12 Ocak 2015 Pazartesi

2014 VESAİRE



Tamam, artık yirmi kere bahsettiğimiz "geçmiş yıl muhasebesi" ni yazsak iyi olacak sanırım yoksa ben yazamadan bu yeni yıl da bitecek!
Berbat, kötü, feci olayları geçip sadece yüzeysel bir bakışla yazmak istiyorum. Sizin için de uygunsa başlayalım:

Sonunda Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü okuduğumu gururla belirtmek isterim. Beklediğime yazık olmuş ama beklediğime değdi. Okuyun, Türk edebiyatına inancınız tazelensin.

Kaş, hala güzel. Olanca istilaya, insan kalabalığına, "artık popüler oldu yeaaa" serzenişlerine rağmen güzel. Üçüncü senemizde hala sıkılmadan tatil yapabildiğimize göre bize zaten güzel.

Hobbit'i de bitirdik; Orta Dünya'dan elimizde bir şey kalmadı. Çok üzgünüm. Bir fon açıp Peter Jackson'a Silmarillion'u film yaptırmak istiyorum.

Balkanlar, tam bir çıfıt çarşısı. Neresinde ne bulacağınız meçhul. Hatta bazı şeyleri bulabileceğiniz de meçhul.Yine de gidip görün derim. Doğa manzaraları, ucuz bira ve et seviyorsanız (ki @ezikböcek ve ben severiz) ideal. Ama yakın zamanda savaş ve katliam görmüş topraklarda olduğunuzu hep hatırlayacaksınız; buna da hazır olun.

Etrafımdaki (neredeyse) herkes bu yaz evlendiğine ve evlenen (neredeyse) herkes de hamile olduğuna göre soyumuzun devamı ile ilgili endişelerimin yersiz olduğuna karar verdim. Sona kalan arkadaşlardan da paket bir program bekliyorum.

Bazı benzerlikleri bulma konusunda koleksiyon yapıyor gibiyim, korkmaya başladım. Aynı özelliklere hatta aynı ortamlara sahip erkekler gibi...

Fransa sadece Paris değilmiş, öğrendik. @obsesifmakinist'le Lyon keşfimiz bize Fransa'yı, yemeklerini, insanlarını bir kere daha sevdirdi. Ayrıca bu vesile ile Avrupa'nın en  popüler altmış yaş üstü kulübünü de keşfetmiş olduk.

Suşi ile barıştım. Bir kaç kere görüşmüş ama birbirimizden bir türlü elektrik alamamıştık. Belki ortam belki zaman yanlıştı; kim bilir. Ama sonunda ortak bir noktada buluştuk ve ben o noktada o çiğ balık olacak zibidiyi sevdim. Ha doğru yer Bangladeşmiş demek ki o ayrı...

Üzerimden beş yüz bin volt (ciddiyim) elektrik geçmesine rağmen ölmedim hatta etrafıma ışık bile saçtım. Böyle bir deneyim ilginizi çekiyorsa Belgrad'daki Nikola Tesla müzesine bekleriz. Ama taksiyle değil. Bu şehirde taksiyle 6 liralık yere 600 lira ödeme riskiniz var.

Saçımı, bir tv reklamının üç saniyelik bir karesinde sörf yaparken görünen bir kadından ilham alarak tuhaf bir modele soktum. Son model bir apaçi olmakla tarz sahibi olmak arasında ince bir çizginin riskini almıştım ama neyse ki hala apaçi değilim.

Sadece dünyadaki en pahalı benzine değil en pahalı biraya da sahibiz bence. Başka ülkelerde hava alanındaki biranın bile bizde mekanlarda satılandan ucuz olmasını böyle açıklıyorum.

İki tane balık kaybettik: İlyas ve Ayfer. İlyas'ın elimize alıp sevmeye çalışmamız neticesinde mikrop kaptığı kanaatindeyim.

Ha bir de son olarak: mühür kırıldı...

Kıssadan hisse, benim için 365 gün ve 52 haftadan uzun, bitmek bilmeyen bir yıldı. Ama şimdi böyle alt alta yazınca iyi şeyler de var, biliyoruz. Harry Potter'da ne der hep (önce Hobbit, şimdi Harry Potter, iyice "geek" olduk) : Her zaman umut vardır.

Umudunuzun kaybolmadığı bir yıl olsun...

























 

5 Ocak 2015 Pazartesi

Barika'nın kuyusu: 5958 KM

Barika'nın kuyusu: 5958 KM: Bendeniz naçizane bir yıl sonu değerlendirmesi yazacaktım ki; yılın sonu bir acayip geldi! Yok la korkmayın, aşık falan olmadım. O işi bı...

