9 Ağustos 2010 Pazartesi

FARK

Diğer insanlardan farklı düşünmek ya da farklı hissetmekle ilgili bir problemim yok ve hiç bir zaman da olmadı. Zaten benim kadar yüksek oktavdan kahkaha atan bir insanın, farklılıklarla ilgili problemi olması biraz zor olurdu... Ama bazı konular var ki onlar için farklı düşünüyor olmak tuhaf geliyor bana. Belli başlı değerler, kurallar, etik, ahlak, şu bu... Bütün doğrular göreceli değildir. Hatta bazılarını göreceli olmaması gerekir. Kuralları koyan insanoğlunun kendisidir ve bu yüzden de bozanın da yine kendisi olması belki normaldir ama aynı insanoğlu çıkarlarını korumaya o kadar düşkündür ki bireysel menfaat uğruna toplumsal menfaati pek ala hiçe sayabilir. Bence burada kaçırılan nokta şu: bireysel menfaat gibi görünen şeyler de uzun vadede insanın zararınadır. Kaybedilen her değer, sonrasında boşluk olarak geri dönecektir. Çünkü bunun sınırı yoktur. Her atılan adımın ardından insanoğlu bir adıma daha hazırlanabilir. Her vazgeçilenden sonra daha başka nelerden vazgeçilebilir buna geçilir. O küçük boşluklar büyür, çoğalır, kocaman kocaman yarıklar haline gelir. Sonunda bize değil yürüyecek; adım atacak yer kalmayacak!

2 Ağustos 2010 Pazartesi

BU SABAH

Bu sabah sağ kolumda bir ağrıyla uyandım ve yanağımda, tam gözümün altından çeneme kadar uzanan bir çizgi vardı. Sanki aylarca süren bir savaştan yaralı gelmişim de günlerdir süren tedaviden kalkmışım gibiydi kafam. Ağır. Saçma sapan bir boşlukla kaplı.
Ölmekle ilgili bir yazı okumuştum ve adamın biri sonunda soruyordu ölmek sizce nedir diye. Ölmek, üzerine kafa yormadığım, korkusunu içimde geliştirmediğim, kendimi korkutmadığım bir şey. Belki hiç ölüme yaklaşmadığımdan, belki hiç en yakınımdan kimseyi kaybetmediğimden. sadece bir kere, ergenlik döneminde ki şu meşhur manasız bunalımlardan birinde, kendimi öldürme duygusuna o kadar yaklaşmıştım ve o kadar başarısız olmuştum ki... Sadece şunu öğrendim: bu sadece bir anlık, bir saniyelik bir karar. Saniyenin onda birinden fazla bir sürede bir kere daha düşünür, bir kere daha aşağı ya da o haplara bakarsan bunu yapamazsın. O köprüden atladığında eminim ki suya düşene kadar çoktan vazgeçmiş olursun. İnsan, ölüme ancak bilinçsiz olduğu, kısa devre yaptığı anda karar verebilir. Yoksa asla. Yoksa asla! Kimse için değil, hiç bir şey için değil. Çünkü herşeyden güçlüdür insanın yaşama içgüdüsü. Her şeyden güçlüdür kendini yaşatma eğilimi. Yanında yatanın etlerini dişleriyle koparacak kadar, kendi eliyle kendini kesecek kadar. Çünkü kendine ya da başkasına zarar vermekle ölüm arasında bir seçim yapılacaksa; verilecek zararın boyutu bile önemini yitirir. Sonuçta ölmedikçe, açılan her yara iyileşir.
Bu zaman dilimine kadar ölüm hakkında hiç bu kadar çok düşünmemiştim. Son bir yılda bu kadar yakınıma yaklaşana kadar, neleri kaybedebileceğimi farkedene kadar. Ve haklısın, ölüm sadece bizi yapacaklarımızdan alıkoyan şey. Adamın birinin söylediği gibi; geçirilecek zamanlardan, paylaşılacak olanlardan alıkoyan şey. Ama orada öylece asılı duran bir tehdit değil, kafamızın üzerinde sallanmıyor. Bir gün geldiğinde ondan kaçamayacak olmanın, bu tesilimiyetin rahatlığı olmalı üzerimizde. Böylece o zamana kadar yapacaklarımızdan kendimizi alıkoymayız işte. Bizi durdurmak için değil, bizi yaşamaya azmettirmek için orada ölüm.Ya da öyle olmalı...

