14 Haziran 2010 Pazartesi

SIKINTI

İki elini göğsüme koyup olanca gücünle beni iteklesen ancak bu kadar itebilirdin kendinden. Yine ancak bu kadar savrulurdum olduğum yerden. Ama öyle birkaç saniyelik bir hareketle değil; günlerle, haftalarla, aylarla ittin sen beni. Hissettirmeden güya. Ama ben hissettim. Emin olamadım ama şüphelendim ya, bu bile yeter. Durduk yerde şüphelenmez insan böyle şeylerden. Durduk yerde hissetmez insan ters giden bir şeylerin varlığını. Bir şeyler gerçekten ters gidiyordur çünkü. Olağan düzen bozulmuştur, bir şeyler yolundan sapmıştır, taşların birazı yerinden oynamıştır. Ayağın takılmaya, dengen bozulmaya başlar. Daha tamamen yok olmamış, yıkılmamıştır yollar ama bozulmaya başlamıştır. Kasisler artar, virajlar keskinleşir. O düz, rahat yollar bozulur işte. E nasıl anlamazsın şimdi bunu? Nasıl hissetmezsin farkı? Yokmuş gibi yapmanın, yok her şey aslında iyiymiş, hiçbir sorun yokmuş gibi yapmanın ne faydası vardır? Faydası var mıdır?
Bir kenara çekip “ne oluyor” demek de ne zor gelir değil mi? Yokuş aşağı yuvarlanışı ilk fark eden olmak ne zor gelir… Keşke o fark etse önce, o söylese de alsa sırtından yükü. Konuyu açan ilk o olsa, başlatan o olsa. Kim başlatırsa onda kalır ya suç hani, işte onda kalsa. Sonra sen diyebilesin ki “sen çıkardın bunu”. Sanki sen habersizmişsin gibi. Görmezden gelmeye dayanamayan kimse o başlatsın. Başlatan kimse, o, doğru olanı yapandır. Sabrı az ama cesareti çok olandır. Ve gerçekten değer verendir. Çünkü soru sormak, sorgulamak ancak değer verdiklerin içindir. Umursamadıklarını sorgulamaz insan, koyverir gitsin... Gitsin de kopuversin inceldiği yerden. O zaman kimse bu ipin ucunu tutmak isteyen, o başlatsın.

10 Haziran 2010 Perşembe

YUKARISI

Asla bitmeyecek sandığımız hikayeler bile biter. Yok canım nasıl unuturum, nasıl atlatırım, nasıl üstesinden gelirim demek boşuna. Bir bakarsınız zaten bunların hepsi kendiliğinden oluvermiş. Böyle, bir sabah uyanmışsınız, o boğazınızdan karnınıza kadar uzanan derin yarık kapanıvermiş. Evet, evet bir gecede! Şaşılacak şey değil mi? Değil! İnsanoğlu kendini sizin sandığınızdan daha hızlı ve iyi tedavi eder. Tamam, şimdi buna inanamıyor olabilirsiniz, anlarım. Hele de yaranız hala canlıysa, hala nefes alıyorsa; hiç inanmayabilirsiniz ama bana güvenin. Tecrübeyle sabittir.
Nasıl oluyor biliyor musunuz? Bir anda gerçeği görüveriyorsunuz. Sanki bir tür aydınlanma gibi. Birden, o çok yukarı koyduğunuz için net göremediğiniz insanların üzerine bir yerlerden ışık vuruveriyor ya da belki siz bir an için daha dikkatli bakıyorsunuz. Bazen de öyle bir an oluyor ki o insan, o tepede ki tahtında tutamayacağınız kadar sallıyor kendi yerini. İşte o zamanlarda siz de farkediyorsunuz ki o taht zaten büyükmüş ona. Ne kadar da ufakmış, dolduramamış bile içini. Zaten doldursa böyle bir sallantıda düşer miydi o tahttan? Yoksa kolay mı öyle o kadar yüksekten düşmek? Ama işte dedim ya, siz o kadar yükseği o kadar net göremiyorsunuz. En iyisi biraz yakından bakmak. Korkmamalı insan kendini de yükseğe taşımaktan. Her şeyi ve herkesi aynı seviyeden aynı netlikte görmek mümkün değil ki. Siz neden hep aynı yerde durasınız?

