6 Haziran 2016 Pazartesi

OSLO'DAN VİETNAM SAHİLLERİNE



Uzun zamandır okuduklarımızla ilgili yazmamışız, yazalım dedim.

Bangladeş'te olmanın bana en büyük faydalarından biri okuma şansımı arttırması oldu. Şöyle ki, burada iş yeri ile evin arası aşırı trafikte bile yarım saat olduğu için eve gelme saatiniz; size yatana kadar bir şeyler yapma fırsatı verecek kadar iyi. Fabrika ziyaretlerinde de en kısa yol 2 saat sürdüğü için yine okumak için ekstra zamanınız oluyor. Tek sorun kitaba ulaşmak. Oradan buraya valizlerle taşıdıklarımın sayısı, aynı valizlerde domates salçası, Ezine peyniri, Marmarabirlik zeytin poşeti gibi şeylerde olduğu için sınırlı oluyor. Ve ben -evet hala- ille de basılı bir şey olsun, sayfalarını çevirebileyim, elime gelsin (ne demekse) falan diye e-kitap konusunda sınırlı bir insanım. Ama bunu da aşacağım, el mecbur. Her yere otuz kilo saman kağıdına baskı hikayeler taşıyarak gidemem. Gidemiyorum da...

Son zamanlarda internet üzeriden alıp Türkiye'den gelenlere getirtmeye çalışıyorum. Bu da bir tür taşıma su tabi. Şu meşhur ev kapatma seremonisinde iki koca kitaplık dolusu kitap gitti. Nereye gitti inanın bilmiyorum, sormaya da korkuyorum. Kendimi, "onlar hala basılan, bugün gitsen herhangi bir kitapçıda bulabileceğin kitaplar hayatım, zaten okudun daha ne yapacaksın" diye avutuyorum. Tabi Sefiller'i dört kere okuyan biri için bu "zaten okudun" kısmı çok etkili olmuyor.
Neyse... 

Elimizden son zamanlarda geçenlere gelirsek, en son tatilde okuduğum Irvin Yalom (Nietzsche Ağladığında'nın yazarı diyeyim de o kimdi ya diye ıkınanlar rahatlasın) 'un Günübirlik Hikayeler kitabı var mesela. Ölüm korkusu kaynaklı depresyonlardan muzdarip hastalarının hikayelerini baz alan yazarımız -ki kendisi bu kitabı yazarken 82 yaşında olduğu için normal diyelim- pek de eğlenceli  (neden acaba?) bir kitap yazmamış. Eğlenmek mesele değil de bir yerden sonra tüm hikayeler aynı yere bağlandığı için insan bir "tamam anladık" pozisyonuna gelebiliyor. Ama faydası olmadı mı, oldu bana Marcus Aurelius'u tanıttı (o konuya ayrıca değineceğiz, vakit var). Zaten benim tatil kitabı seçmek konusunda biraz beceriksiz olduğum kesin. Bir önceki tatile de Goethe'nin Genç Werther'in Acıları kitabı ile gitmiştim. Kop Phangan adasında millet after party sonrası kumlarda sızarken ben Werther'in acılarından kendimi kahveye vuruyordum. Bir sonraki tatile de olmadı Sylvia Plath falan alırım artık yanıma. Tövbe tövbe...

Nemesis, Jo Nesbo (aslında sondaki O harfinin ortasından bir çizgi geçmesi lazım ama Türkçe klavye ile zor o iş). Son zamanlarda kafayı taktığım İskandinav polisiyelerinden biri. Oslo'da geçen hikayede yazarın yarattığı Harry Hole karakteri tipik bir İskandinav polisine göre daha tepkisel. Soğukkanlı ama nemrut cinsinden değil, duyguları var, belli de ediyor kendince. Kitap birden fazla hikaye ve ana düzlemde paralel iki ana konu işliyor. Gayet akıcı ve -polisiyeler için en önemli şeylerden biri- akılcı bir anlatımı var. Bittiğinde ana konulardan biri çözülmüştü, diğeri ise karakterin devam ettiği bir sonraki kitaba taşınmış ki o bende yok. Bana hediye falan almak isteyen olursa bir sonraki kitabı Marekors'u alıp gönderebilir. Başka kitaplar da gönderebilirsiniz, sıkıntı değil.

