci doğum gününde ona aldığı yüzüğün yeşil taşıyla oynamaya başladı, sonra da normal bir şey söylermiş gibi “bilmiyor musun? Saçmalama Doğu, gayet iyi biliyorsun ki gideceksin. Bu kadar basit!” Laciverte çalan gözler bir anda neredeyse siyah büründü. Yüzünde ki gölge o kadar belirgindi ki rahatsız oldu. Ona daha fazla bakarsa dayanamayabilirdi, hızla menüyü eline alıp t, biraz tekrar açtı, bakındıktan sonra “ben de makarna yiyeyim bari” dedi. Ama onun hala kendisine baktığını biliyordu.
Eylül 1995 – Doğu
Şimdi ikisi aynı kayanın üzerinde, aralarında sadece bir karışlık mesafeyle karşı karşıya dikiliyorlardı. Nefes alışverişleri düzensiz, ne yapacakları belirsiz bir halde birbirlerine bakıyorlardı. O kadar ani çekmişti ki onu tam önüne, ne kız ne kendisi hesaplayamamıştı bu kadar yakınına geleceğini. Üç sene önce lisenin birinci sınıfında tanıştığı, bir hafta boyunca aynı sırada oturduğu halde inadından konuşmadığı, sonra sonra nasıl bilinmez hayatına usulca sızmasına izin verdiği kız; her fazladan adımda, her yanlış temasta, saçının örgülerini her çözüşünde, ona sinirlenip beyaz yüzünde çilleri kaybolana kadar her kızarışında ne olduğunu bilmediği saçma sapan bir şeyler hissettiği kız, bu kız… Şimdi burnunun ucunda burnu duran bu kız.
Derken, Doğu bir adım geri attı. Şimal durdu. O bir adım daha geri attı ve kız yine de olduğu yerde kaldı. Eli hala onun elinde ama şimdi mesafe bir metre olmuş halde duruyordu. Yeşil gözlerin nasıl koyulaştığını, o burnunun ucunun nasıl kızarmaya başladığını gördü ama inatsa o da inattı ve bir ileri adım atamadı.
Mayıs 2010 – Şimal
Tatlılar geldiğinde masada ki sessizlik artı o kadar büyümüştü ki neredeyse restorandan dışarı taşacaktı. Makarna ile salatanın yanında Doğu ona teklifi açıklamış, anlatmış, aklına takılması muhtemel her şeyi daha o sormadan söylemişti. Teklifin hiçbir falsosu, yanlışı yoktu. Maaş, ev, ofis, sorumluluk, yer, zaman her şey doğruydu. Bahane arıyordu ama her türlü bulma çabası boşa gidiyordu. Canı yanmaya başlamıştı. Sanki oradan çıktıkları anda gidiverecekti. Buraya kadardı, bir daha göremeyecekti sanki onu. Bir anda nefesi daraldı, yapamayacaktı, daha fazla orada oturamayacaktı. Tatlı kaşığını tiramisusuna sapladı, sandalyesini itip ayağa kalktı. “başım döndü ben biraz hava alacağım” deyip hızla kapıya doğru yürüdü. Döner kapıdan geçip açık havaya çıktığında derin bir nefes aldı. Akşam serinliği iyi gelmişti. Derin derin birkaç nefes daha aldı. Aklını toparlamaktan başka kaygısı yoktu. Onun karşısında daha fazla bu şekilde oturamazdı. Sadece kafa karıştırıyordu, farkındaydı ve buna hakkı yoktu. Bırakmalıydı ki kararını rahatça versin. Hayatının son 18 yılında hep O varmış, her boş zamanında, her derdinde, her sevincinde O varmışsa ne olmuş? İçtiği her fincan kahvede, her kadeh rakıda, her kase çorbada o varsa ne olmuş? Babaannesinin cenazesinde omzunda, kız kardeşinin düğününde kolunda ağlamışsa ne olmuş? İlk işe girdiğinde koştuğu O’ysa, ilk maaşıyla sabaha kadar içtiği O’ysa, ilk terfisinde kapının önüne üstü açık kiralık bir araba çekip onu Boğaz’a kaçıran O’ysa ne olmuş? Bu kadar yıl sonra bile hala ona…
Eylül 1995 – Doğu
Bunun bir anlamı yok ki dedi içinden. Şimdi geri adım atmasa bile sonunda atması gerekecek. Ne olmuş yani? Sanki olacak mı? Sanki şimdi az önce durduğu yerde durup o dudaklara yapışsa bir şey değişecek mi? Her şeyi berbat etmekten başka ne işe yarayacak bu? Bu kız onu istemiyor ki! O kimseyi istemiyor bu hayatta! Tuhaf şey işte, ne olacak! Ne yapabilir ki? Üç senedir kendisiyle savaşmasına neden olan şey orada tam karşısında ama ne yapabilir ki? Sürekli çekirdek yiyen, karmakarışık saçlarıyla kavgası bitmeyen, her yaz birkaç tane artan çillerinin sayısını ezbere bildiği bu kıza ne daha doğrusu bu kızla ne yapabilir ki? Ya dalga geçerse onunla ki O herkesle ve her şeyle dalga geçebilir. O zaman ne olacak? Hem onun gibi bir cadıyla ne yapacak ki? Baş edilebilir mi ki sanki onunla? Ne olacak şimdi ona…
Mayıs 2010 – Şimal
“Üşüyeceksin” diyen sesinden önce geldi omzunda ki eller. İrkilse de belli etmedi, arkasını dönmedi. Dönerse ne olacağından korktuğunda dönemedi. Ama o eller tuttuğu omuzlarından kendisine çevirdi, indirdiği elleri ellerini buldu ve o lacivert gözler dikildi yüzüne. “Ben nereye gidersem gideyim, nerede olursam olayım senin yanındayım. Bunu biliyorsun değil mi?” Cevap vermedi, hiçbir şey söylemedi, yüzünde bir çizgi dahi oynamadı. Put gibi dikiliyordu sadece. Doğu devam etti “ne zaman bir eve ihtiyacın olursa ben varım, unutma” Buraya kadardı işte, ne diyeceğini bilemedi; sadece adamı, tuttuğu ellerinden çekti kendine.
Eylül 1995 – Doğu
Tuttuğu eli bıraktı, hala omzunda duran çantasını düzeltti. “Sağol” dedi, “aklımda tutarım”. Çilli kızın kısılan gözlerine rağmen geri bir adım daha attı. Sonra da arkasını döndü, kayalardan sekti, kızı çekirdekleri ve güneşle beraber bırakıp otobüs durağına doğru hızlı hızlı yürümeye başladı.
Mayıs 2010 – Şimal
Sarıldığı adamı yavaşça bırakıp geri geri bir adım attı. Yüzünde neye benzediğinden emin olmadığı bir ifadeyle “sen bana bakma, biraz abarttım galiba. Her şey güzel olacak eminim ben” dedi. Sonra bir geri adım daha attı, başını restoranın kapısına çevirip güldü “hadi içeri girelim, tatlıları mundar ettik. Sen de bana bir şarap ısmarlarsın artık”. Ona bakan lacivert soru işaretlerine rağmen restorana doğru yürümeye başladı.
10 Kasım 2010 Çarşamba
barika'nın kuyusu: YÜZÜK 1
barika'nın kuyusu: YÜZÜK 1: "Eylül 1995 - Doğu Deniz kenarında ki kayalardan birine oturmuş, avucunda biriktirdiği çakıl taşlarını suya fırlatıyordu. Okulu asmaya kar..."
YÜZÜK 1
Eylül 1995 - Doğu
Deniz kenarında ki kayalardan birine oturmuş, avucunda biriktirdiği çakıl taşlarını suya fırlatıyordu. Okulu asmaya karar verdiği andan itibaren aklına gelen ilk şey deniz kenarına gitmek olmuştu. Beyaz gömleğinin düğmeleri açık, içinde ki siyah tişörtü pantolonunun üzerine çıkmış, lacivert kravatı çoktan çantasına tıkılmış bir halde sahilden geçen ilk otobüse binmişti. Arkasından avaz avaz bağıran kızıl belaya rağmen hem de! Tanıştıkları ilk gün anlamıştı onun başına nasıl bir bela olacağını.
Tam koridoru dönerken, köşede kafa kafaya çarpıştığının kim olduğunu görmek için gözlerini araladığında görmüştü ilk onu. Bembeyaz yüzünde çilleri, halat gibi iki kalın örgüyle toplanmış turuncuya çalan kızıl saçları ve canının acısından yaşarmış yeşil gözleri ile masal kitaplarında çizilen resimlere benziyordu karşısında ki. “Uff” demişti kız alnını ovalayarak “ne kalın kafan varmış ya! Afallamış bir halde ona bakmıştı. Kalın kafalı mı demişti şimdi bu çilli şey ona? “sen kendine bak” demişti sinirle. Kız, cevap bile vermeden yanından geçip gitmişti. Sonra ilk derste sevgili öğretmeni ikisini yan yana oturtmaya karar verince ikisi de oldukları yerde ayağa fırlayıp itiraz etmişlerdi. Öğretmen, karşısında durmuş hararetle birbirini şikâyet eden bu iki çocuğa ve alınlarının ortasında ki kırmızı şişliğe bakıp; gülmemek için dudaklarını ısırmıştı.