4 Haziran 2010 Cuma

YALAN

O kadar açıktı ki yalan söylediğin, anlamamak mümkün değildi. Gökteki dolunay kadar net ve parlak, kocaman tepemin üzerinde parlarken; anlamamış gibi yapmak da mümkün değildi. O yüzden tek çare tamamen reddetmekti. Yalan söylediğini görmememin tek yolu seni hiç dinlememekti. Seni hiç dinlememenin tek yolu seninle hiç konuşmamaktı. Eğer suyun kenarında durabilirsek, boğulmazdık belki. En iyisi sudan çıkmaktı, gerisin geri sahile doğru yüzmekti. Suların ortasında durmaktan, kulaç atmaktan, ilerlemeye çalışmaktan vazgeçmekti. Kolay mıydı? Hayır, değildi tabi ki... Onca yüzdükten sonra, yeniden o kadar yolu geri yüzmek kolay olur muydu hiç? Yarım kalmış gücünü de buna harcamak kolay mıydı? Kıyıyı görsen bile gitmesi kolay mıydı? Her arkana dönüp bakışında nereden geldiğine, ne kadar mesafe kat ettiğine bakarak üzülmemek mümkün müydü? Boşa mı yüzmüştük bunca mesafeyi. Hem de rüzgarına, fırtınasına, dalgasına, tuzuna rağmen.
Sonunda kıyıya kadar geldiğimizde yine ıslaktık yine ıslaktık işte. Hiç ıslanmamış gibi davranmak nasıl olacaktı? Yorgunluktan kemikler sızlarken, kaslar yanarken hiç yüzmemiş gibi davranmak nasıl olacaktı? Bilmiyordum, hala da bilmiyorum.
Şimdi ıslak ve üşümüş bir halde kıyıda dikiliyorum. Güneş batmış gitmiş, bir tek dolunay kalmış; içinden çıktığım suları ışıl ışıl aydınlatan. Öyle ki, yeniden o sulara girmeye özendiren bir ışıkla tepemde parlıyor. Ama yok, bu yorgunluk yeniden çekilmez. Hem öğrendim ben, çok yandı gözüm tuzunda, çok su yuttum, çok nefesimi tuttum oralarda. Kanmam artık dolunayın o yalancı ışığına.