30 Temmuz 2010 Cuma

OTOKONTROL

"Dün sabaha karsı kendimle konuştum.
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum.
Yokuşun başında bir düşman vardı.
Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum"
Özdemir Asaf

Sabah sabah bunu yazıp karşıma koyan arkadaşa selam olsun... Ne gerek vardı? Benim gibi şiirden hazzedemeyene bile ejder vuruşu yapan cinsten bu laflar. Kafayı duvara vurup patlatmak için birebir neden veren laflar...
Sükunet ve sakinlik yalan, istikrar desen hiç yok, dengeyi kaybedeli çok olmuş artık ondan da umut yok. Hala emin olduğum ya da olabildiğim şeyler var sadece elimde. Değişmeyen kurallar hatta kanunlar. Ama arada bir onları da sarsalayanlar çıkıyor ya işte o zaman elim ayağım kontrolü kaybediyor. O çok gelişmiş hatta gereğinden fazla gelişmiş otokontrol mekanizması bir titriyor, sonra bir sallanıyor sonunda dumanlar çıkarıp teklemeye başlıyor. Ama o kadar sağlam ki sağolsun, hiç bozulmuyor, hiç durmuyor. Tam beni rahat bıraktı, yolumu açtı, gidiyorum dediğimde; daha ikinci adımı atmışken haldır huldur çalışmaya başlayıveriyor. Sırf onun gürültüsünden bıkıp dönüyorum bende gerisin geriye olduğum yere. Önümde öylece uzanan, iki tarafı ağaçlarla çevrili yola rağmen.
En çok insanın kendisi dar eder hayatı kendisine, en çok kendisi kanırtır kendisini.

27 Temmuz 2010 Salı

UYARI

Eğer yarım bırakacaksak hiç başlamayalım bu işe. Korkup kaçacaksak hiç yola çıkmayalım; bırak yola çıkmayı, kafamızı kapıdan bile uzatmayalım. Eğer yine sıradan, basit olacaksa bir şeyler hiç bulaştırmayalım kendimizi bu işe. Elim, tenine değdiğinde kızgın maşa gibi yakıp, iz bırakmayacaksa; elin, tenime değdiğinde bıçak kesiği gibi acıtmayacaksa hiç dokunmayalım birbirimize. Eğer dudakların açık yarada tuz etkisi yapmayacaksa bende, eğer dudaklarım bir elektirik akımı geçirmeyecekse bedeninden, öpmeye yeltenmeyelim bile birbirimizi. Yine sadece yalan, dolan, kapris, oyun içinde yuvarlanacaksak; yerimden bile kalkmayacağım. Bana ayak basılmamış toprakları vaadetmiyorsan, adım dahi atmayacağım. Bana tatmadıklarımı tattırmayacaksan, elinden su bile içmeyeceğim. Ben bir adım geldiğimde -fazlası değil- sende bir adım gelemeyeceksen ve ben bir adım kaçtığımda, sen de bir adım geride durmayı beceremeyeceksen; o adımı asla atmayacağım. Gün doğumundan gün batımına ve gün batımından gün doğumuna kadar, yanımda olmasan da nefesini içimde hissedemeyeceksem, nefesini tüketme hiç benimle. Sözcüklerini, cümelelerini benden esirgeyeceksen, ağzını dahi açma. Ben esirgemeyeceğim senden hiçbir şeyi ama bunu hak etmeyeceksen yanıma bile yaklaşma.

23 Temmuz 2010 Cuma

Başağa...

Okulun arkasında ki zeytinlik, ağaç altı, papatyalar, yağmır sonrası toprak kokusu, akşam dersine sabahtan gelip akşam da o derse girmemek, Dost'un bahçesinde çay, arka bahçesinde bira, kışın karda yuvarlanmak, Sabuncubelinde ki lanetli 5 km, otostopla 6 kişi binilen tır, fotokopi, sınav stresi, kola-sigara, makro ikitisat hatta mikro iktisat, batak, ihale, ekmek arası kekikli tavuk, zeytin, Kavaklar, ah kavaklar..., deniz, sahil, Göztepe de maç, kavga, gözyaşı, ayrılık, İstanbul, İzmir... Milyonlarca ortak sözcüğümüz var bizi anlatacak. Bundan 8 yıl önce, okulun merdivenlerinde baya baya ağlarken yanıma gelen kız, "bana manyak mısın da ağlıyorsun?" diyen kız; karakterlerimizin onca farkına rağmen, kilometrelerce yolu biraya getirdik biz. Birbirinden saçma şeyler yaşayıp, saçma sapan dönemlerden geçtik, beraber katıldık gülmekten ve ciddi ciddi kapıştık, sonra epey de bi ağladık galiba beraber. Çok mutlu ol emi. Çok ama çok mutlu ol. O kaşık kadar yüzünde sadece bir koca gülümsemeye yer var. Unutma.