Mayıs 2010 – Şimal
Ufacık bir çizik insanın canını bu kadar yakar mı ya, diye hayıflandı içinden. Altı üstü ufacık bir kağıt kesiği ama bas baya sızlıyordu işte. Hepsi o kara çıyanın yüzündendi. Ona sinirlenip masada ne kadar kağıt, kitap, defter varsa yere fırlatmasa elini çizmeyecekti. Yan masada oturan arkadaşı ağzı açık onu seyrediyordu. Henüz bir şey söylememişti çünkü büyük ihtimalle sakinleşmesini bekliyordu. Dudaklarıyla ufacık yarasında ki kanı emdi. Sonra da sandalyesine çöktü. O kadar sinirliydi ki, yorulmuştu. Kendi sinirinden yorulmuştu. Çaresizlik bastırmaya başlıyordu şimdi de. Ne derse desin bir şeyi değiştiremeyeceğini bilmenin çaresizliği. Omuzları çöktü. Dirseklerini dizlerine dayadı, başını avuçlarının arasına aldı.
Bu teklif, onun için o kadar çok şey demekti ki. Kariyer, para, nüfuz, eğitim, fırsat, fırsat, fırsat. Ama aynı zamanda binlerce kilometre demekti. Gitmek, ayrılmak, bölünmek, dağılmak demekti. Teknolojiden, uçaklardan, olanaklardan ondan bundan bahsedip avutmaya çalışacaktı ama avunamazdı ki. Hangi teknoloji onun boynuna yüzünü gömüp uyumanın yerini tutabilirdi ki? Kendi kendini ikna edemiyordu bir türlü. Onun için mutlu olması gerekiyordu ama olamıyordu. O kadar bencildi ki konu O olunca. Konuşması gerekiyordu. Daha fazla kaçamazdı. Masanın üzerine bakıp telefonunu görmeye çalıştı ama göremedi. Ayağa kalktı, masanın üzerinde değildi. Yerde ki yığına baktı. Oralarda bir yerde olabilirdi, emin değildi. Dizlerini yere koyup, kağıtları aralamaya başladı.
Eylül 1995 – Doğu
Ne yapması gerektiğine karar veremediği zamanlarda gelirdi deniz kenarına. Düşüncelerini temizlesin, berraklaştırsın diye. Şimdi de tutup en büyük kararı ona bıraktıkları için buradaydı. Annesine ve babasına olan kızgınlığı o kadar büyüktü ki aklına geldikçe gözleri yaşarıyordu. “biz boşanıyoruz, ikimizden birini seçip onunla kalmalısın” demek bu kadar kolay mıydı gerçekten? Avucunda ki son çakıl taşını da hırsla fırlattı suya. Seçmeyecekti! İkisini de bırakıp kendi başına yaşayacaktı. Nasıl olsa o sene üniversite sınavına girecekti, hiçbirinin de yanında kalmasına gerek yoktu. Yazardı şehir dışında bir üniversite, ikisini de görmekten kurtulurdu. Tam da bu zamanda, sınavlara hazırlanırken yapılacak şey miydi bu? Hiç mi düşünmüyorlardı onu? Elinin tersiye gözlerini sildi, burnunu çekti. Tam o sırada sesini duydu Şimal’in: “ne o ağlıyor musun yoksa?”
Cevap vermedi hatta dönüp bakmadı bile. Kız beklemeden önünde ki iki kayadan sekti, onun oturduğu kayaya ulaşınca elinde ki çantayı yere bıraktı. İki elini beline dayadığını tam önüne vuran gölgesinden seçebiliyordu. “bi soru sorduk de mi?” dedi sabırsızca. Kafasını kaldırıp baktı, kızgın bir ifade vermeye çalıştığı yüzünde ki endişeyi okuyabiliyordu. Garip bir zevk alıyordu bu kızın onun için kaygılanmasından. Hiçbir şey söylemeden kafasını yeniden denize çevirdi. Kız, ellerini indirip yavaşça yanına oturdu. İkisinin de yüzleri denize dönüktü artık. “ne kadar kötü peki?” dedi kız. “boşanıyorlar” diye cevap verdi Doğu.
Mayıs 2010 – Şimal
Telefonun üçüncü çalışında karşı taraf açtı: “efendim Şimal?” Derin bir nefes aldı, yutkundu, sonra elinden geldiğince sakin bir sesle: “akşam işten çıkınca bir yerde yemek yiyebilir miyiz Doğu, konuşmamız lazım” dedi. İtiraz etmeyeceğini biliyordu. İki dakikalık bir konuşmadan sonra yer ve saat konusunda anlaşmışlardı. Telefonu kapattıktan sonra o darmadağın yığını yeniden masanın üzerine taşıdı sonra da yan masada ki arkadaşına dönüp dil çıkardı. Etrafında ki herkese biraz çatlak hatta fena halde çatlak insan imajı vermeyi seviyordu. Bu sayede ne derse desin, ne yaparsa yapsın onu yargılamak yerine “huyu bu” demelerini sağlıyordu. Bu yolu keşfettiği zamanlar okul zamanlarıydı ve hep işe yaramıştı. Doğu, nefret ederdi bu huyundan; hiçbir şeyin sorumluluğunu almamasından, hep deliye yatmasından. Ne olmuş! O da Doğu’nun bir sürü şeyinden nefret ediyordu. Hatta o anda bizzat Doğu’dan nefret ediyordu. Ki ondan nefret etmek pek becerebildiği bir şey değildi.
Eylül 1995 – Doğu
“ne demek boşanıyorlar?” Ne anladıysan o demek işte demişti cevap olarak. Şimal, yanında beyaz çoraplı ayaklarını ileri doğru uzatmış halde oturuyordu. Cebinden bir avuç çekirdek çıkarıp ona uzattı. İstemem anlamında kafasını sallayınca da omuzlarını silkip avucunda ki çekirdekleri yemeye başladı. Çitlediği kabukları tükürerek denize doğru atıyordu. Birkaç dakika hiçbir şey konuşmadan oturdular. Sonra kız birden “peki sen şimdi kiminle kalacaksın?” diye soruverdi. Bilmiyordu ki… Bu saçma soruya onlar sorduğunda da cevap verememişti. Aslında nasıl cevap vermesi gerektiğini bilemiyordu. Çünkü neden illa birini seçmesi gerektiğini anlayamıyordu. Her ikisiyle de paylaştıkları her ikisine de hissettikleri farklıydı; nasıl ayırabilir ya da nasıl birinden vazgeçebilirdi ki? İkisine birden ihtiyacı varken neden birinden feragat etmek zorundaydı? Gözlerine hücum eden şeyden kurtulmak için hırsla oturduğu kayaya vurdu. Eli acımıştı ama yine de kaldırmadı elini kayadan. Bembeyaz, küçük bir el kapattı elinin üzerini; sonra da fısıldadı: “boşver, sende bizde kalırsın”
Deniz kenarında ki kayalardan birine oturmuş, avucunda biriktirdiği çakıl taşlarını suya fırlatıyordu. Okulu asmaya karar verdiği andan itibaren aklına gelen ilk şey deniz kenarına gitmek olmuştu. Beyaz gömleğinin düğmeleri açık, içinde ki siyah tişörtü pantolonunun üzerine çıkmış, lacivert kravatı çoktan çantasına tıkılmış bir halde sahilden geçen ilk otobüse binmişti. Arkasından avaz avaz bağıran kızıl belaya rağmen hem de! Tanıştıkları ilk gün anlamıştı onun başına nasıl bir bela olacağını.
Tam koridoru dönerken, köşede kafa kafaya çarpıştığının kim olduğunu görmek için gözlerini araladığında görmüştü ilk onu. Bembeyaz yüzünde çilleri, halat gibi iki kalın örgüyle toplanmış turuncuya çalan kızıl saçları ve canının acısından yaşarmış yeşil gözleri ile masal kitaplarında çizilen resimlere benziyordu karşısında ki. “Uff” demişti kız alnını ovalayarak “ne kalın kafan varmış ya! Afallamış bir halde ona bakmıştı. Kalın kafalı mı demişti şimdi bu çilli şey ona? “sen kendine bak” demişti sinirle. Kız, cevap bile vermeden yanından geçip gitmişti. Sonra ilk derste sevgili öğretmeni ikisini yan yana oturtmaya karar verince ikisi de oldukları yerde ayağa fırlayıp itiraz etmişlerdi. Öğretmen, karşısında durmuş hararetle birbirini şikâyet eden bu iki çocuğa ve alınlarının ortasında ki kırmızı şişliğe bakıp; gülmemek için dudaklarını ısırmıştı.