Gelelim Trevanian'dan Katya'nın Yazı'na. Trevanian (ya da asıl adı ile Rodnay William Whitaker) ile ilişkimiz yıllar önce okuduğum Şibumi kadar. Bu ikisini de okuyan arkadaşlar bana bir dönüversin bi zahmet, ben mi yanlış anladım: bu iki kitabı yazan da gerçekten aynı adam olabilir mi yahu? Anlatım tarzı, anlattığı hikaye, karakterler sanki farklı kalemlerden çıkmış gibi. Tamam, bu sefer de kitabın sonuna kadar tasvirlere boğduğu bizleri lök diye bir finalle aptal ediyor, etmiyor değil ama işte... Bir de Katya'nın Yazı geçtiği belirtilen zaman diliminin içine oturmuyor sanki, oradan taşıyor, zamansız bir yere geçiyor. Yine de o zeka pırıltısı her yerinden sızıyor tabi ki... 
"Dedikodu bizim kadınlarımıza günahın tadını çıkarma olanağı verir. Kendi işlemeyecekleri, işleyemeyecekleri günahlar. Çünkü onları cesaretsizlikleri, hayal güçlerinin eksikliği ve fırsatsızlık engelliyor. Biz de bu eksikliklere namus diyoruz."

Şu aralarsa elimde Nelson Demille'in (General'in Kızı'nın yazarı, hani filminde John Travolta oynamıştı)Yukarı Ülke'si var. Yani yine polisiye-casus romanlarına döndüm. Seviyorum ne yapayım... Bu kitabın bir özelliği daha var: kendisi bir tür Vietnam rehberi. Vietnam'da savaşmış eski bir askeri istihbarat subayı bir mektubun sırrını çözmek için yıllar sonra ülkeye geri dönüyor. Ho Chi Minh'de başlayan yolculuk deniz kıyısına indi, şimdi daha da içerilere gideceğiz. Gezdikleri her yeri kullandıkları taşıtlardan neye ne kadar para verdiklerine, ne yiyip ne içtiklerine, siklolarla nasıl pazarlık edildiğine kadar her şeyi anlatıyor. Ciddi ciddi Vietnam'a giderken kitabı yanıma almayı düşünüyorum. Tek sorun 780 sayfa civarında ve tuğla kadar kalın olduğu için valizi kaplayacak olması... Böyle kitapların baya faydalı olduğuna inanıyorum. Mesela Ahmet Ümit'in Bab-ı Esrar'ı da tam tekmil bir Konya rehberi olabilir. 

Kitap bitince size sonunu söylerim. Şaka lan söylemem, siz de bana söylemeyin. 

Ps: Yazının üstündeki resim "siklo neymiş yahu" diyenler için gelsin.




31 Mayıs 2016 Salı

BİTMEYEN SENFONİ'YE BANGLADEŞ YORUMU



Hintliler'den eşya almayın!

Biraz ırkçı bir başlangıç oldu evet ama siz almayın, beni dinleyin. Neden bu konuya geldik, ne halt yiyorsun oralarda sorularınızı cevaplayacağım hemen. İstanbul'daki on senelik ev taşıma maceralarımdan sonra sıra Bangladeş'e geldi. Taşınıyorum! Yine...  Son yılların en deli işlerinden birine kalkıştığım için sizi yeni maceralara gark edeceğimden emin olabilirsiniz.

Yerleşik hayat geçmekle ilgili sorunlarım olduğu; şehir, ev, ülke değiştirmeye yatkınlığım nedeniyle bilinen bir şey. Bu konularda ne kadar bahtsız olduğum da yıllardır yazdıklarımdan ötürü ortada sanırım:

http://barikaninkuyusu.blogspot.com.tr/2011/05/tasima-suyla-degirmen-cevirmeceler.html

http://barikaninkuyusu.blogspot.com.tr/2013/01/tasi-tasi-nereye-kadar.html

Neyse, bu sefer başımıza neler geleceği hepten meçhul. Ama başladık bir kere...

Bir senenin sonunda şirketin evinden çıkıp kendi evime geçmeye (rahat battı çünkü evet) ve yeniden tek başıma yaşamaya (alışkanlık işte ne yapalım) karar verince tası tarağı (sanırsın ki eşyası var, hakkaten bi tas bir de tarak var elimizde o kadar) toplayıp bir ev bulduk. Evi bulma konusunda şansım yaver gitti (bir de Önal sağ olsun) ve  kendi ölçülerime göre (çünkü bu mübarek Dhaka'da evler iç güveysi alan ailelerin ölçülerine göre yapılmış) iki oda bir salonumsu bi ev buldum. Daha da güzeli balkonu var (İzmirli takıntısı)!

Hafta sonu şimdiki ev arkadaşım Nurc'la beraber dört saat banyoları sildikten sonra kalan kısmı da bu yakınlarda bitirmeyi umuyoruz. Geriye oturmak için koltuk, yemek pişirmek için ocak, bardak çanak koymak için masa bulmak kaldı. Çok bir şey değil yani... Bugün bir marangozla görüşeceğim (daha önce hiç bir marangozla görüşmemiştim çok heyecanlıyım. İçlerinden biri zamanında peygamber olmuştu ya düşünün nasıl bir meslek grubu!) eve bakıp ölçülere göre ne yapabilirizi söyleyecek bana. Ben de size söylerim merak etmeyin. Ama o salona ölçü almak zaten otuz saniye falan alır.