5958 KM

Bendeniz naçizane bir yıl sonu değerlendirmesi yazacaktım ki; yılın sonu bir acayip geldi!

Yok la korkmayın, aşık falan olmadım. O işi bıraktım ben -ki yapamıyorum zaten biliyorsunuz-, zorlamamak lazım. Her seferinde eline yüzüne bulaştırmaktansa hiç el sürmemek lazım.

Bu arada sağda solda bekar erkek arkadaşınız, kuzeniniz, tanıdığınız falan varsa bana getirebilirsiniz. Telli Baba türbesi gibi kadınım töbe estağfurullah; elimi sürdüğümün kısmeti açılıyor. Bu teoriyi yakın zamanda bir kere daha ispatladık, o yüzden gelip saçıma başıma çaput bağlayabilirsiniz.

Neyse...

Gençler, ben gidiyorum! Tamam sakin, infiale gerek yok, anlatacağım.

Bundan 9 sene önce, 2006 yılının 14 Şubat'ında bir otobüse atlayıp İstanbul'a gelmiştim. Acayip kar vardı, Bursa'da her yer bembeyazdı, Grup Seksendört ilk albümünü çıkarmıştı.
İstanbul'a gelmek için karar vermek aşağı yukarı bir gecemi almıştı. Benim kafama taktığım şeylerin peşinden gitme hevesim, deneme-yanılma-öğrenme merakım, heyecanlı bir tip olmam da yardımcı olmuştu elbet ama o zaman diliminde iş bulma sürecimde annem de baya yardımcı olmuştu. Sonuç, elimde bir zarfın içinde bir rüzgar gülü (asla sahibine verilemeyip, yıllar sonra çöpe atıldı), kafamda ne beklediğime dair tam bir boşlukla geldim. Halamın, yengemin, kuzenim değil dostum olan @obesesifmakinist'in destekleri ile bir anda başka bir hayatım oluverdi.
9 sene... Şimdi geriye doğru bakınca milyonlarca şey geçiyor aklımdan. Bir sürü mekan, insan, gece, gündüz, olay, sokak, cadde, kavga, aşk, gözyaşı, dert, tasa, mesai, kahkaha, parti, doğum günü...

Şimdi bir kere daha, alınmış hızlı bir kararla valiz toplama zamanı. Kararların hızlı olmasının en güzel tarafı üzerinde çok düşünecek vaktiniz olmamasıdır. Çünkü ne kadar düşünürseniz o kadar çok kulp takarsınız. O kulplar da kararınızla sizin aranıza diziliverirler. Gerek yok. Sadece eksilerinizi ve artılarınızı tartıp, kefenin yattığı yere doğru kararınızı verin yeter. Demesi kolay demeyin, biliyoruz da söylüyoruz. Korkmayın. Daha doğrusu olacakların belirsizliğinden ve riskinden ziyade konfordan korkun. Sizi olduğunuz yere bağlayan şeyin adı bu: konfor.
Ahkam kesmek değil niyetim sadece eğer adım atabilecekken atmıyorsanız diye lafım. Ha bi cesaret gençler!

Ben mi, ben de kendime "ha bir cesaret!" dedim. Ana hatları aşağı yukarı belli olunca, beğendiğim bir resmin detaylarına bakmaya karar verdim. Bilirsiniz; şeytan ayrıntıda gizlidir.

O yüzden bunu bir tür toplu duyuru sayalım: Siz bu satırları okurken ben, iş vesilesiyle buradan 5958 km uzağa gitmeye karar vermiş bulunuyorum. Bütün bu süreçte de sonrasında da blogdan görüşmeye devam edeceğiz, ayrıca önümüzde daha en az bir ay var o yüzden meraklanmayın (hani meraklanan varsa).

Nereye mi? Tahmin edin :)
 

29 Aralık 2014 Pazartesi

Barika'nın kuyusu: PATATESİME...

Barika'nın kuyusu: PATATESİME...: Her sene olduğu gibi bu sene de bir eski yıl muhasebesi - yeni yıl beklentisi tadında bir şeyler yazacağım evet ama önce, hepsinden ayr...

PATATESİME...



Her sene olduğu gibi bu sene de bir eski yıl muhasebesi - yeni yıl beklentisi tadında bir şeyler yazacağım evet ama önce, hepsinden ayrı, yazmak istediğim bir şey var.