Mayıs 2010 – Şimal
Ufacık bir çizik insanın canını bu kadar yakar mı ya, diye hayıflandı içinden. Altı üstü ufacık bir kağıt kesiği ama bas baya sızlıyordu işte. Hepsi o kara çıyanın yüzündendi. Ona sinirlenip masada ne kadar kağıt, kitap, defter varsa yere fırlatmasa elini çizmeyecekti. Yan masada oturan arkadaşı ağzı açık onu seyrediyordu. Henüz bir şey söylememişti çünkü büyük ihtimalle sakinleşmesini bekliyordu. Dudaklarıyla ufacık yarasında ki kanı emdi. Sonra da sandalyesine çöktü. O kadar sinirliydi ki, yorulmuştu. Kendi sinirinden yorulmuştu. Çaresizlik bastırmaya başlıyordu şimdi de. Ne derse desin bir şeyi değiştiremeyeceğini bilmenin çaresizliği. Omuzları çöktü. Dirseklerini dizlerine dayadı, başını avuçlarının arasına aldı.
Bu teklif, onun için o kadar çok şey demekti ki. Kariyer, para, nüfuz, eğitim, fırsat, fırsat, fırsat. Ama aynı zamanda binlerce kilometre demekti. Gitmek, ayrılmak, bölünmek, dağılmak demekti. Teknolojiden, uçaklardan, olanaklardan ondan bundan bahsedip avutmaya çalışacaktı ama avunamazdı ki. Hangi teknoloji onun boynuna yüzünü gömüp uyumanın yerini tutabilirdi ki? Kendi kendini ikna edemiyordu bir türlü. Onun için mutlu olması gerekiyordu ama olamıyordu. O kadar bencildi ki konu O olunca. Konuşması gerekiyordu. Daha fazla kaçamazdı. Masanın üzerine bakıp telefonunu görmeye çalıştı ama göremedi. Ayağa kalktı, masanın üzerinde değildi. Yerde ki yığına baktı. Oralarda bir yerde olabilirdi, emin değildi. Dizlerini yere koyup, kağıtları aralamaya başladı.
Eylül 1995 – Doğu
Ne yapması gerektiğine karar veremediği zamanlarda gelirdi deniz kenarına. Düşüncelerini temizlesin, berraklaştırsın diye. Şimdi de tutup en büyük kararı ona bıraktıkları için buradaydı. Annesine ve babasına olan kızgınlığı o kadar büyüktü ki aklına geldikçe gözleri yaşarıyordu. “biz boşanıyoruz, ikimizden birini seçip onunla kalmalısın” demek bu kadar kolay mıydı gerçekten? Avucunda ki son çakıl taşını da hırsla fırlattı suya. Seçmeyecekti! İkisini de bırakıp kendi başına yaşayacaktı. Nasıl olsa o sene üniversite sınavına girecekti, hiçbirinin de yanında kalmasına gerek yoktu. Yazardı şehir dışında bir üniversite, ikisini de görmekten kurtulurdu. Tam da bu zamanda, sınavlara hazırlanırken yapılacak şey miydi bu? Hiç mi düşünmüyorlardı onu? Elinin tersiye gözlerini sildi, burnunu çekti. Tam o sırada sesini duydu Şimal’in: “ne o ağlıyor musun yoksa?”
Cevap vermedi hatta dönüp bakmadı bile. Kız beklemeden önünde ki iki kayadan sekti, onun oturduğu kayaya ulaşınca elinde ki çantayı yere bıraktı. İki elini beline dayadığını tam önüne vuran gölgesinden seçebiliyordu. “bi soru sorduk de mi?” dedi sabırsızca. Kafasını kaldırıp baktı, kızgın bir ifade vermeye çalıştığı yüzünde ki endişeyi okuyabiliyordu. Garip bir zevk alıyordu bu kızın onun için kaygılanmasından. Hiçbir şey söylemeden kafasını yeniden denize çevirdi. Kız, ellerini indirip yavaşça yanına oturdu. İkisinin de yüzleri denize dönüktü artık. “ne kadar kötü peki?” dedi kız. “boşanıyorlar” diye cevap verdi Doğu.
Mayıs 2010 – Şimal
Telefonun üçüncü çalışında karşı taraf açtı: “efendim Şimal?” Derin bir nefes aldı, yutkundu, sonra elinden geldiğince sakin bir sesle: “akşam işten çıkınca bir yerde yemek yiyebilir miyiz Doğu, konuşmamız lazım” dedi. İtiraz etmeyeceğini biliyordu. İki dakikalık bir konuşmadan sonra yer ve saat konusunda anlaşmışlardı. Telefonu kapattıktan sonra o darmadağın yığını yeniden masanın üzerine taşıdı sonra da yan masada ki arkadaşına dönüp dil çıkardı. Etrafında ki herkese biraz çatlak hatta fena halde çatlak insan imajı vermeyi seviyordu. Bu sayede ne derse desin, ne yaparsa yapsın onu yargılamak yerine “huyu bu” demelerini sağlıyordu. Bu yolu keşfettiği zamanlar okul zamanlarıydı ve hep işe yaramıştı. Doğu, nefret ederdi bu huyundan; hiçbir şeyin sorumluluğunu almamasından, hep deliye yatmasından. Ne olmuş! O da Doğu’nun bir sürü şeyinden nefret ediyordu. Hatta o anda bizzat Doğu’dan nefret ediyordu. Ki ondan nefret etmek pek becerebildiği bir şey değildi.
Eylül 1995 – Doğu
“ne demek boşanıyorlar?” Ne anladıysan o demek işte demişti cevap olarak. Şimal, yanında beyaz çoraplı ayaklarını ileri doğru uzatmış halde oturuyordu. Cebinden bir avuç çekirdek çıkarıp ona uzattı. İstemem anlamında kafasını sallayınca da omuzlarını silkip avucunda ki çekirdekleri yemeye başladı. Çitlediği kabukları tükürerek denize doğru atıyordu. Birkaç dakika hiçbir şey konuşmadan oturdular. Sonra kız birden “peki sen şimdi kiminle kalacaksın?” diye soruverdi. Bilmiyordu ki… Bu saçma soruya onlar sorduğunda da cevap verememişti. Aslında nasıl cevap vermesi gerektiğini bilemiyordu. Çünkü neden illa birini seçmesi gerektiğini anlayamıyordu. Her ikisiyle de paylaştıkları her ikisine de hissettikleri farklıydı; nasıl ayırabilir ya da nasıl birinden vazgeçebilirdi ki? İkisine birden ihtiyacı varken neden birinden feragat etmek zorundaydı? Gözlerine hücum eden şeyden kurtulmak için hırsla oturduğu kayaya vurdu. Eli acımıştı ama yine de kaldırmadı elini kayadan. Bembeyaz, küçük bir el kapattı elinin üzerini; sonra da fısıldadı: “boşver, sende bizde kalırsın”
8 Kasım 2010 Pazartesi
KUSMAK
İşaret parmağımı itebildiğim kadar ileri ittim. Önce tırnağımın küçük dilimi sıyırışını hissettim sonra da o bildik kasılmayı; midemin aşağılarından gelen ve engellenemeyen kasılmayı. Ağzıma doğru yükselen o ekşi tadı da tanıyordum. İki elimle tutundum klozetin iki tarafına ve içeride ne varsa boşalttım. Kustum. Ta çocukluğundan beri yardım olmadan kusamam. Mide bulantısından kıvranıp yattığım çok saatler bilirim ama şimdi ne o kadar zamanım vardı ne de o kadar sabrım. Tuvaletin aynasında durmuş bembeyaz yüzüne bakıyordum. Elimi yüzümü o aptal sensörlü musluklarda yıkamak eziyetini yeni bitirmiştim. Alnımın kenarlarından şakaklarıma, oradan da yuvarlanıp çeneme inen damlacıklara takıldı gözüm. Elimin tersiyle çenemi sildim. Sonra da yine sensörlü kağıt havlu veren makineden bir parça koparıp yüzümü sildim. Berbat görünüyordum çünkü berbat hissediyordum.
İnsanlar bunu nasıl bu kadar kolay yapabiliyorlardı? Nasıl hiç tanımadıkları insanlarla aynı yatağa girebiliyorlardı? Bunu bu dünyada milyonlarca insan, milyonlarca defa yapmıştı; peki hepsi de ertesi sabah kusmuş muydu? Yoksa bu ilk seferdi diye mi bu kadar mide bulandırıcıydı? Bir daha ki sefere barın birinden tanımadığım bir adamla çıkıp yatınca ertesi gün kendimi bu kadar kötü hissetmeyecek miydim? İnsan buna alışabilir miydi? Bir dakika! Bir daha ki sefer olacak mıydı? Bu, alışkanlık yapan bir şey miydi?