Şimdilik durum bu kadar. Evde sadece buzdolabı, çamaşır suyu, vim deterjan, bulaşık eldiveni ve bir koli içme suyu var. Yine de gelmek isterseniz beklerim.

Not: Gelirken iki minder alıp gelin de fayansa oturup cırcır olmayın.





7 Mayıs 2016 Cumartesi

Barika'nın kuyusu: BORCAM

Barika'nın kuyusu: BORCAM: Bir Mayıs ayının ikinci pazarı daha geldi çattı. Size bir önerim var: annenize Borcam almayın, olur mu? Onun yerine onu alıp bir ...

BORCAM



Bir Mayıs ayının ikinci pazarı daha geldi çattı. Size bir önerim var: annenize Borcam almayın, olur mu?

Onun yerine onu alıp bir yemeğe götürün mesela. En sevdiği yemek neyse onu ısmarlayın. Ya da hiç gitmediği lüks bir restorana götürün, arkadaşlarına anlatsın dursun. "Ay beni bir yere götürdü bizimki"...

Deniz kıyısına gidin, kıyıya en yakın masada balık yiyin, beraber ayaklarınızı suya sokun. Üşütmeyeceğinize emin olduğunuzu ve çantanızda yedek çoraplarınız olduğunu belirtmeyi unutmayın.

Ağaçlarla ve çiçeklerle kaplı bir parkta piknik yapın (İstanbullular biraz hayal güçlerini kullansın). Mangal falan yakmayın! Plastik bardaklarla tabaklarla yiyin ki bulaşık mevzusu dahi açılmasın. 

Sinemaya gidin. Vurdulu kırdılı mı ister ağlamalı sızlamalı mı ister bilmem -ama siz bilin- bir film seçin. Kocaman patlamış mısırları ellerinizi batıra batıra yiyin. Sonra da kendisine kolonyalı mendil ikram edip gönlünü çalabilirsiniz.

Başka bir ülkeye gidin beraber mesela. Vizeli, vizesiz, bir sürü seçeneğiniz var. Uçak biletleri eskisi gibi pahalı değil. Uzun uzun uçmaya da gerek yok. Başka bir ülkede bir kahve ısmarlayın ona; bir göle ya da bir katedrale ya da bir meydana bakarken... Beraber ecnebilerin dedikodusunu yapın. 

Olmadı başka şehre gidin! Antep'te Halil Usta'da küşleme yedirin  ya da Hatay'da künefe. Antalya'da falezlere bakarak kahvaltı edin ya da Trabzon'da Sümela'ya çıkın.

Demem o ki, anı yaratın, hatıra bırakın kendinize. O borcam ancak ona yine sizin için bir şeyler yapmayı hatırlatacak, onun yerine siz onun için bir şeyler yapın. Daha doğrusu beraber bir şeyler yapın! İlla o borcamı alacaksanız, annenizle beraber patlıcan oturtma yapın o zaman! ama beraber yapın... Çünkü bir gün, o anılara o kadar ihtiyacınız oluyor ki; bunu anlatacak kelime dağarcığı dünyanın en eski dillerinden olan Sanskritçe'de bile yok!




29 Nisan 2016 Cuma

Barika'nın kuyusu: MADDE BAĞIMLILIĞI ÜZERİNE (SON KANEPE)

Barika'nın kuyusu: MADDE BAĞIMLILIĞI ÜZERİNE (SON KANEPE): Başlığa bakıp kafanızda kristaller yaratmanıza gerek yok, madde bağımlılığının o anladığınız halindeki maddelerinden en fazla bir fırt ...

MADDE BAĞIMLILIĞI ÜZERİNE (SON KANEPE)



Başlığa bakıp kafanızda kristaller yaratmanıza gerek yok, madde bağımlılığının o anladığınız halindeki maddelerinden en fazla bir fırt sigara çekmişliğim var (bir de "karnım aç benim" diyerek otlu kek yemişliğim var ama cahilliğime verin) o kadar. Bu bahsettiğim; hepimizde olan cinsten bir bağımlılık.

Asya'ya geldim aydınlandım iddiasında bulunmayacağım (henüz) ama bakış açımı bir şekilde değiştirdiği hatta belki de geliştirdiği kesin. Farklı yerler görmenin ve farklı insanlar tanımanın en büyük artısı size farkı hayatlar olduğunu göstermesi. Bu hayatta tek bir alternatifiniz olmadığını...