24 Haziran 2010 Perşembe

HASTANE GÜNLÜĞÜ / 2.BÖLÜM

2.bölüm:
Canım, sana her ilaç vermeye gelip gittiklerinde içim bir tuhaf oluyor. Neyse ki çabuk bitiyor. Sevgili (!) doktorunda buradaydı. Ben ondan ne kadar hazzetmiyorsam onun da benden o kadar hoşlanmadığına emin olabilirsin. Düşün, adam yüzüme dahi bakmıyor! Sanki ben burada yokum. Neyse, çok lazım da değil zaten.
Seni bu odaya aldığımız ilk akşam seninle ben kalmak istedim. Aykut hiç iyi görünmüyordu ayrıca benim kalmam daha mantıklıydı. Sonra ki günlerde senin hemen gözlerini açmayabileceğini fark ettik ya da kabullendik diyelim. Seni asla yalnız bırakamazdım Suzi. Yeniden gözlerini açtığında orada olamamak fikri bir yana, senin boş bir odaya, yalnız başına geri dönmen de bence hiç hoş olmazdı. O yüzden hem doktorunla hem Aykut la bir anlaşma yaptık. Gündüzleri ofiste işlerimi halledip, akşamları iş çıkışı senin yanına gelecektim yani geliyorum. Geceleri burada kalıyorum. Zaten odanda başka bir hasta olmadığı için sorun da olmuyor. Aykut da fırsat buldukça uğruyor. Bir de Emel’in her gün ettiği telefonlar var. İlk konuştuğumuzda telefonda bayılacak zannettim. Sen ameliyattan çıktıktan sonra aradım onu çünkü daha öncesinde aramış olsam gerçekten bayılırdı. Onun ikimizden (hatta dünyanın dörtte üçünden) daha fazla panik olduğunu bilirsin. O yüzden konuşmayı çok dikkatli ve yavaş yapmak zorunda kaldım. Buna rağmen ben cümlemi bitiremeden o, nefesi kesilmiş halde hıçkırmaya başlamıştı bile. Bu kadın hiç değişmeyecek! Hatırlarsın, okulda da böyleydi. Her sınav zamanı kriz geçirir, hayatı hepimize dar ederdi. Neyse, bu sabah beni işyerimden aradı. Bu hafta içinde gelmeye çalışacakmış. Uçak biletlerini halletmeye çalışıyor.
Daha fazla ertelemeden, hazır gelen gidenden konu açılmışken söyleyeyim: Doğan a da haber verdim Suzi. Sakın bana kızma. Aranızda ne geçmiş olursa olsun o aileden biri hala ve bilmeye hakkı var. Telefonu ilk açtığında onu aradığım için şaşırdığı sesinden belliydi. Biliyor musun kendimi kötü hissettim… Doğan la sadece senin değil hepimizin bir geçmiş var aslında ama seninle beraber biz de bağlarımızı koparıverdik. Doğrusu bu muydu emin değilim ama bu, başka bir konu. Olanları kısaca anlattığımda hiçbir şey söylemedi. Sadece “tamam, haber verdiğin için teşekkür ederim” dedi ve telefonu kapattı. Eğer Doğanı biraz tanıdıysam en kısa zamanda geleceğine eminim. Hele de konu sen olduğunda onun yapabileceklerinin sınırı yoktur. Bu arada, hayır, Aykut’un bundan haberi yok hala. Açıkçası ona söylemeye gerek de duymadım. Evet, biliyorum senin nişanlın ama bu, onu ilgilendirmeyen bir konu. Onu sadece bir yıldır tanıyoruz, oysa bahsi geçen hikaye yıllara yayılıyor. Doğan ı savunmamdan hoşlanmadığının farkındayım ama sen bu konunun üzerinde konuşmaktan o kadar şiddetli bir şekilde kaçıyorsun ki, sana anlatacaklarımı dinlemiyorsun bile.
Saat gecenin ikisi oldu bile. Yüzünde huzurlu bir ifade var. Acaba şu anda ne görüyorsun rüyanda? Ya da acaba rüya görüyor musun? Yani bu bildiğimiz derin bir uyku gibi bir hal mi yoksa boşlukta asılı kalmak gibi bir şey mi? Çocukken seninle konuşurduk ya hani, acaba insanlar ölünce nereye giderler, nasıl bir yerdir orası diye. Tam şu anda bunun cevabına o kadar ihtiyacım var ki. Hayır, hayır umudumu kaybetmedim, asla ama eğer olur da gidersen, iyi bir yere gideceğinden, en azından bir yere gideceğinden emin olabilsem keşke. Sonrasının bir boşluk olmadığından emin olabilsem. İnançlarımızı yitireli çok oluyor. Bizlerin hayatlarının laneti; bu her şeyi sorgulama alışkanlığı. Bu güvensizlik, bu şüphecilik… Oysa çocukken ne kolaydı inanıvermek ve inanınca nasıl da cesaretli oluyor insan. Şimdiyse korkağız hepimiz. Yaşamaktan ayrı, ölmekten ayrı korkuyoruz. Sırf bu yüzden, ikisinden de korkumuz yüzünden hayatımızda ki her şeyi erteliyoruz. Neler kaçırdık bilmiyorum bile. En basiti; korkaklığı, paniğiyle en çok dalga geçtiğimiz Emel bile ikimizden daha cesur çıktı. Hiç tanımadığı bir adamın peşinden hiç tanımadığı bir ülkeye gidecek kadar hem de. Bizse elimizdekileri bile ittik. Tamam, açmıyorum yine o konuyu.
Nöbetçi hemşire beni çağırıyor Suzi, bir dakikaya gelirim.