Adam, benden daha beter durumda olmalıydı. Acaba? Gece tam o anda, anladığında yüzünde beliren ifadeyi odanın karanlığına rağmen o kadar net görmüştüm ki. Dua etmiştim içimden: ”Lütfen, lütfen durmasın. Buraya kadar geldim, buna tekrar katlanamam, lütfen burada bu işi bitirsin.” Neyse ki adam sarhoştu. Anladığı şeyi aslında yanlış anladığını düşündü ki ben de o öyle düşünebilsin diye o anda yapabileceğim her türlü hamleyi yaptım. Konuyu açmadan kapamak zorundaydım.
Ellerim lavabonun kenarlarında, hala aynaya bakıyordum. Belki baktıkça yüzümde ki beyazlık yerini biraz daha insan rengine bırakır diye umuyordum. Hayatımda hiç sigara içmemiştim, tadını dahi bilmiyordum ama o anda canım o kadar sigara istiyordu ki! İnsanın canı hiç tatmadığı bir şeyi isteyebilir mi? Kendimi başkalarının sigara dumanlarının içime çekerken yakaladığım anları düşündüm. Yıllar içinde fark etmeden tiryaki olmuştum bile belki de.
Bara ilk girdiğimde aklında olan bu değildi. Hiçbir zaman o niyetle gitmezdim ki zaten. Hatta bunun niyeti nasıl olurdu ondan bile emin değildim. Sadece artık düşünmek istemiyordum. Tek başıma barda ki taburelerden birine oturmuştum. Tanıdık kimseyi istemiyordum yanımda çünkü tanıdık demek, konuşmak demekti. Ama konuşmak falan istemiyordum artık. Yeterine insanla, yeterince konuşmuştum. Onun ne kadar hain, ne kadar yalancı, ne kadar adi olduğunu sayıklayan kız arkadaşlarıma da; ” boşver, zaten adam değildi kızım” diyen erkek arkadaşlarıma da artık tahammülüm yoktu. Madem herkes başından beri bu kadar iyi gözlemlere ve keskin yargılara sahipti de neden bunca zamandır susmuşlardı? Ya da herkes görmüştü de; ben nasıl kaçırmıştım tüm bunları?
Ne kadar zaman sonra fark etmiştim barın en son ucunda ki taburede oturan adamı hatırlamıyorum. Hatırladığım bir anda elimde ki bira bardağını hafifçe kaldırıp, adama çarpık bir gülümseme yollayışımdı. O kadar basit yaratıklardı ki erkekler! Sadece bir el hareketi, sadece bir bakış, sadece bir dudak kıvrılması bile ilgilerini çekmeye hatta onları harekete geçirmeye yetiyordu. Yine öyle olmuştu işte. Adamın taburesinden kalkıp; yanımda ki tabureye geçmesi sadece saniyeler almıştı ve adam daha o aşamada bile yalpalıyordu. Elimde olmadan gülmüştüm ama adam bunu da üzerine alınıp sırıtmıştı. İlk pişmanlık anı orasıydı işte. Sırıtan adamlardan nefret ederim. Gülümsemek ya da gülmek değil, sırıtmak. İçinde yılışık ve yapışkan bir şeyler barındıran bir şeydir sırıtmak.
Alnımı önümde duran aynanın soğuk yüzüne yasladım. Sırlı cam, tenimin ateşinden buğulanacaktı neredeyse. Alev alev yanıyordu vücudum. Sanki berbat bir virüs bütün vücudumu ele geçirmişti. Hastalık kapmış olabilir miydim? Allah aşkına ilk seferde bunu başarmış olabilir miydim gerçekten? Bende bu şans varken evet, olabilirdi. Hem bu riski göze almamış mıydım? Bu riski o anda düşünmüş müydüm? Gerçekçi olmak lazımdı. Normalde asla tek başına bara gitmeyen, tek başına içmeyen ve barlardan adamlarla çıkmayan biri, bir gecede bunların hepsini yapabiliyorsa zaten düşünmeyi bırakmış olmalıydı.
Adam, fazla konuşmuyordu. Bunun için bile o anda ona hayran olabilirdim. Konuşmamak… Elinde ki bira şişesini her içişinden sonra sertçe tezgaha vurup bana dönüyor ve sadece iki-üç kelimelik sorular soruyordu ve bunlara aldığı iki-üç kelimelik cevapları kabul ediyordu. Ve inanılmaz bir hızla içiyordu. Hiç onun kadar hızlı ve onun kadar çok içen bir adam görmemiştim. Ve elleri o kadar, o kadar erkek eliydi ki… İlk ellerine bakarım hep erkeklerin. Kadın eli gibi zarif, ince parmaklardan, küçük ellerden, şekilsiz ellerden hoşlanmam. Erkek eli diye bir kavram vardır. Hani tuttuğunda kavrayacağına emin olduğunuz ellerden bahsediyorum. Benim kaçıncı biramdı emin değildim ama sadece onun bira şişesini tutan ellerine bakıyordum. Sanki aklımı okumuş gibi bir anda o ellerden birini benim bacağıma koydu, kulağıma doğru eğildi ve “ben tuvalete gidiyorum, sakın bir yere kaçma” dedi. Dediği şeyin manasızlığı, elini koyup bastırdığı bacağımda ki alev topu yüzünden önemini yitirmişti. Tezgahta önümde duran bardağı kafama diktim.
Bu tuvalette kaç dakikadır duruyordum acaba? Birazdan odada ki kızlardan biri çıkıp gelecek, “canım neyin var, iyi misin?” cümlesi ile başlayan, benim için endişelendikleri yanılgısı yaratmak istese de içerdiği merak her şeyi bastıran bir konuşma yapacaktı bana. Normalde kocaman bir günaydınla işe başlayan bu kızın, bütün sabah neden hiç konuşmadığını merak ediyorlardı. Emindim. Ben de bir sürü şey merak ediyordum. Ne halt etmeye bu sabah işe gelmiştim ki? Evde kalıp yatmalı ve o yorganın altından hiç çıkmamalıydım. Yaptığım saçmalıkla yüzleşmeden normal hayat dönmeye çalışmamalıydım. Ama işte ben ve benim yersiz “ben iyiyim” davranışlarım. Yoksa davranış bozukluğum mu demeliyim.
Bana göre yüzüncü biraydı içtiğimiz. Ve o el uzun zamandır bacağımdaydı artık. Diğer else tezgahta ki bira şişesini kavrıyordu hala. Hangi cümleden sonra olduğuna emin değilim ama neden bilmem artık kurduğu cümlelerin yarısını benim kulağıma söylüyordu. Aslında mekanda ki ses sisteminde ya da ses seviyesinde hiçbir değişiklik yoktu ve ben o zaman zarfı içinde bir tür duyma kaybı falan yaşamamıştım ama sanırım bu da bir tür ritüeldi. Sakin olmalıydım. Burada anormal bir şey yoktu. Elimi, bacağımın üzerinde duran elinin üzerine koydum. Bunun anlamını ikimiz de biliyorduk. Düşünün ben bile biliyordum. Bu, “tamam” demekti. Adam, vizeyi almıştı.
Sabah değildi daha uyandığımda. Hala geceydi, hala karanlıktı. Üzerimde örtülü duran pikenin altında, benim karnımın üzerinde bir kol vardı. Pikeyi yavaşça kaldırıp baktım, o kolun devamında bira şişesi tutan el vardı. Başımı çevirip yana doğru baktım ve omuzlarına gelen saçları dağılmış, yüz üstü ama diğer tarafa dönük yatan bir adam gördüm. Ve sızı bir anda geldi. Saplandı sanki. Bacak aramda ki mi yoksa burnumun direğinde ki mi daha yoğundu bilemedim. Orada bir saniye daha yatarsam hıçkırarak ağlayacaktım ki; bu hiç hoş bir uyanma şekli olmazdı yanımdaki için. Önce pikeyi kaldırdım yavaşça, sonra da üzerimde ki kolu. Onca alkol ve her şeyi bitirmiş, rahatlamış bir adamın uykusunda olmasının da yardımıyla beni hissetmedi. Zaten benimle o anda ilgilenmesini gerektirecek hiçbir ilişki kalmamıştı aramızda. Benim kadar duygusal bir salak bile bunu bilecek kadar haberdardı bu işlerden. Karanlık odada cep telefonumun ışığıyla eşyalarımı bulup, yerlerden topladığım giysilerimi giyip, karanlık odadan çıkmam, karanlık koridordan kedi gibi geçip dış kapıyı bulmam, oradan da açıp apartmanın içine çıkmam toplamda sadece beş dakikamı almıştı. İşin bana göre en zor tarafına gelmiştik. Sensörlü kat lambası beni kaale alıp yandı, söndü. Elimi salladım yukarı doğru, yeniden yandı, söndü. Üçüncü de artık hareket etmek zorunda olduğumdan, dış kapıyı yavaşça kendime çektim. Kapının kilidinin yuvasına oturduğu o kapanış sesini duymamla merdivenlerden koşa koşa inmem bir oldu.