6 Mayıs 2010 Perşembe

ÇUKUR

ÇUKUR
Bir çukura düşmüştüm. Hem de orada olduğunu bile bile. O yüzden bunun sadece sakarlık olduğunu söylemek yanlış olur. Çukurun ne kadar derin, yaralarımın ne kadar çok olduğunu anlamak zaman aldı. İlk çarpmanın şiddeti ve şaşkınlığından olsa gerek… Anladığımda ise iş işten geçmişti.
Sadece kafamı kaldırdığımda gördüğüm gökyüzü vardı. Onun dışında dört yanım toprakla çevriliydi. İçinden kökler geçen, solucanlar yürüyen, nemli ve koyu bir toprak. Yağmur zamanı çamur olup üzerime akan, güneş zamanı kuruyup toz toz üzerime dökülen toprak.
Önceleri hiç ses yoktu. Hiçbir yerde bir fısıltı bile yoktu. Benim çukurum sanki ıssız bir yerde bir çukurdu. Ama değildi. Hatırlıyordum, ben düşmeden önce etrafımda bir şeyler vardı emindim. Tek başıma sadece kendi sesimle oturdum o çukurda. Günlerce, aylarca. Yaralarım yavaş yavaş kendiliğinden iyileşti ama ben rahat durmadım ki! Bağlanan her kabuğu kaldırdım, kopardım. Her seferinde yeniden kanattım. Güya daha çabuk bitsin gitsin diye koparıyordum ama bu seferde iz kalıyordu işte hepsinden. Yaralarımla uğraşmaktan çıkış yolu aramak aklıma gelmiyordu. Bir de alışmış mıydım yoksa kabullenmiş miydim neydim? Zaman geçtikçe oradan çıkışım daha imkansız görünüyordu bana.
Sonra bir gece o kadar çok yağmur yağdı ki, sanki bütün toprak çamur oldu beni yutmak için. Ben çırpındıkça daha çok yuttu beni, ben debelendikçe daha çok tuttu. Sabaha karşı o kadar yorulmuş ve o kadar berelenmiştim ki. Yeniden güneş çıkması ve her şeyin kuruması günler aldı. Canım çok yandı ve ilk defa, düşmemden beri ilk defa bu kadar korktum çukurdan.
Sonra bir öğle vakti, toprağın derinlerinden sesler gelmeye başladı. Küçük küçük atılan adım sesleri. Ürktüm, beklerken sırtımı çukurun duvarlarından birine verdim, gözlerimi sesin geldiği duvara çevirdim. Gelenin iyi bir şey olmadığından emin olarak diktim gözümü toprağa. Sonra irice, kara kuyruklu bir böcek çıktı toprağın içinden. Sanki hep oradaymış gibi sakin sakin uzattı başını, bakındı etrafına. Beni fark etmesin, bana zarar vermesin diye sindim iyice duvara, arkamdan da çıkabileceğinden de korkarak. Ama bana dokunmadı. Beni gördü, fark etti ama görmezden geldi. Yavaş yavaş gövdesini de çıkarıp topraktan; yukarı doğru yürüdü. En son çukurun çıkışından bir kere daha baktı aşağı doğru, sanki bana baktı; sonra da devam etti gitti, çıktı çukurdan.
İşte bu günlerden sonra bir sabah seslere uyandım. Sesler vardı. Çukurun etrafından gelen bir sürü ses. Gülen, konuşan, bağıran sesler. Hatta koku vardı, kokular vardı. Dışarıda kesin bir şeyler vardı. Bir anda o kadar çıkmak istedim ki çukurdan, kendime inanamadım. Evimmiş gibi yaşıyordum orada aylardır ama şimdi o kadar boğucu görünüyordu ki, çıkmalıydım, o seslerin yanına gitmeliydim. O kadar uzun zamandır yalnızdım ki unutmuştum sesleri. Tek sorun nasıl çıkacaktım? Çok derindeydim. Gerçi yağan yağmur altımı toprakla doldurmuştu, yaklaştırmıştı beni biraz çıkışa ama ben yine de derindeydim. Çıkan böcek kazırken duvarı, altımı toprakla doldurmuştu, biraz daha yaklaştırmıştı beni çıkışa ama hala derindeydim. Sağa baktım, sola baktım, her yerini elledim duvarların ama bir yol bulamadım. Sonra kazmaya başladım duvarları. Ellerimle, avuç avuç toprak attım aşağı, ayaklarımın altına. Beni yükseltsin, çıkarsın buradan diye yine çukurdan yardım istedim. Ama yetmedi. Ellerim berelendi, derileri soyuldu, avuçlarım yarıldı ama yetmedi. Çaresiz oturdum yarattığım tümseğin üzerinde. Günlerce oturdum. Bekledim.
Sonra bir sabah vakti, tam yüzümün hizasında bir ip sallanırken gözlerimi açtım. İnanamadım gördüğüme. Beni oradan çıkaracak bir ipin varlığını o kadar uzun zaman önce reddetmiştim ki, anlayamadım önce ne olduğunu. Korkarak dokundum sallanan bu ipe. Ama kaçmadı, gitmedi, tam önüme yılan gibi kıvrılıp düşmedi. Ben de tutundum bir hevesle. Hiç düşünmedim bile nereden geldiğini, çıkarsın beni yeterdi. Yeterdi durduğum bu çukurda. Ben bu heyecanla tutununca ipe; o da beni hızla çekti yukarı doğru. O da beklemedi bile, bakmadı bile tutunan kim bu ipin ucuna. Çekti beni en yukarı, dışarı, güneşe, gökyüzüne. Çıkarken baktım aşağıda kalan çukura bir kere daha, beni aylarca içinde tutan çukura. Çukurun değildi ki suç, ona düşen bendim. O sadece beni içerde tutmuştu her çukurun yapacağı gibi.
En sonunda çıktığımda, hiç bakmadan önüme bir hızla basınca ayağımı toprağa; az daha yeni bir çukura düşüyordum. Hayretle fark ettim; iki çukurun ortasında daracık bir toprak parçasında durduğumu ve ipin ucunun boş olduğunu. Kafamı uzatıp içini görmeye çalıştım diğer çukurun ama o da derindi belli ki. Hemen geri çektim kendimi.
Gözlerimi ovuşturdum, ayaklarımı bacaklarımı açtım, yürümeyi hatırlamak için yerimde bir iki adım attım. Sonra etrafa baktım. Yemyeşil bir çayırın ortasındaydım. Hem de uçsuz bucaksız alabildiğine yeşil bir çayır. Issızlıkta değildim, her şeyin ortasında bir yerdeydim. Üzerinde durduğum o daracık parçadan uzanan, daracık kısacık bir yoldan, o geniş çayıra bağlandım. Ve sesler renklendi. Kokular şekillendi. Rüzgar esti, güneş ısıttı. Ve ben yürüdüm, ileri doğru; yönü olmayan bir ileri doğru yürüdüm.