21 Haziran 2010 Pazartesi

HASTANE GÜNLÜĞÜ (1)

Hastane, 20 Nisan
Sevgili Suzi,
Bugün, seni buraya yani bu hastaneye getirişimizin sekizinci günü. Sekiz gün önce, freni patlamış ve ters yöne girmiş bir kamyon, senin o, iki sene boyunca para biriktirerek aldığın küçük kırmızı arabanın üzerinden geçti.
O sabah telefonum çaldığında, elimde bir fincan kahve, önümde yığılı dosyalarla ofisteki masamda oturuyordum. Aykut, senin bir kaza geçirdiğini ve hastanede olduğunu söylediğinde o bir fincan kahve, o bir masa dolusu dosyanın üzerine dökülüverdi. Sonrasında kurduğu cümleleri duymadım bile. Elimde telefon ayakta dikildim bir süre. Neden sonra algım birden açılıverdi. Aykut, çaresizliğini ele veren o ses tonunu mümkün olduğunca kontrol etmeye çalışarak bana hastaneye gelmemi söylüyordu. Sırf beni rahatlatmak için önemli bir şeyin olmadığını söylemişti ama ben hastaneye vardığımda seni o, saatlerce sürecek ameliyata almışlardı bile.
Acil servisin kapısından koşarak içeri girdim. Aykut, duvar dibinde ki bir bankta, başını ellerinin arasına almış, ileri geri sallanır halde oturuyordu. Beni fark edince ayağa fırladı, sadece “Nerede?” diye sordum. “Ameliyata aldılar” dedi. Az önce Aykut’un oturduğu banka bu kez ben çöktüm. Çantamı omzumdan indirip yer e bıraktım. Ne yapacağımı, ne düşüneceğimi bilmiyordum. Çünkü hala tam olarak anlayamamıştım. Gerçekten içeride ameliyata aldıkları sen miydin? Ben gerçekten bu yüzden mi bu hastaneydim? Aykut da yanıma oturdu. Yüzümü ona çeviremeden “Nasıl olmuş?” dedim. “Bir kamyon, ters yöne girmiş ve sanırım frenleri patlakmış. Suzan da kaçamamış. Kamyon, arabasını resmen biçip geçmiş. Sonra başka bir otomobile daha çarpıp onu sürüklemiş. En sonda bir kamyona çarpıp durabilmiş” dedi. O konuşurken ben tüm bu görüntüleri gözümün önünde canlandırabiliyordum. Ağır çekimde kamyonun seni n arabana çarpışını, sonra başka bir arabayı sürükleyişini, hepsini. Başımı iki yana sallayıp gözlerimi kırpıştırdım. Hayal gücünün böyle zamanlarda insana yaradan çok zararı oluyordu.
Sonra ki üç saat boyunca hiç konuşmadık. İkimizinde söyleyecek bir şeyi yoktu. Tek yapabildiğimiz beklemekti. Birilerinin o ameliyattan çıkıp bize bir şeyler söylemesini beklemekti. Ve bu bir üç saati daha aldı. Sonunda doktorun Tuna bey –ki o zaman henüz onu tanımıyordum- ameliyathaneden çıkıp yanımıza geldi. Kafasından çıkardığı bonesi elindeydi ve yeşil önlüğünün üzerinde kan izleri vardı. Senindi, biliyordum, senin kanındı. Midem bulanmıştı, elimle ağzımı kapadım. Tuna bey, Aykutla benim önümde durdu, ikimize birden baktı ve sonra Aykut’a dönüp:
- Nişanlınız çok ağır yaralanmış. Biz elimizden geleni yaptık ama henüz hayati tehlikeyi atlatmış değil. Hala komada. Onu yoğun bakım alıyoruz. Durumunu sürekli takip edeceğiz ama şu anda beklemekten başka yapılacak bir şey yok, dedi.
Hiçbir şey anlamamıştım. Şimdi sen iyileşiyor muydun, iyileşmiyor muydun? Yaşayacak mıydın, ölecek miydin? Dayanamayıp atladım:
- Ne demek şimdi bu?
Doktorun, tek kaşını kaldırıp bana baktı:
- Siz kimsiniz?
Tam ben ağzımı açmıştım ki Aykut araya girdi:
- Arkadaşımız. Peki doktor bey, yapılacak bir şey yok mu yani şimdi?
- Dediğim gibi şu an için sadece bekleyeceğiz. Bir şey söylemek için çok erken. Ama, siz yinede her şeye hazırlıklı olun.
Bu son cümle, ortamıza daha doğrusu tam benim üzerime bir kaya gibi düştü. Ne demekti “siz yine de her şeye hazırlıklı olun”? Ben o sinirle tam doktora bağırmak üzereydim ki adamın çoktan arkasını dönüp gittiğini fark ettim. Doktorlardan oldum olası pek hoşlanmam bilirsin, senin doktorundan da o anda gerçekten nefret etmiştim. Bizi orada öylece elimizde bir hiçle bırakmıştı.
İşte o gün seni yoğun bakıma yani bu odaya aldılar. O zamandan beri de buradasın. Aykut, bütün tanıdıklarını araya sokup sana özel bir oda ayarlanmasını sağladı. Tek oda arkadaşın benim şu anda. İkimiz yalnızız. Ah tabi bir de çiçeklerin var. Zaman içinde solanları attım ama merak etme hepsinin resmini çektim ve kartlarını da başucunda ki komodinin çekmecesine koydum. Saksı çiçeği olanları evine götürdüm. Gülleri de kurutuyorum. Kimler çiçek gönderdi, görsen inanamazsın. Seni görmek isteyenler de o kadar çok ki ama kimseye izin vermiyorlar. Aykut da her akşam işten çıkınca uğruyor. Ah Suzi, görsen o kadar kötü durumda ki… Bir haftada gözlerimin önünde çöktü çocuk. Doğru dürüst yemek de yemiyor, sanırım üç dört kilo verdi. Kızma bana ne olur, valla her gün kafasını ütülüyorum bunun için ama işte, çok üstüne gitmek de istemiyorum açıkçası.
Dürüst olmak gerekirse sen de pek iyi görünmüyorsun. Hani Matrix te Neo nun yeniden doğduğu sahne vardı ya, tıpkı onun gibisin; her yerinde kablolar ve hortumlar var. Ve bağlı olduğun şu makine; o “dıt dıt” sesi sanki kafamın içinde ötüyor. Sinir oluyorum. Senin burada böylece yatmana da sinir oluyorum! Sen bu değilsin Suzi, böylece yatıp kalamazsın. Sen, iki gün evde kalsan, iki gün fazladan tatil yapsan sıkıntıdan patlarsın. Seni birazcık tanıyorsam en kısa zamanda gözlerini açarsın. Birazdan ilaçlarını kontrol etmeye gelecekler. Onlar gidince yazmaya devam ederim…