Tuvalette kalma rekorumu kırmama ramak kalmıştı ki kapının açıldığını duydum. Çalıştığım katta ama başka odalardan birinde ki kızlardan biri içeri girdi ve bana gülümsedi. Ben de ona gülümsedim. O tuvaletlerden birine girip kapıyı kapatınca bende diğerine girip kapıyı üzerime kapattım. Klozetin kapağını kapatıp üzerine oturdum. Yok, biraz daha kalacaktım burada. Daha ofise gidemezdim. Başım ağrıyordu, midem bulanmıyordu artık ama çok iyi durumda da değildi. Kahve mi içsem yoksa soda mı bilemedim. Belki de sadece ılık su içmeliydim. Peki doktora gitmeli miydim? Ya hamile kalmışsam? İlk seferde insan hemen hamile kalır mıydı canım? Ben de bu şans varken ben kalırdım. Bir tür Avrupa filminin içinde gibiydim.
Binadan çıktığımda kendime ilk sorduğum soru: ben neredeyim? Oldu. Normalde bile yeri, yönü benim kadar karıştıran biri, gecenin bir vakti o kafa ve o ruh hali ile kendini bilmediği bir sokakta bulursa ne yapar? Önce kısa süreli bir panik, sonra acaba nereden taksi bulurum hesabı yapar. Bende öyle yaptım, telefonumun saatine baktım, dörttü. Acaba Anadolu da mı Avrupa da mıydım? Taksiyi hatırlamaya çalıştım, buraya nasıl gelmiştim, köprüden geçmiş miydik biz? Ben köprüyü hiç gözümden kaçırmazdım. Geçmiş olsak bilirdim. O zaman hala Avrupadaydık. Arnavut kaldırımından bir yokuşun başında duruyordum. Aşağı doğru baktım, sadece karanlık vardı. Yukarı doğru baktım, sokak lambasının ışığında bir sokak tabelası çarptı gözüme. Tabelaya doğru yürüyüp adını okudum ama bana hiçbir şey ifade etmedi. Etmezdi de, edemezdi. Yıllara rağmen hala bu şehirde ne nerededir bilmiyordum ki! Hala elimde tuttuğum kot ceketimi üzerime giyip lambaların ışığında yürümeye başladım. Elbet her sokak bir caddeye çıkardı.
Kahve içecektim. En iyisi buydu. Hatta bir de yanına kaşarlı poğaça alacaktım çünkü acıkmıştım. En son ne zaman yemek yediğimi düşündüm ve bir gece önce barda yediğim fıstıklardan başka bir şey gelmedi aklıma. Bu durumda epeydir mideme bir şey girmemişti ki zaten girmiş olanları da ben bu sabah çıkarmıştım. Boş mideyle yeterince sağlıklı düşünemiyordum ama zaten düşünecek ne vardı ki? Adamı bir daha hayatım boyunca görmeyebilirdim. Ya da o bara bir daha gitmeyebilirdim. Zaten o yüzden normalde gitmediğim bir yer seçmemiş miydim? Birileriyle karşılaşma riski olmayan bir yer. Kimlerin takıldığını dahi bilmediğim bir yer. İşe de yaramıştı işte. Hiç tanımadığım bir adam bulmuştum. Nerede kopmuştu benim ipim tam olarak?
Caddeye benzeyen bir yere çıkmıştım sonunda. Cadde değildi de daha çok birkaç sokağın kesiştiği bir büyük sokak gibiydi. Geçen arabaların sesini duyup gelmiştim buraya ama nedense o anda korkuvermiştim. Gecenin dördünde tek başına oralardan dikilen bir kadın olarak, oluşabilecek her türlü terslikten ben sorumlu olacakmışım gibi hissetmiştim çünkü. Lambanın ışığından biraz daha uzağa, loşluğa doğru geçtim. Gözünü sevdiğimin taksileri bu şehirde her saat ve her yerde çalışmaz mıydı? Da burası neresiydi? Ya buradan taksi geçmeyen bir yerde idiysem? Yok, değildi. Uzaktan o sarı tepe lambasını gördüğüme şu hayatımda hiç o kadar sevinmemişimdir.
Eve geldiğimde saat beş olmuştu bile. Çünkü tahmin ettiğim gibi köprüyü geçmemiştim. Ve tahmin edemediğim bir şekilde Galata nın aşağı sokaklarından birindeydim. Taksinin arkasında kafamı koltuğa dayamış bir halde köprüden aşağı uzanan manzaraya bakıyordum. Taksinin camı hafif aralıktı ve rüzgarı içime çekiyordum ki beni biraz ayıltsın. Başımda ki ağırlık, giysilerimde ki sigara kokusu ve hala süregelen sızı yüzünden berbat bir haldeydim. Ve beklendiği üzere ayıldığım her saniyede pişmanlık sızısı da ince bir bulut gibi geliyordu yavaş yavaş. Sonunda taksiden inip eve girdiğimde üzerimdekileri çıkaramadım bile. Öylece, örtüsünü de açmadan yattım yatağın üzerine. Ayak ucumda duran katlı battaniyeyi de çekip üzerime örttüm. Zaten en fazla bir saat uyuyacaktım. Değmeyecekti yatmama bile ama kendi yatağımda yatma hissine ihtiyacım vardı. Bütün o şeyler hiç olmamış gibi kendi yatağımda uyanmaya ihtiyacım vardı. Cenin pozisyonu almış bir halde o battaniyenin altına yattım. Alnımı dizlerime dayadım ve içimden O’na lanet okudum! Sebebi O’ydu. Bütün bu şuursuzluğun nedeni O’ydu.
Ne olacak sanki demiştim en sonunda. Bunca yıl, bu kadar yaş ve bu kadar kaçıştan sonra ne kazandım? Hiç! Ne oldu, kimi, neyi bekledim? Bekledim de ne buldum? Hiç! Sonunda da barın birinde tanıştığım adamın birinin yatağına gidivermiştim işte. Öylece bitirivermiştim bir gecede! Her şeyi. Onun benden aldıklarına karşılık bende asla geri dönülemeyecek olanı yapmıştım kendime. Artık benim de bir farkım yoktu ondan. Şimdi eşittik işte! Artık adil dövüşebilirdik…
İnsanlar bunu nasıl bu kadar kolay yapabiliyorlardı? Nasıl hiç tanımadıkları insanlarla aynı yatağa girebiliyorlardı? Bunu bu dünyada milyonlarca insan, milyonlarca defa yapmıştı; peki hepsi de ertesi sabah kusmuş muydu? Yoksa bu ilk seferdi diye mi bu kadar mide bulandırıcıydı? Bir daha ki sefere barın birinden tanımadığım bir adamla çıkıp yatınca ertesi gün kendimi bu kadar kötü hissetmeyecek miydim? İnsan buna alışabilir miydi? Bir dakika! Bir daha ki sefer olacak mıydı? Bu, alışkanlık yapan bir şey miydi?
Adam, benden daha beter durumda olmalıydı. Acaba? Gece tam o anda, anladığında yüzünde beliren ifadeyi odanın karanlığına rağmen o kadar net görmüştüm ki. Dua etmiştim içimden: ”Lütfen, lütfen durmasın. Buraya kadar geldim, buna tekrar katlanamam, lütfen burada bu işi bitirsin.” Neyse ki adam sarhoştu. Anladığı şeyi aslında yanlış anladığını düşündü ki ben de o öyle düşünebilsin diye o anda yapabileceğim her türlü hamleyi yaptım. Konuyu açmadan kapamak zorundaydım.
Ellerim lavabonun kenarlarında, hala aynaya bakıyordum. Belki baktıkça yüzümde ki beyazlık yerini biraz daha insan rengine bırakır diye umuyordum. Hayatımda hiç sigara içmemiştim, tadını dahi bilmiyordum ama o anda canım o kadar sigara istiyordu ki! İnsanın canı hiç tatmadığı bir şeyi isteyebilir mi? Kendimi başkalarının sigara dumanlarının içime çekerken yakaladığım anları düşündüm. Yıllar içinde fark etmeden tiryaki olmuştum bile belki de.
Bara ilk girdiğimde aklında olan bu değildi. Hiçbir zaman o niyetle gitmezdim ki zaten. Hatta bunun niyeti nasıl olurdu ondan bile emin değildim. Sadece artık düşünmek istemiyordum. Tek başıma barda ki taburelerden birine oturmuştum. Tanıdık kimseyi istemiyordum yanımda çünkü tanıdık demek, konuşmak demekti. Ama konuşmak falan istemiyordum artık. Yeterine insanla, yeterince konuşmuştum. Onun ne kadar hain, ne kadar yalancı, ne kadar adi olduğunu sayıklayan kız arkadaşlarıma da; ” boşver, zaten adam değildi kızım” diyen erkek arkadaşlarıma da artık tahammülüm yoktu. Madem herkes başından beri bu kadar iyi gözlemlere ve keskin yargılara sahipti de neden bunca zamandır susmuşlardı? Ya da herkes görmüştü de; ben nasıl kaçırmıştım tüm bunları?