Her yıl biterken "ulan ne biçim yıldı", "ulan ne bitmez yıldı" diye söylenir dururuz. Bundan önce yazdığım son yıl yazılarına şöyle bir baktım da (merak edenler için : http://barikaninkuyusu.blogspot.com.tr/2010/12/ikibinon-ve-bir.html

http://barikaninkuyusu.blogspot.com.tr/2013/12/yine-yeni-yil.html )

tuhaf şeyler yazmışım. Sanki normalde normal şeyler yazarmışım gibi... Ama canı sağolasıca hayat, bu sefer bana resmen sağ gösterip sol vurdu. Sen misin mır mırlanan her sene "bu sene de bididididididi" diye; al bakalım cinsinden öyle bir sopa salladı ki; ne ağız kaldı ne burun. Buyrun bu yüzyılın her hali ile en kötü senesine...

Bilmem kaç milyar yaşındaki dünyamız, kendi ekseninde sıradan berbatlıkta bir seneyi daha devirirken benim kendi eksenim biraz kaydı. Yazın tam ortasında eğrildik orta yerimizden, sonra da çıt diye kırılıverdik.

Yokmuş gibi yaptığım, yok saydığım, yok sandığım, yok olsun istediğim zamanlar çok. İçine düşersem boğulurum diye korkumdan eğilmediğim, kenarında oturup izlediğim zamanlar da. İnancımın sarsıldığı ve bazen de cennetin varlığı için var gücümle kendime kanıt aradığım zamanlar az değil. Elimin telefona gittiği, bir şey sormak ya da söylemek isteyip yutkunduğum zamanlar da.

Şairin dediği şimdi çok daha anlamlı: "Ölüm Allah'ın emri; ayrılık olmasaydı..."

Kurulan okey masaları, mandalinalar, küçük müçük de olsa hediyeleri sevmen, bir kadeh şarabı neredeyse bir saatte içmen, tombalada yaptığın çinkolar, telefonda bana "yılbaşında gelsen ya" demen, onca misafire her ahvalde onca çeşit yemek hazırlayabilmen, çay servisini de hep bana yaptırman...

2015'e giriyoruz Anoş... Sensiz ilk yılbaşımız. Sensiz bir çok ilk ve dahi bundan sonra sensiz olacak diğerlerine öncü. Vermek üzere olduğum ve verdiğim ama asla pişman olmadığım tüm kararlarda aklımdasın. Çantamda da kehribar rengi tesbihin var.

İyi yıllar patatesim...

Not: Kışlık olmasın diye gidip de çok sevdiğin Dalyan'dan bi foto koydum Anoş, mayolu falansın ama idare et artık...


 

22 Aralık 2014 Pazartesi

Barika'nın kuyusu: İNSAN SARRAFI

Barika'nın kuyusu: İNSAN SARRAFI: İnsan tanımakta ne kadar başarısız olduğum ve hızlı karar vermekle ilgili bir sorunum olduğu başımdan geçen berbat evlilikten belliydi. ...

İNSAN SARRAFI


İnsan tanımakta ne kadar başarısız olduğum ve hızlı karar vermekle ilgili bir sorunum olduğu başımdan geçen berbat evlilikten belliydi.

Yirmi beş yaşın verdiği heyecan ve "ne yapıyorum ben" sorgulamasını sağlaması gereken hücrelerin (ve tabi beyin hücrelerimin) eksikliği nedeniyle hepi topu üç aydır tanıdığım adamın evlilik teklifine "evet" deyivermiştim.
Sonradan kendime itiraf etmek zorunda kaldım ki; sadece sevişebilmek için evet demiştim. Neticede ailemle yaşıyordum, adama karşı o zaman aşk sandığım ama sonradan sadece bildiğin çekim olduğunu anladığım bir şeyler hissediyordum ve bu uzak duramama, dokunmadan duramama, öpmeden duramama, daha fazlasını isteme problemimin tek çözümü evlenmekti. Ki yine sonradan fark ettim ki o da bana sırf benimle sevişebilmek için evlenme teklif etmişti.
Ülkemizdeki cinsel tabuların hayatımı nasıl mahvettiğine dair bir şey anlatmaya çalışmıyorum; otuzundan önce hissedilen pek çok şeyin ağırlıklı olarak hormonsal olduğunu ve çok ciddiye almamanız gerektiğini anlatmaya çalışıyorum.
Neyse, sonuçta ben yirmi beş, o yirmi beş, iki yeni mezun, iş hayatında acemi, aklı bir karış havada şahıslar olarak ailelerimize bile haber vermeden gidip belediyeden gün aldık. O kadar emindim ki doğru bir şey yaptığımdan, en ufak bir vicdan muhasebesi dahi yapmıyordum. Dahası ailem de zerre kadar umurumda değildi. Kabul etmeyip te ne yapacaklardı? Çocuk değildim ben artık! Kendi kararlarımı verebilecek yaştaydım.