10 Mart 2010 Çarşamba

DAĞ VE TAVŞAN

Aşk denen şeyin mayasında var sanırım acı çekmek. Yani acı çekmeden aşk, yeterince aşk olmuyor galiba. Sanıyorum ve galiba çünkü yine de yüzde yüz emin değilim. Dışarıda bir yerde salt mutlulukla aşk yaşayan insanlar olabilir. Gökkuşağı, kelebekler ve çiçekler arasında büyüyen aşklar da var olabilir. De bana denk gelmemiştir belki. Aslında benim bu olaya bu kadar karamsar ve mazoşizme yakın bir şekilde bakmamın nedeni pekala karşılıksız bir aşkla boğuşmam da olabilir.
Bu gibi vakalarda, kişi kendi kendine sorun çıkarır, sinirlenir, küser, tavır yapar, affeder ve barışır. Tüm bu olaylar olurken, karşı taraf olanlardan, kendisine tavşan küsmüş bir dağ kadar habersizdir. İşin kötüsü tavşan, dağın olanı biteni kendiliğinden anlamasını bekler, anlamadığı için tekrar kızar, küser, tavır yapar vs vs... Halbuki hatırlamalıdır ki "normal" ilişkilerde bile tavşan ve dağın birbiri ile iletişimi aşağı yukarı yine böyledir. Yani çok eski ve çok doğru bir atasözünün de söylediği gibi: derdini söylemeyen; derman bulamaz.
Ama karşılıksız aşklarda ki altın kurallardan biri de der ki: ne olursa olsun söyleme! Kendi anlarsa anlasın ama sen yol gösterme. Sıkı sıkı sakla ki anlamasın ama anlamıyor diye kızabilirsin o ayrı! Bu ikilemin içinde kalan tavşanın kuyruğunu da alıp deliğine saklanmaktan ve sakinleşene kadar orada kalmaktan başka seçeneği yoktur. O arada da dağ, tavşanın değil neden deliğine kaçtığını, deliğine mi kaçtığını dahi fark edemeyecek kadar diğer işleriyle meşgul olacağından sorun çıkmayacakıtr. Hayır, bu cümlede herhangi bir sitem yoktur. Her dağın başka "dağsal" problemleri olabilir. Kabul edebilirim. Benim de "tavşansal" problemlerim var!
Tavşan zamanı gelip deliğinden çıktığında, derdi her ne idiyse arınmış ve atlatmış olacaktır. Olmalıdır. Olmalıdır ki dağ, bir terslik fark edip soru sormasın. Yoksa az önce yukarıda belirtilen altın kuralın uygulanması gerekir: ne olursa olsun söyleme! Cevap veremeyeceği bir soru sorulan her insan gibi kıvranmak istemiyorsa yeterince iyileşmeden deliğinden çıkmasın. Ha dağ, yeterince yüksek ve büyük bir dağsa ortada bir sorun olduğunu zaten fark etmeyecektir bile. Bu durumlarda endişelenmek yersizdir. En azından bunun için endişelenmek...
Daha ziyade bir tavşan deliğinde kaç çentik vardır bunun için endişelenmek gerekir.