Ne kadar zaman sonra fark etmiştim barın en son ucunda ki taburede oturan adamı hatırlamıyorum. Hatırladığım bir anda elimde ki bira bardağını hafifçe kaldırıp, adama çarpık bir gülümseme yollayışımdı. O kadar basit yaratıklardı ki erkekler! Sadece bir el hareketi, sadece bir bakış, sadece bir dudak kıvrılması bile ilgilerini çekmeye hatta onları harekete geçirmeye yetiyordu. Yine öyle olmuştu işte. Adamın taburesinden kalkıp; yanımda ki tabureye geçmesi sadece saniyeler almıştı ve adam daha o aşamada bile yalpalıyordu. Elimde olmadan gülmüştüm ama adam bunu da üzerine alınıp sırıtmıştı. İlk pişmanlık anı orasıydı işte. Sırıtan adamlardan nefret ederim. Gülümsemek ya da gülmek değil, sırıtmak. İçinde yılışık ve yapışkan bir şeyler barındıran bir şeydir sırıtmak.
Alnımı önümde duran aynanın soğuk yüzüne yasladım. Sırlı cam, tenimin ateşinden buğulanacaktı neredeyse. Alev alev yanıyordu vücudum. Sanki berbat bir virüs bütün vücudumu ele geçirmişti. Hastalık kapmış olabilir miydim? Allah aşkına ilk seferde bunu başarmış olabilir miydim gerçekten? Bende bu şans varken evet, olabilirdi. Hem bu riski göze almamış mıydım? Bu riski o anda düşünmüş müydüm? Gerçekçi olmak lazımdı. Normalde asla tek başına bara gitmeyen, tek başına içmeyen ve barlardan adamlarla çıkmayan biri, bir gecede bunların hepsini yapabiliyorsa zaten düşünmeyi bırakmış olmalıydı.
Adam, fazla konuşmuyordu. Bunun için bile o anda ona hayran olabilirdim. Konuşmamak… Elinde ki bira şişesini her içişinden sonra sertçe tezgaha vurup bana dönüyor ve sadece iki-üç kelimelik sorular soruyordu ve bunlara aldığı iki-üç kelimelik cevapları kabul ediyordu. Ve inanılmaz bir hızla içiyordu. Hiç onun kadar hızlı ve onun kadar çok içen bir adam görmemiştim. Ve elleri o kadar, o kadar erkek eliydi ki… İlk ellerine bakarım hep erkeklerin. Kadın eli gibi zarif, ince parmaklardan, küçük ellerden, şekilsiz ellerden hoşlanmam. Erkek eli diye bir kavram vardır. Hani tuttuğunda kavrayacağına emin olduğunuz ellerden bahsediyorum. Benim kaçıncı biramdı emin değildim ama sadece onun bira şişesini tutan ellerine bakıyordum. Sanki aklımı okumuş gibi bir anda o ellerden birini benim bacağıma koydu, kulağıma doğru eğildi ve “ben tuvalete gidiyorum, sakın bir yere kaçma” dedi. Dediği şeyin manasızlığı, elini koyup bastırdığı bacağımda ki alev topu yüzünden önemini yitirmişti. Tezgahta önümde duran bardağı kafama diktim.
Bu tuvalette kaç dakikadır duruyordum acaba? Birazdan odada ki kızlardan biri çıkıp gelecek, “canım neyin var, iyi misin?” cümlesi ile başlayan, benim için endişelendikleri yanılgısı yaratmak istese de içerdiği merak her şeyi bastıran bir konuşma yapacaktı bana. Normalde kocaman bir günaydınla işe başlayan bu kızın, bütün sabah neden hiç konuşmadığını merak ediyorlardı. Emindim. Ben de bir sürü şey merak ediyordum. Ne halt etmeye bu sabah işe gelmiştim ki? Evde kalıp yatmalı ve o yorganın altından hiç çıkmamalıydım. Yaptığım saçmalıkla yüzleşmeden normal hayat dönmeye çalışmamalıydım. Ama işte ben ve benim yersiz “ben iyiyim” davranışlarım. Yoksa davranış bozukluğum mu demeliyim.
Bana göre yüzüncü biraydı içtiğimiz. Ve o el uzun zamandır bacağımdaydı artık. Diğer else tezgahta ki bira şişesini kavrıyordu hala. Hangi cümleden sonra olduğuna emin değilim ama neden bilmem artık kurduğu cümlelerin yarısını benim kulağıma söylüyordu. Aslında mekanda ki ses sisteminde ya da ses seviyesinde hiçbir değişiklik yoktu ve ben o zaman zarfı içinde bir tür duyma kaybı falan yaşamamıştım ama sanırım bu da bir tür ritüeldi. Sakin olmalıydım. Burada anormal bir şey yoktu. Elimi, bacağımın üzerinde duran elinin üzerine koydum. Bunun anlamını ikimiz de biliyorduk. Düşünün ben bile biliyordum. Bu, “tamam” demekti. Adam, vizeyi almıştı.
Sabah değildi daha uyandığımda. Hala geceydi, hala karanlıktı. Üzerimde örtülü duran pikenin altında, benim karnımın üzerinde bir kol vardı. Pikeyi yavaşça kaldırıp baktım, o kolun devamında bira şişesi tutan el vardı. Başımı çevirip yana doğru baktım ve omuzlarına gelen saçları dağılmış, yüz üstü ama diğer tarafa dönük yatan bir adam gördüm. Ve sızı bir anda geldi. Saplandı sanki. Bacak aramda ki mi yoksa burnumun direğinde ki mi daha yoğundu bilemedim. Orada bir saniye daha yatarsam hıçkırarak ağlayacaktım ki; bu hiç hoş bir uyanma şekli olmazdı yanımdaki için. Önce pikeyi kaldırdım yavaşça, sonra da üzerimde ki kolu. Onca alkol ve her şeyi bitirmiş, rahatlamış bir adamın uykusunda olmasının da yardımıyla beni hissetmedi. Zaten benimle o anda ilgilenmesini gerektirecek hiçbir ilişki kalmamıştı aramızda. Benim kadar duygusal bir salak bile bunu bilecek kadar haberdardı bu işlerden. Karanlık odada cep telefonumun ışığıyla eşyalarımı bulup, yerlerden topladığım giysilerimi giyip, karanlık odadan çıkmam, karanlık koridordan kedi gibi geçip dış kapıyı bulmam, oradan da açıp apartmanın içine çıkmam toplamda sadece beş dakikamı almıştı. İşin bana göre en zor tarafına gelmiştik. Sensörlü kat lambası beni kaale alıp yandı, söndü. Elimi salladım yukarı doğru, yeniden yandı, söndü. Üçüncü de artık hareket etmek zorunda olduğumdan, dış kapıyı yavaşça kendime çektim. Kapının kilidinin yuvasına oturduğu o kapanış sesini duymamla merdivenlerden koşa koşa inmem bir oldu.
Tuvalette kalma rekorumu kırmama ramak kalmıştı ki kapının açıldığını duydum. Çalıştığım katta ama başka odalardan birinde ki kızlardan biri içeri girdi ve bana gülümsedi. Ben de ona gülümsedim. O tuvaletlerden birine girip kapıyı kapatınca bende diğerine girip kapıyı üzerime kapattım. Klozetin kapağını kapatıp üzerine oturdum. Yok, biraz daha kalacaktım burada. Daha ofise gidemezdim. Başım ağrıyordu, midem bulanmıyordu artık ama çok iyi durumda da değildi. Kahve mi içsem yoksa soda mı bilemedim. Belki de sadece ılık su içmeliydim. Peki doktora gitmeli miydim? Ya hamile kalmışsam? İlk seferde insan hemen hamile kalır mıydı canım? Ben de bu şans varken ben kalırdım. Bir tür Avrupa filminin içinde gibiydim.
Binadan çıktığımda kendime ilk sorduğum soru: ben neredeyim? Oldu. Normalde bile yeri, yönü benim kadar karıştıran biri, gecenin bir vakti o kafa ve o ruh hali ile kendini bilmediği bir sokakta bulursa ne yapar? Önce kısa süreli bir panik, sonra acaba nereden taksi bulurum hesabı yapar. Bende öyle yaptım, telefonumun saatine baktım, dörttü. Acaba Anadolu da mı Avrupa da mıydım? Taksiyi hatırlamaya çalıştım, buraya nasıl gelmiştim, köprüden geçmiş miydik biz? Ben köprüyü hiç gözümden kaçırmazdım. Geçmiş olsak bilirdim. O zaman hala Avrupadaydık. Arnavut kaldırımından bir yokuşun başında duruyordum. Aşağı doğru baktım, sadece karanlık vardı. Yukarı doğru baktım, sokak lambasının ışığında bir sokak tabelası çarptı gözüme. Tabelaya doğru yürüyüp adını okudum ama bana hiçbir şey ifade etmedi. Etmezdi de, edemezdi. Yıllara rağmen hala bu şehirde ne nerededir bilmiyordum ki! Hala elimde tuttuğum kot ceketimi üzerime giyip lambaların ışığında yürümeye başladım. Elbet her sokak bir caddeye çıkardı.