Ama önce başka yerden başlayalım: Dün gece bizim İstanbul'daki evde temizlik vardı. Babam ve erkek kardeşim olacak @ezikböcek ; benim 35 yılda biriktirdiğim her şeyi "bu eskiciye, bu çöpe" şeklinde ayırdı. Şu dünyadan bir Barika geçtiğine dair bir iz kalmadı anasını satayım! Bu ne acımasızlık!
İşte o temizlik boyunca biz telefonda konuştuk. Benim te sekiz yaşında yazmaya başladığım (ve kendisinin okurken inanılmaz eğlendiği) günlükten (sekiz yaşında başladığım bu günlük tutma macerası normalde yirmi üç-yirmi dört yaşlarında bitti ama şimdi bu blogu bu konuda sömürdüğüm için bitmemiş de diyebiliriz), imzalı Mavi Sakal kartpostallarına, ilk çalışmaya başladığım zaman çıkartılan sağlık karnemden ilkokul karnelerime, bugüne kadar oturduğum tüm evlerin kira kontratlarından üniversite laboratuvarında yaptığımız deneylerin kalıntılarına kadar; hayatımdan geçip giden ne varsa saklamışım. Uçak biletleri, faturalar, fişler, üzerine not alınmış peçeteler, kiminle içtiğim bana mesele olmuş bira şişesinin kapağı, kuş tüyleri, kurutulmuş çiçekler, yapraklar, sağa sola çiziktirilmiş yazılar, sayfalarca öyküler, denemeler, fotoğraflar, konser biletleri, maç biletleri hatta sinema biletleri... O kadar çok şeye o kadar çok anlam yüklemişim ki sonunda hiçbir şeyi atamamışım. Bugün, ben o "kirli çıkı" dan 6000 km (evet, yine!) ötedeyken ve gözüm görmezken @ezikböcek eline geçeni attı. Ve ben ona telefonda bana her sorduğu şey için "at!" dedim. At! Şimdi, o evde ne varsa elimden çıkarmaya karar verdim. Koltuklar, masalar, sandalyeler vs...

Bugün yıllar sonra ilk defa bir yerde "evim" yok. Bana ait, tamamen benim bir ev... İçi ben dolu bir yer yok. Bu öyle acıklı falan değil, sadece tuhaf bir his. Olabiliyormuş. Yani illa bir şeylere tutunmasanız da hayatta kalabiliyormuşsunuz. Bunu benden önce ve benden milyonlarca kat daha iyi anlatan canım Palahniuk, Dövüş Kulübü'nde ne demişti:

"Mobilya satın alırsınız. Kendinize dersiniz ki; bu, hayatım boyunca ihtiyaç duyacağım son kanepe. Kanepeyi alırsınız ve sonraki birkaç yıl boyunca, hangi işiniz ters giderse gitsin, en azından kanepe sorununuzu çözmüş olduğunuzu bilirsiniz. Sonra o güzel yuvanızda kısılıp kalırsınız. Bir zamanlar sahip olduğunuz şeyler artık sizin sahibiniz olur" 

Sahip olduklarınız, sonunda sizin sahibiniz olur...

Benim sahiplik duygum baya bir sekteye uğradı. Elimde tutmak için ısrar ettiğim tek şey fotoğraflarım, ilk günlüğüm ve annemin çeyiz sandığı. E bunun Asya bağlantısı nerede derseniz; örnekleri derim. Başka türlü hayatların da mümkün olabileceğinin örnekleri. Cesareti...

Konfor alanını terk etmek, bu yaşa kadar sizi getiren kültürün size öğrettiği "sahip olmalıyım" güdüsünden sıyrılmak tabi ki kolay değil. Sorun şu ki siz çarkın içinden çıksanız da o çark dönecek. Vazgeçilmez değilsiniz. Karar vermeniz gereken o çarkın içinde kalıp kalmamak. Ve evet o karar da kolay değil. Nietzsche'yi ilk defa okuyacak kişilere "inandıklarının yıkılmasına hazır ol" babında bir laf söylerlermiş ya; o hesap, kolay değil sizi bu yaşa ve buraya kadar getiren içinize işlemiş olan kültürü yok saymak. Tüpsüz suya dalacakmışsınız gibi hissetmeniz normal. Hele de bizim gibi 80 lerde doğmuş, Özal ve serbest ticaret hayalleri ile büyümüş, bu hayatta "yırtmak" en büyük amacı olan bir kuşak için hepten zor. Ama dedim ya, örnekleri var. Kendi kendinize tekrarlayın arada sırada: "Başka bir hayat mümkün!" Ve bilin ki bu doğru...


19 Nisan 2016 Salı

Barika'nın kuyusu: İKİ KİLOMETREKARELİK ADA

Barika'nın kuyusu: İKİ KİLOMETREKARELİK ADA: Öğrenmenin, tecrübe etmenin sonsuz olduğunu bir kere daha pekiştirdiğim günlerden herkese merhaba... Yaş, kimi şairlerce yolun yarısı ola...