Hadi oradan!

Düğün yapmadık dersem sanırım şaşırmazsınız. Ben, damat, iki arkadaş. Nikah memuruna evet derken kalbim çatlayacak sandım. Sonra aynı hissi bir de hakim, boşandığımızı ilan ettiğinde yaşamıştım...
Film gibi (en yalın tabiriyle) geçen bir aydan sonra yokuş aşağı inmeye başladık. Ev tutmak, fatura ödemek, eşya almak, hesap yapmak, hesap sormak, alan daraltmak, daralan alanda hareket etmeye çalışırken birbirine çarpmak ve yaralamak... Bunlar o kadar hızlı oldu ki daha tuttuğumuz eve tam yerleşememişken ayrılmaya karar verdik.
Uzatmayalım, zaten güzel bir hikaye de değil. Travması bir zaman sürdü, yeniden kendime güvenmek vakit aldı ama en sonunda her şey bittiğinde bunun da düşünerek hareket etmek üzerine bir ders olduğuna karar verdim.

Hadi oradan!

Ders tabi ama alırsan! Yahu başından bunu bir kere geçirmiş bir insan bu konularda akıllanmaz mı? Bir durup düşünmez, tartmaz mı? Her yeni tanıştığımız adamın peşinden gözü kapalı gideceksek halimiz nice olur? Şöyle olur; kendini bir çukurun dibinde yatar bulursun!

 Zaten barda tanışılan bir adamla bir geceden fazla geçirmemek gerektiği yıllar içinde bir çok insan tarafından ispatlandı. Buna ben de dahil. Manyak mıdır, fetiş midir, sosyopat mıdır, psikopat mıdır bilmezsin; o kadar alkolle Karındeşen Jack gelse adam sanırsın, peşinden gidiyorsun. Hadi bir kere gittin diyelim ikinciye neden gidiyorsun? Hadi ikinciye de gittin niye orada kalıyorsun? Hadi kaldın diyelim kapıyı üzerine kilitleyip çıkınca neden pencereden kaçmıyorsun? Basiretin bağlanmış gibi adam geri gelene kadar o evde kalınır mı? Tamam, binanın beşinci katında olabilirsin ama en azından pencereyi aç da bir bağır, bir şey yap di mi? Çok mu önemli tanımadığın bir mahallede rezil olmak? "Olmaz, otuz yaşında kadınım, bununla baş edebilirim, sakin kalmakta fayda var" diye kendini telkin edeceğin yerde sakin falan kalmayıp ortalığı ayağa kaldırsaydın bugün bunları konuşuyor olmazdık. Ya da herkes beni konuşuyor olmazdı...

Hastanenin en çok güneş alan odasının önünde fotoğrafçılar ve muhabirler var. Hastabakıcım ve hastanenin güvenlik memurları onları çıkarmak için son on dakikadır dil döküyor. Çok da fotoğrafı çekilecek bir halim yok aslında. Vücudumun dörtte üçü sargılı. Yüzüm, ellerim ve ayaklarım dışında görünen yerim az, aslında şu anda hareket eden yerim de baya az... Yine de beni zamanında buldukları için şanslıyım.
Doktor son durum hakkında bilgi vermeye gelmeden odanın önünü boşaltmazlarsa iyi bir azar yiyecekleri kesin. Yani beni düşündüklerinden değil bu çaba.

Doktor demişken; doktorum çok tatlı bir adam. Gür kahverengi saçları, yeşil gözleri ve insana güven veren bir sesi var. Tıpkı yabancı dizilerdeki doktorlar gibi... O kadar şefkatli ki; bu dünyada kimseye zarar verebileceğini sanmıyorum. Dün beni kontrole geldiğinde yüzünde tuhaf bir gülümseme vardı muayene boyunca. İster istemez ben de gülümsemeye başladım. Son muayene normalden uzun sürdü. Sonra tam çıkmadan önce elimi sıktığında sanki üzerimden bin voltluk elektrik akımı geçmiş gibi geldi bana.
Evet, insan sarrafı sayılmam ama bu adam farklı, hissediyorum...





Hadi oradan!