Kahve içecektim. En iyisi buydu. Hatta bir de yanına kaşarlı poğaça alacaktım çünkü acıkmıştım. En son ne zaman yemek yediğimi düşündüm ve bir gece önce barda yediğim fıstıklardan başka bir şey gelmedi aklıma. Bu durumda epeydir mideme bir şey girmemişti ki zaten girmiş olanları da ben bu sabah çıkarmıştım. Boş mideyle yeterince sağlıklı düşünemiyordum ama zaten düşünecek ne vardı ki? Adamı bir daha hayatım boyunca görmeyebilirdim. Ya da o bara bir daha gitmeyebilirdim. Zaten o yüzden normalde gitmediğim bir yer seçmemiş miydim? Birileriyle karşılaşma riski olmayan bir yer. Kimlerin takıldığını dahi bilmediğim bir yer. İşe de yaramıştı işte. Hiç tanımadığım bir adam bulmuştum. Nerede kopmuştu benim ipim tam olarak?
Caddeye benzeyen bir yere çıkmıştım sonunda. Cadde değildi de daha çok birkaç sokağın kesiştiği bir büyük sokak gibiydi. Geçen arabaların sesini duyup gelmiştim buraya ama nedense o anda korkuvermiştim. Gecenin dördünde tek başına oralardan dikilen bir kadın olarak, oluşabilecek her türlü terslikten ben sorumlu olacakmışım gibi hissetmiştim çünkü. Lambanın ışığından biraz daha uzağa, loşluğa doğru geçtim. Gözünü sevdiğimin taksileri bu şehirde her saat ve her yerde çalışmaz mıydı? Da burası neresiydi? Ya buradan taksi geçmeyen bir yerde idiysem? Yok, değildi. Uzaktan o sarı tepe lambasını gördüğüme şu hayatımda hiç o kadar sevinmemişimdir.
Eve geldiğimde saat beş olmuştu bile. Çünkü tahmin ettiğim gibi köprüyü geçmemiştim. Ve tahmin edemediğim bir şekilde Galata nın aşağı sokaklarından birindeydim. Taksinin arkasında kafamı koltuğa dayamış bir halde köprüden aşağı uzanan manzaraya bakıyordum. Taksinin camı hafif aralıktı ve rüzgarı içime çekiyordum ki beni biraz ayıltsın. Başımda ki ağırlık, giysilerimde ki sigara kokusu ve hala süregelen sızı yüzünden berbat bir haldeydim. Ve beklendiği üzere ayıldığım her saniyede pişmanlık sızısı da ince bir bulut gibi geliyordu yavaş yavaş. Sonunda taksiden inip eve girdiğimde üzerimdekileri çıkaramadım bile. Öylece, örtüsünü de açmadan yattım yatağın üzerine. Ayak ucumda duran katlı battaniyeyi de çekip üzerime örttüm. Zaten en fazla bir saat uyuyacaktım. Değmeyecekti yatmama bile ama kendi yatağımda yatma hissine ihtiyacım vardı. Bütün o şeyler hiç olmamış gibi kendi yatağımda uyanmaya ihtiyacım vardı. Cenin pozisyonu almış bir halde o battaniyenin altına yattım. Alnımı dizlerime dayadım ve içimden O’na lanet okudum! Sebebi O’ydu. Bütün bu şuursuzluğun nedeni O’ydu.
Ne olacak sanki demiştim en sonunda. Bunca yıl, bu kadar yaş ve bu kadar kaçıştan sonra ne kazandım? Hiç! Ne oldu, kimi, neyi bekledim? Bekledim de ne buldum? Hiç! Sonunda da barın birinde tanıştığım adamın birinin yatağına gidivermiştim işte. Öylece bitirivermiştim bir gecede! Her şeyi. Onun benden aldıklarına karşılık bende asla geri dönülemeyecek olanı yapmıştım kendime. Artık benim de bir farkım yoktu ondan. Şimdi eşittik işte! Artık adil dövüşebilirdik…
6 Kasım 2010 Cumartesi
BEŞ BİLİNMEYENLİ DENKLEM
Bu yazıda ki kişi, yer ve zamanların bazıları hayal ürünü; bazıları hayat ürünüdür.
Beş bilinmeyenli bir denklemden daha zor bir adamla beraberdim. Asabiyetini bir tür giysi gibi üzerinde taşıyan bir adam. Öyle ki, sokaktan geçen herhangi birine herhangi bir nedenle sinirlenip, sinirini atmasının tek yolu da yine o şanssızdan geçtiği için peşine düşüp, lafını söyleyip, kavgasını edip, gerekirse dayağını da yiyip gelebilirdi. Üzerinde ki tek giysi asabiyet değildi. Bunun ve kalan her şeyin üzerine giydiği bir de egosu vardı. Ona göre televizyonda ki herkes aptal, radyoda konuşan herkes cahil, bütün kadınlar ya zevksiz, ya orospu ya da salak, bütün erkekler kaba, görgüsüz, hain ve soysuz olabilirdi. Bütün çocukları gürültücü bulur ve onlarla aynı ortamda geçirdiği onuncu dakikadan sonra gözü seğirmeye başlardı. Kendisine çok soru sorulmasından, sorduğu sorulara istediği cevapları alamamaktan daha fazla nefret etmezdi. Tanımların yanlış kullanılmasına, kelimelerin yanlış telaffuz edilmesine, terimlerin fuzuli kullanılmasına tahammül edemezdi. Hakkında bilgi sahibi olmadıkları konular hakkında konuşan insanları aşağılamaktan, aptal olduğunu düşündüğü insanları ezmekten çekinmezdi.
Ona göre hayat, tecrübelerden ve bilgiden ibaretti. İkisine de ya da ikisinden birine sahip olmayanların bu konuda hiçbir bahanesini haklı bulmazdı. Çünkü ona göre bilgi bu kadar ulaşılabilir bir haldeyken ona sahip olmamanın açıklaması olamazdı. Tecrübe ise ancak korkmadıkça elde edilirdi ki o, korkak insanlardan da nefret ederdi. Başını belaya sokmaktan hiç kaçınmamış, başı belada olandan asla uzak durmamıştı. Kırılmadık kemiği, çürümedik organı kalmayıncaya kadar dayak da yemişti; kaldırmayıncaya kadar dayak da atmıştı. Sigaraları ucuca eklediği gibi kitapları da arka arkaya bağlamış; ama sonunda ikisinin dumanın içinde boğulmuştu.
Ne şiddet tutkusu, ne şiddetli egosu, ne izler, ne dikişler, ne yaralar hiç biri değil. Hayal kırıklığı… Bu kadar konu başlığı ve bu kadar paragraftan sonra, etrafında kelimelerden bir hale olan bir adamın 88 katlı bir binadan düşen bir taş kadar hayal kırıklığı yaratacağını kim bilebilirdi ki? Geri alıyorum. Hayal kırıklıklarını karşımızdakiler yaratmıyor. Biz yaratıyoruz. Onlara olmadıkları insanların resimlerini yapıştırıp, doldurmadıkları çerçevelerin içine koyuyoruz. Sonra bir rüzgarla o çerçeve düşüp kırılınca da oturup çocuk gibi ağlıyoruz.
Bir kilisede dua etmiştim adamın biri için. Elimde tek mum vardı. Biri onun adına biri benim adıma iki dileği aynı mumla yakma gafletine düştüm. Halbuki kimsenin dileğinin dumanı, kimseninkine karışmamalı. Zaten olmadı da. Aynı dileği dilemiştim ikimiz içinde ama ne o huzur bulabildi ne de ben. Huzursuzlukta bulaşıcıdır belki de. Ama umarım kalıcı değildir. Hani yoksa ben onda sadece bir tırnak izi bırakabilmişken; o bana bunu bulaştırdıysa haksızlık oluyor.
Şimdi bakıyorum da benden aldıkları sadece huzur değil, tahammülümü de almış. Bu artık kalabalıklarda kalamayışlarım, birçoğuna dayanamayışlarım, eve kaçışlarım… Ayıp olmuyor mu? Bu yaştan sonra insanın karakterine, hayatına bu kadar tesir edilir mi? Geri alıyorum. İnsan hayatına bu kadar tesir ettirir mi?