8 Mart 2010 Pazartesi

VAZGEÇİŞ

Eğer içimizden geçenleri, içimizden geçtiği anda ve içimizden geçtiği şekilde söyleseydik ne olurdu? Kaçta kaçı felaketle sonuçlanırdı?
Hep bir filtre vardır aklımızla ya da içimizle ağzımız arasında. Geleni geldiği gibi çıkarmayız dışarı. Tutarız önce; sonra eğeriz, bükeriz, kırarız, törpüleriz öyle salarız dışarı. Çünkü cesaret ister: her aklına geleni aklına geldiği gibi söylemek cesaret ister. Karşındakini kırmaktan, yarmaktan, canını yakmaktan korkmamamayı ister. Bir de hepsinden öte, kaybetme korkusu olmasın ister. Her şeyi filtrelememizin nedeni bu zaten: kaybetme korkusu. Ya giderse, ya bırakırsa, ya kırılıp dökülür de toplayamazsak? Elimizden öylece kayıverirse?
Bizi biz olmaktan çıkarır belki bu duraklamalar, her lafı tartmalar, süzmeler ama en azından o kaybetme riskinden korumuşuz oluruz kendimizi. Yani kendimizi korumak için kendimizi feda ederiz bir nevi.

25 Şubat 2010 Perşembe

DÖNÜŞ

İhmalimden tamamen kendim sorumluyum. Upuzun iki öykü bırakıp blogu terkedişimden tamamen kendim sorumluyum.
Yazmak hep bir terapiydi benim için taa çocukluğumdan beri. Babam bana ilk günlük defterimi aldığında ilkokul 1 deydim. Mavi ciltli kapağında kalemli bir kurbağa resmi vardı. Neredeyse aldığım nefes sayısı hariç her şeyi yazmışım o deftere. Yıllar sonra geri dönüp okuduğumda epey bir gülmüştüm... Beden dersinde hoplayıp zıplamalarımdan flütle çalmayı öğrendiğim ilk şarkıya kadar, her şeyi yazmışım.
Yıllar içinde devam ettim günlük tutmaya ama biraz daha nefesl aldırdım tabi defterlere. En son üniversitedeydim bıraktığımda. Adamın birine fena halde aşık olmuştum. Hem de nasıl... İki buçuk yıl boyunca ona söyleyemediğim her şeyi yazdım. Sonra da ondan nefret ettiğim, unutmaya çalıştığım ve nihayet temizlendiğim dönem geldi. Bir de onları yazdım. Defterlere, kağıtlara... Bir küçük kutuyu doldurdu yazdıklarım. Atamadım ama evimde de tutamadım. Gitsin istedim tıpkı içimden çıkıp gittiği gibi. En azından o kutu çıkınca evimde bir boşluk oluşmadı içimin aksine.
Her neyse... Sonra sadece öyküler yazmaya karar verdim. Yaşanmışlıkları birebir kağıda dökmedim de onlardan yola çıkarak bir dolu şey döktüm. İçimde kalmasın hiç birşey diye hiç bir lafımı da esirgemedim yazarken. İşte bu yüzden bir tür terapi benim için yazmak. Kurduğum onca cümleye göre asla söylemediklerimi, söyleyemeyeceklerimi içimden atmamın tek yolu. Akıl sağlığımı da, ruh sağlığımı da korumamın tek yolu...