5 Kasım 2010 Cuma
barika'nın kuyusu: ANNE TELEFONUNUN ETTİKLERİ...
ANNE TELEFONUNUN ETTİKLERİ...
Neyi senden saklamaya çalıştıysam sen bildin, buldun, gördün. Hadi benim beceriksizliğim bir tarafa, bir de senin annelik hislerinle savaşmak benim neyime... Salonun ortasında çarşaf katlarken, o sıralarda çocuğun birinden hoşlandığımı keşfetmiş kadınsın sen! Hem de konu o bile değilken... Hayal kırıklıklarından öğreniyor insan en çok şeyi annem. Ne anlatılanlar, ne zaman, ne yaş, hiçbirinden onlardan öğrendiği kadar çok şey öğrenmiyor insan. Hem sen, hem ben iyi biliyoruz bunu.
Neyse bak, bundan bir hafta sonra bir sabah kahvaltısında buluşacağız inşallah. Sen şimdiden hazırla benim zeytinyağlı, kekikli domatesimi. Hadi bakayım...
4 Kasım 2010 Perşembe
PATATES
Bir bakalım; durumu 14 sene sonra itiraf etmekle 3 ay sonra açıklığa kavuşturmak arasında ki fark nedir? İkisini de yaptığına göre sen söyle.
3 Kasım 2010 Çarşamba
MUTLULUĞUN RESMİ
Bundan ziyade; sabah şöyle sıcak koyu bir kahve, taze çilek, yemekte sürpriz tatlı, kış ortasında güneşli bir gün, akşam saat yedi de açık bir köprü trafiği, mandalina, uzun zamandır sesini duymayıp da duymak istediğin birinden gelen telefon, bol soslu mantı, taaa bilmem hangi ülkede ki bir adamdan aylar sonra gelen bir mail, hele de yazın akşam üstüne doğru soğuk bir bira, su her türlü su, deniz, ırmak, göl, pasaporta basılan bir vize daha, kabak çekirdeği, müzenin birinde bir Van Gogh tablosunun önünde dikilmek, sabah kahvaltısı, yemekten sonra çay, imzalı bir Murathan Mungan kitabı... Bende upuzun bir liste var, yaz yaz bitmez. Hatta mesela bu akşam, buz gibi rakı yanında şalgam suyu, tabakta beyaz peynirle... Muhabbetine doyum olmaz. İkinizinde.
2 Kasım 2010 Salı
barika'nın kuyusu: ZAMANE
ZAMANE
Bir keresinde adamın biri bana "çok konuşuyorsun ama hiçbir şey anlatmıyorsun" demişti. Çok konuşuyorum evet, hatta üstüne üstlük yüksek sesle konuşuyorum. Mesela o yüzden hiç bir barda sesimi duyurma konusunda sıkıntı yaşamışlığım yok ama aynı sebepten kimseye gizli gizli bir şey de söyleyemem. Ve evet, aslında tüm o laf kalabalığının arasında can alıcı cümleleri kurmuyorum. Çünkü o cümleler için vize gerekiyor. Bir zaman geliyor, karşımdakine dilimin bağı hepten çözülüveriyor. Bu seferde zembereği boşalmış gibi neyim var neyim yok döküveriyorum ortaya. Hep diyorum ya bende ayar yok!
Bu da geçmişten gelen bir ders aslında. Zamanında ortalıklarda açık kitap gibi gezip tüm hayatımı anlatıyordum da ne oluyordu; hiç! Kimsenin gerçekte kimsenin derdi ile ilgilendiği yok. Ya da kimin neyle ilgilendiği ile... Çıkarlarımıza hizmet eden bir yanı olmadığı sürece karşımızdakinin hayatını bilmemize gerek yok, içimizi sıkacaksa anlatacaklarını dinlememizin bir anlamı yok, bize bir fayda sağlamayacaksa neyle ilgilendiğini bilmesek de olur. Muhabbeti güzelse adamın içmeye gideriz, sağda solda tanıdığı çoksa eğer dışarı çıkabiliriz, arabası varsa altında karşıya geçeriz, güzel kız arkadaşları varsa ortamına gireriz, cebinde parası varsa arar bir yerlere davet ederiz, gece "iş çıkacak" kızlardansa bir yemek yeriz, biz kendimizi garantiye almadan birşeycikler yapmayız. Biz buyuz; en basitinden insanız. Önce çıkarımız sonra egomuz, yer kalırsa en köşede bir yerde durur gururumuz.
1 Kasım 2010 Pazartesi
SİTEM
Hep “ben” korktum o yüzden. Kırmaktan, üzmekten, sabır tüketmekten, can sıkmaktan, can yakmaktan korktum. Yılmaz Türk askeri pozunda, “ ben hiçbir şeyden yüksünmem” ayaklarında sabır gösterince herkese; birileri de benim için elbet savaşır zannettim. Birileri de zamanı ya da yeri gelince benim için elini taşın altına sokar zannettim. Çok da değil hani sadece ederi kadar değerim olsun yeter. Ama varsa da bir değerim, bilinsin. Bileyim. Birinin yüzünde aşağı doğru kıvrılan tek çizgiye dahi içim kaynıyor da; ya ben olduğum gibi bükülüversem orta yerimden?
Yükseklerde gözüm yok ama yerimi bileyim. Zaten köklerimi kaybettim ben. Tam olarak nerede ve ne zaman emin değilim. Sanırım yavaş yavaş çekildiler toprağın altından. Şimdi her an savrulabilir bir halde ayakta durmam da o yüzden. Sağlam basmaya çalışıyorum yerime ama bazen sallanıveriyor işte ayağımın altında ki toprak. O zamanda elimi kolumu koyacak yer arıyorum deli gibi. Çok zor… Yıllarca o toprağa gömdüğün köklerden mahrum kalmak çok zor. Tüm o aidiyetsizlik çok zor. Yerini bilememek çok zor. O yüzden benim sandığım yerden aşağı düşünce kırılmadık kemik kalmıyor insanın vücudunda. Toprak her zaman o kadar yumuşak değil. Ve bazen gerekenden daha yükseğe çıkıyor insan farkında olmadan.