Beş bilinmeyenli bir denklemden daha karışık bir adamla beraberdim ve bu beraberlikte en az denklem kadar karışıktı. Alt alta yazınca eksiler, artılardan fazlaydı sanki ama neye göre. Hologramlı kartlar gibi, oynattıkça gördüğüm resim değişiyordu. Bazen artıya bazen eksiye doğru. Çocukken de severdim o kartları, elimden bırakamazdım. Onu da bırakamadım, o beni bıraktı. Bunu söylemek zordur değil mi? Beni o terk etti, beni o bıraktı, beni istemedi. Falan filan. Ben takıntılı bir manyak gibi başka isimlerle, başka yüzlerle yine de takip ettim onu. Önce sadece uzun vadeli bir intikam planı gibiydi ama bir yerde yitirdi anlamını. Lanet olsun ki sadece onun yaşayıp yaşamadığını bilmek yeterli oldu o aşamada. Hala nefes aldığını bilmek ya da alabildiğini ki önemlidir nefes alabilmek, o da bilir.
Geri dönecek bir yol, söylenecek bir söz, devredilecek bir mülk, ödenecek bir borç kalmadı. Benim bile kendimle ilgili hayal etmediklerimden bana biçtiği bir rol vardı ve o da kayboldu. Yani o da dönüp baksa bir kere daha, bıraktığı kadını bulamayacak. En başta başladığımız yerde duran, onun ilgisini çeken ve canlı tutan o kürklü kadını bulamayacak. Hem zaten bende eğreti durmuştu, kabul edelim. Ama ayak uydurmayı seçtim. Aslında senaryoyu yazanda oyunu yöneten de oydu ama benmişim gibi yaptırmasına izin verdim. Ben de aptala yattım ki yatabildiğim tek şeydir. O yüzden diyorum ya hayal kırıklığını aslında biz yaratıyoruz. Ben olmadığım bir şey olamıyorsam, olmasını istediğim şey o mu diye zorlamak neden? Değilse değildir ki değildi de…
E şimdi bende paragraflarca ve satırlarca yazabiliyorum. Bana en azından ilhamdır diye kendimi avutabilirim. Onlarca hikaye çıkarabiliriz buradan ki aslında malzeme baya zayıf. Besleyip semirtmek için pek vakit olmadı, böyle cılız kaldı işte yavrucak. Buna rağmen, kaburgaları sayılan bir eşeğe yük vururken ne kadar tereddüt ederse sahibi; bende o kadar ettim onu sonuna kadar zorlamaktan.
Beş bilinmeyenli bir denklemden daha zor bir adamla beraberdim. Asabiyetini bir tür giysi gibi üzerinde taşıyan bir adam. Öyle ki, sokaktan geçen herhangi birine herhangi bir nedenle sinirlenip, sinirini atmasının tek yolu da yine o şanssızdan geçtiği için peşine düşüp, lafını söyleyip, kavgasını edip, gerekirse dayağını da yiyip gelebilirdi. Üzerinde ki tek giysi asabiyet değildi. Bunun ve kalan her şeyin üzerine giydiği bir de egosu vardı. Ona göre televizyonda ki herkes aptal, radyoda konuşan herkes cahil, bütün kadınlar ya zevksiz, ya orospu ya da salak, bütün erkekler kaba, görgüsüz, hain ve soysuz olabilirdi. Bütün çocukları gürültücü bulur ve onlarla aynı ortamda geçirdiği onuncu dakikadan sonra gözü seğirmeye başlardı. Kendisine çok soru sorulmasından, sorduğu sorulara istediği cevapları alamamaktan daha fazla nefret etmezdi. Tanımların yanlış kullanılmasına, kelimelerin yanlış telaffuz edilmesine, terimlerin fuzuli kullanılmasına tahammül edemezdi. Hakkında bilgi sahibi olmadıkları konular hakkında konuşan insanları aşağılamaktan, aptal olduğunu düşündüğü insanları ezmekten çekinmezdi.
Ona göre hayat, tecrübelerden ve bilgiden ibaretti. İkisine de ya da ikisinden birine sahip olmayanların bu konuda hiçbir bahanesini haklı bulmazdı. Çünkü ona göre bilgi bu kadar ulaşılabilir bir haldeyken ona sahip olmamanın açıklaması olamazdı. Tecrübe ise ancak korkmadıkça elde edilirdi ki o, korkak insanlardan da nefret ederdi. Başını belaya sokmaktan hiç kaçınmamış, başı belada olandan asla uzak durmamıştı. Kırılmadık kemiği, çürümedik organı kalmayıncaya kadar dayak da yemişti; kaldırmayıncaya kadar dayak da atmıştı. Sigaraları ucuca eklediği gibi kitapları da arka arkaya bağlamış; ama sonunda ikisinin dumanın içinde boğulmuştu.
Ne şiddet tutkusu, ne şiddetli egosu, ne izler, ne dikişler, ne yaralar hiç biri değil. Hayal kırıklığı… Bu kadar konu başlığı ve bu kadar paragraftan sonra, etrafında kelimelerden bir hale olan bir adamın 88 katlı bir binadan düşen bir taş kadar hayal kırıklığı yaratacağını kim bilebilirdi ki? Geri alıyorum. Hayal kırıklıklarını karşımızdakiler yaratmıyor. Biz yaratıyoruz. Onlara olmadıkları insanların resimlerini yapıştırıp, doldurmadıkları çerçevelerin içine koyuyoruz. Sonra bir rüzgarla o çerçeve düşüp kırılınca da oturup çocuk gibi ağlıyoruz.
Bir kilisede dua etmiştim adamın biri için. Elimde tek mum vardı. Biri onun adına biri benim adıma iki dileği aynı mumla yakma gafletine düştüm. Halbuki kimsenin dileğinin dumanı, kimseninkine karışmamalı. Zaten olmadı da. Aynı dileği dilemiştim ikimiz içinde ama ne o huzur bulabildi ne de ben. Huzursuzlukta bulaşıcıdır belki de. Ama umarım kalıcı değildir. Hani yoksa ben onda sadece bir tırnak izi bırakabilmişken; o bana bunu bulaştırdıysa haksızlık oluyor.
Şimdi bakıyorum da benden aldıkları sadece huzur değil, tahammülümü de almış. Bu artık kalabalıklarda kalamayışlarım, birçoğuna dayanamayışlarım, eve kaçışlarım… Ayıp olmuyor mu? Bu yaştan sonra insanın karakterine, hayatına bu kadar tesir edilir mi? Geri alıyorum. İnsan hayatına bu kadar tesir ettirir mi?
Beş bilinmeyenli bir denklemden daha karışık bir adamla beraberdim ve bu beraberlikte en az denklem kadar karışıktı. Alt alta yazınca eksiler, artılardan fazlaydı sanki ama neye göre. Hologramlı kartlar gibi, oynattıkça gördüğüm resim değişiyordu. Bazen artıya bazen eksiye doğru. Çocukken de severdim o kartları, elimden bırakamazdım. Onu da bırakamadım, o beni bıraktı. Bunu söylemek zordur değil mi? Beni o terk etti, beni o bıraktı, beni istemedi. Falan filan. Ben takıntılı bir manyak gibi başka isimlerle, başka yüzlerle yine de takip ettim onu. Önce sadece uzun vadeli bir intikam planı gibiydi ama bir yerde yitirdi anlamını. Lanet olsun ki sadece onun yaşayıp yaşamadığını bilmek yeterli oldu o aşamada. Hala nefes aldığını bilmek ya da alabildiğini ki önemlidir nefes alabilmek, o da bilir.
Geri dönecek bir yol, söylenecek bir söz, devredilecek bir mülk, ödenecek bir borç kalmadı. Benim bile kendimle ilgili hayal etmediklerimden bana biçtiği bir rol vardı ve o da kayboldu. Yani o da dönüp baksa bir kere daha, bıraktığı kadını bulamayacak. En başta başladığımız yerde duran, onun ilgisini çeken ve canlı tutan o kürklü kadını bulamayacak. Hem zaten bende eğreti durmuştu, kabul edelim. Ama ayak uydurmayı seçtim. Aslında senaryoyu yazanda oyunu yöneten de oydu ama benmişim gibi yaptırmasına izin verdim. Ben de aptala yattım ki yatabildiğim tek şeydir. O yüzden diyorum ya hayal kırıklığını aslında biz yaratıyoruz. Ben olmadığım bir şey olamıyorsam, olmasını istediğim şey o mu diye zorlamak neden? Değilse değildir ki değildi de…
E şimdi bende paragraflarca ve satırlarca yazabiliyorum. Bana en azından ilhamdır diye kendimi avutabilirim. Onlarca hikaye çıkarabiliriz buradan ki aslında malzeme baya zayıf. Besleyip semirtmek için pek vakit olmadı, böyle cılız kaldı işte yavrucak. Buna rağmen, kaburgaları sayılan bir eşeğe yük vururken ne kadar tereddüt ederse sahibi; bende o kadar ettim onu sonuna kadar zorlamaktan.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)